Çeviri ve Seçki: Bekir Karaoğlu

Leon Bloy (1846 – 1917)

Fransız Edebiyatının karamsar yazarı. Perigeux bölgesinde doğup sıradan bir eğitim gördükten sonra gazeteci olmak düşüncesiyle Paris’e geldi. Gazete ve dergilerde eleştiri ve hikâyeleri yayınlandı.

Romanları, üslubu ve iç karartıcı temaları yüzünden, yayıncılar tarafından hep geri çevrildi. Ona göre, riya ve yapaylıkla malul olan burjuva toplumundaki çürümeyi ancak öfkeli ve acımasız bir üslup anlatabilirdi. Ömrünün sonlarına doğru huzuru dinde buldu. Romanlarında insanın din aracılığıyla evrenin gizli anlamına ulaşabileceği tezini işler.

Başlıca romanları: Le Désespéré, La Femme pauvre.

Ne İstersen!

(Tout ce que tu voudras! 1894)

Maxence, zevk cümbüşüyle geçirdiği uzun bir akşamın sonunda, askeri okulun bu tarafındaki Dupleix sokağının çıkmaz bir sokakla kesiştiği yere doğru yürüyordu. Zaten gündüz iğrenç olan bu köşe gece saat birde daha da ürkütücüydü. Özellikle o kapkara çıkmaz sokak hiç güven vermiyordu. Döküntü odalarda asker müşterilere karın tokluğuna hizmet veren fahişelerin çalıştığı bu batak yerden gece vakti geçmek akıl karı değildi.

Ama yine de bir düşündü. Grenelle bulvarından bağırtılar işitiliyordu; o taraftan gitse sokak serserilerinin kavgasının ortasına düşmek vardı; iyisi mi bu pis kokulu taraftan yürüyüp âşıkane hayalleriyle başbaşa kalabilirdi.

Metresinin kollarından yeni çıkmış, kafasındaki dumanı dağıtacak sakin bir yürüyüşe ihtiyacı vardı.

“Eee! Karar verecek misin artık?” diye yükseldi çatlak bir ses.

O zaman Maxence duvar dibinde beklemekte olan şişman kadının, aşkının kıymetli malını pazarlamak üzere, kendisine doğru geldiğini gördü.

“Senden fazla para istemem ve ne istersen yaparım, hayatım.”

Kadın repertuarını döktürdü. Adam hareketsiz kaldı, kalbinin atışını dinler gibi kadını dinliyordu. Ne tuhaf, bu sesin onu niçin bu kadar etkilediğini anlayamıyordu. Postunu kurtarmak pahasına da olsa anlayamazdı. Ama tedirgin olduğu bir gerçekti. Bu tedirginlik dayanılmaz bir gerginliğe dönüşürken, ruhunun bu kepaze tezgâhtar ağzının akıntısına kapılıp mazinin çok uzaklara gittiğini hissetti.

O tatlı hatıraların şimdi bu şekilde ortaya çıkması onların kutsallığına bir hakaretti! Çocukluk izlenimleri ilahi bir şeydi ve heyhat! şu an yaşadığı hayatın övünülecek bir tarafı yoktu.

Ne zaman bir eğlencenin çalkantılı ortamında kendini toparlamak istese, bu sadık hatıralar terk edilmiş ve üşümüş kuzular gibi çobanları çağırdığında hemen koşup geliyorlardı.

Ama bu defa onları çağırmamıştı. Kendiliğinden, daha doğrusu başka bir ses onları çağırmış gibi gelmişlerdi. O sesi de kendininki gibi duymuş olmaları anlaşılır gibi değildi.

* * *

Ne istersen! Ne istersen yaparım, hayatım…”

Yoo, bu kadarı olamazdı. Annesi bir yangında diri diri yanıp ölmüştü. Cesedinden ona gösterebildikleri sadece kömürleşmiş bir eli hatırlıyordu.

Kendisinden on beş yaş büyük kız kardeşi onu o kadar severek büyütmüştü ki bugün karakterinde iyi olan ne varsa ona borçluydu. Ama kız kardeşi de trajik bir sona kurban gitmişti. O yıllarda çok ses getiren bir deniz kazasında, Gascogne körfezinin acımasız kayalık sahillerinde okyanus elli yolcuyla beraber onu da yutmuştu. Cesedini bulmak mümkün olmamıştı.

Ve bu iki ıstıraplı varlık, ne zaman hafızasının balkonunda yaslanıp hayatının akışını seyretse, gelip onu buluyorlardı.

Şimdi oldu mu ya! Bu korkunç, feci bir şeydi; ama kaldırımda, Maeterlinck’in dediği gibi, cehennemin rıhtımında dikilen bu fahişenin sesi tıpkı, melekler kategorisinde olup da ayakları Sodome’un çamurunu temizleyebilecek kadar saf olan kız kardeşinin sesinin aynıydı.

Ah! tabii bu ses, belki de göklerden inip yıldırımın can verdiği o toprakla harç olduğu için biraz bozulmuştu. Fakat yine de o sesti; o kadar ki hıçkırıp bağırarak oradan kaçabilmek istedi.

Demek ki ölüler de canlılar veya canlı olduğunu sananlar arasına karışabiliyorlardı!

İhtiyar orospu ona çürümüş etini (hem de ne kelimelerle, aman yarabbi!) pazarlarken, çeyrek asır önce balıkların yediği ablasının kendisine Tanrı sevgisi ve fakir sevgisini aşılamaya çalıştığı sözleri duyuyordu.

“Ah, kalçalarımı bir görsen!” diyordu vampir kadın.

“Ah, Hazreti İsa’yı bir bilsen!” diyordu azize ablası.

“Gel benim odama gidelim, koca yaramaz, sıcak sobam ve güzel yatağım var. Pişman olmazsın,” diye üsteliyordu kokana.

“Koruyucu meleğini hayal kırıklığına uğratma,” diye mırıldanıyordu azize.

Elinde olmadan, çocukluğunda iz bırakan bu son cümleyi kendisi de yüksek sesle telaffuz etmişti.

Bu sözleri duyan fahişe birden sendeledi ve titremeye başladı. Nemli ve kan çanağı gözlerini, tüm işreti ve işkenceyi görmüşe benzeyen o sönmüş aynaları, adamın yüzüne kaldırdı; boğuldukları suda son bir kez boz mavi gökyüzüne bakanların kaygılı ifadesiyle baktı.

Bir dakikalık bir sessizlik oldu.

Sonra kadın “Beyefendi, özür dilerim,” dedi. “Sizi rahatsız etmemeliydim. Ben serserilere paspaslık eden yaşlı bir yük beygiriyim. Beni tekmeyle kovalamanız gerekirdi. Buralarda oyalanmayıp evinize dönün ve Tanrı sizi korusun.

Maxence onun karanlık çıkmaz sokakta kayboluşunu şaşkınlıkla izledi.

* * *

Kadın haklıydı, eve dönme zamanıydı. Dönüp Grenelle bulvarına doğru yürüdü, ama ne kadar ağır adımlarla! Bu rastlantı onu resmen sersemletmişti.

On adım kadar atmıştı ki paçoz beyin yiyicisi arkasından koşarak geldi.

“Bayım, size yalvarırım, o tarafa gitmeyin.”

“Niye gitmeyecekmişim? Vaugirard’da oturduğuma göre orası benim yolum.”

“Biraz daha zahmetli olacak ama geri dönün, dolaylı bir yoldan gidin. Bir saat fazla yürümüş olursunuz ama buna değecektir. Bilmek istiyorsanız söyleyeyim, bu gece Paris’in pezevenklerinin yarısı orada iş konuşmak için toplandılar. Mezbahacılardan tutun Tütüncülere kadar her çete orada. Polis orayı bu gece onlara bıraktı. Sizi koruyacak kimseyi bulamazsınız ve mutlaka başınıza iş gelir.”

Maxence korumaya ihtiyacı olmadığını söyleyecekti ama böyle bir böbürlenmenin ahmaklık olacağını hissetti:

“Pekâlâ,” dedi, “İnvalides tarafından çıkacağım. O yokuşu çıkacak halim yok, ayrıca bu saçmalıklar canımı sıkıyor. Bu godoşların üzerine süvarileri sürmek gerekirdi…”

“Ama belki bir çözüm var,” dedi kadın tereddüt ederek.

“Ah! Neymiş o çözüm?”

Kadın o zaman mütevazı sözlerle, bu et pazarı dünyasında tanınmış biri olduğunu, yanındaki biriyle sorun olmadan oradan geçebileceğini anlattı. Sonra ekledi:

“Fakat sizin… Nasıl desem, benimle samimi olduğunuza inanmaları gerekir. Bunun için kolunuza girsem nasıl olur?”

Maxence bir tuzağın içine girmekten endişeliydi. Fakat içinde anlaşılmaz bir güç onun karşı koymasını engelliyordu. Böylece, koluna giren ve kalbine yakın yerde duran bu yaratıkla kabadayıların bulunduğu bölgeden sorun çıkmadan geçtiler. Hele haydutlardan bazıları kadını zevkli seçim yaptın diye tebrik ettiler ki insan bir daha günah işlememeye yemin edebilirdi.

Birbirleriyle konuşmadılar. Sadece kadın koluna biraz fazla tutunuyor, durumun gerektirdiğinden fazla vücuduna yaslanıyordu; bu sarılışta bir tür kasılma da yok değildi.

Kadın konuşmadığı için, o ilk başlarda duyduğu anlaşılmaz huzursuzluk da artık dağılmıştı. Böylece, bir kuruntu yaşadığına doğal olarak hükmetti; zira insanlar kaynağını bilmedikleri karanlık duyguları böyle açıklamaya alışıktırlar.

* * *

Ayrılma zamanı geldiğinde, Maxence sıradan birkaç teşekkür cümlesiyle beraber cüzdanını çıkardı ve belki de hayatını kurtaran bu tuhaf yol arkadaşını ödüllendirmek istedi.

Fakat kadın onu bir el hareketiyle geri çevirdi:

“Hayır, beyefendi, bunun gereği yok.”

O zamana kadar kadının yüzüne hiç bakmamıştı, ama yarı karanlıkta baktığında onun ağladığını gördü.

“Neyiniz var?” dedi duygulanarak, “Sizin için ne yapabilirim?”

“Sizi öpmeme izin verirseniz hayatımda, bu iğrenç hayatımda en büyük sevinci yaşamış olacağım ve ondan sonra, belki de ölecek gücü kendimde bulabilirim.”

Adamın razı olduğunu gören kadın onun boynuna sarıldı, sanki onu yiyip bitirecekmiş gibi uzun uzun öptü.

Adam boğulacak gibi inleyince kadın kollarını çözdü.

“Elveda, Maxence, benim küçük Maxence’ım, zavallı kardeşim, ebediyen elveda,” diye bağırdı. “Ve beni affet. Artık geberebilirim.”

Kardeşi en ufak hareket yapacak zaman bulamadan, kadın kendini oradan hızla geçmekte olan bir kamyonun altına attı, başı tekerleklerin altında ezildi.

Maxence’ın artık metresleri yok. Halen Grande Chartreuse manastırında rahip adaylığı dönemini bitirmek üzere uğraşıyor.