Elinizde raket; masanın üstünde gidip gelen minik beyaz topla baş etmeye çalışırken, hiç tahmin edemeyeceğiniz kadar enerji harcarsınız. Kollarınız, bacaklarınız, ayaklarınızla beraber vücudunuzdaki birçok kas hareket ederken, beynin farklı bölgeleri ara vermeden birbirleriyle konuşarak çalışır. Okulların bodrum katlarında veya ücra köşelerinde üzerinde bir karış toz, yer yer çizikler olan masayı ve onu ortadan ikiye bölen yırtık filesini çoğunuz görmüşsünüzdür. Oynamak için değil de daha çok üzerine oturup, lak lak yapma görevi üstlenen masanın çevresinde oynanan spor aracılığıyla, başka bir dünyayla tanıştım. Masa tenisi sayesinde onlarla tanıştım. Onlardan oluşan bu dünyanın vazgeçilmez bir parçam olduğunu fark ettikten sonra masa tenisi antrenörlük belgesi almaya kadar varan mesafeler katettim.

Çalıştığım çocuklar, otizmden muzdariplerdi. Kulaktan dolma bilgilerle kavramı sınırlandırdığımız, ne olduğunu tam da bilemediğimiz otizm. Çok konuşulan karakterlerle sinemada karşımıza çıktı. Rain Man (Yağmur Adam) adlı filmde otistik bir bireyi canlandırdığı rolüyle Dustin Hoffman, başarılı performansıyla hafızalara kazındı. Hayatı boyunca ailesi ve arkadaşları dahil tüm çevresi tarafından yanlış değerlendirilen otistik bilim insanı Temple Guardin’in yaşam öyküsünü anlatan film, dünyada ses getirdi. Beyaz perdede izlediğim bu karakterler, benim çocuklarımla pek benzerlik göstermiyordu. Türkiye’de ve dünyada, otizm hakkında yazılan makaleleri okumaya, videoları izlemeye çalıştım. Çocukların annelerinin, onu tanımlayışlarını dinledim. Ona ne kadar yaklaşmak istersem benden o kadar uzaklaşıyor gibi yapsa da, usanmadan otizm ile ilgili güncel gelişmeleri takip etmeye çalışıyorum.

Otizm; doğuştan olan, beynin ve sinir sisteminin farklı yapısından ya da işleyişinden kaynaklandığı kabul edilen nörobiyolojik bir bozukluk olarak tanımlanıyor. AspergerSendromu, Çocukluk Disintegratif Bozukluğu, Rett Sendromu, Atipik Otizm. Tüm türlerinin kendi içinde tanımları var. Belirtilerinin başında bu tanıyı alan çocukların iletişime geçmek isteyen kişiyle göz teması kurmaması, ona söyleneni işitmiyor gibi davranarak konuşmaması geliyor. Otizm dünyasındaki çocuklar, gözlerinizin içine bakmazlar. Sizinle konuşmazlar.

Onlarla çalıştığım beş yıldan beri; bulunduğum çeşitli ortamlarda, yolda,
şurada burada bu çocuklar gibi olanlara geri zekalı, ucube dendiğini duydum. Asosyal, sorunlu diyenleri duydum. Özürlü diyenleri çok duydum. Allah çarpmış diyenleri bile duydum. Sözüm işini hakkıyla yapanlardan dışarı, yaşam koçluğu adı verilen mesleği şarlatanlığa döndürenlerin, sadece çok para kazanma hedefine indirgeyenlerin söylediklerini duydum.

Kabul görmüş tüm bu tanımlamaları silmek istercesine son yıllarda mental ya da fiziksel engeli olan bireylere “özel” deniliyor. Ben de onlara özel çocuklar diyorum. Nasıl olmasınlar? Çalıştığım çocukların her birinin, ayrı ayrı çok özel yanları var. Şair ruhlu, parlak zekâlı, spora doğuştan yetenekli, çok eğlenceli, adımı değiştirip “Ayşe kız,” olarak söyleyen ve içimi ısıtan… Saymakla bitiremeyeceğim kadar çok. Çoğunda gözlemlediğim ortak özellikleri çok naif, çok kırılgan olmaları. Kaygıları had safhada. İleri derecede takıntıları var. Yine de uzatılan her eli tutmaya baştan gönüllüler. Küçücük, bir çoğumuz için sıradan olan şeylerden o kadar büyük mutluluklar yaratıyorlar ki…

——————–

Anadolu’nun küçük bir ilinde yapılacak olan turnuva için yola çıkmış, zorlu bir otobüs yolculuğunun ardından yarışmanın yapılacağı spor kompleksinin kapısına ulaşmıştık. Özel çocuklar için ilk gün, atletizm yarışı ile başlıyordu. Koşacak çocukların Down sendromu, mental engel ve bir kaçının da bunlara eşlik eden fiziksel engelle kuşatıldıkları göze çarpıyordu. Benimkiler yarışmayacak olsalar da koşuyu izlemek istedim.

Başlangıç çizgisinde yerini alan çocukların yüzlerinden büyük bir kaygı okunuyordu. Çalan düdükle beraber koşmaya başladılar. Kimileri rüzgâr olup uçtu. Kimisi daha yavaş bitirdi. Kamburu olan bir çocuk -bacağı da aksıyordu- bitirme çizgisine sonuncu olarak vardı. Yarış pistinden biz izleyicilere doğru ayaklarını sürüye sürüye gelirken tesadüfen yanında durduğum kadının, annesi olduğunu anladım. Birbirlerine sarıldılar. Çocuk durmadan kazanamadığını söylüyor, annesi sessizce gözyaşı döküyordu. Yenilmediğini, burada bulunarak zaten kazandığını söyledim. Bir şey dinleyecek dermanı yoktu. Avuçlarımı birbirine hızlı hızlı vurarak alkışlamaya başladım. Nasıl olduysa ona tutulan alkışın farkına vardı. Güneş gibi bir gülümsemeyle dünyanın en zarif reveransını yaptı. Ben alkışlamaya devam ettim o da gülümsemeye.

İlk gün yarışları bitmiş, odalarımıza çekilmiştik. Gece boyunca gözüme uyku girmedi. Kaldığım öğrenci yurdunun yatağında, bir o yana bir bu yana dönmekten yorgun düşmüş olacağım, bir ara dalmışım. Quasimodo ete kemiğe bürünmüş, karşımda duruyordu. Victor Hugo’nun diyarında olduğumu anlayıp, daha önce hiç gitmediğim Paris’i görebilmek için sağa sola göz gezdirdim. İleriye her bakışım, rüyanın duvarına çarpıp geri dönüyordu. Görebildiğim tek şey Quasimodo’ydu. Taş üstüne oturmuş, içli bir aşk şarkısı mırıldanıyordu. Gözlerimin içine baktı. Bir süre sonra o çok bilinen sözü döküldü dudaklarından. “Bana su verdi,” İşittiğim, Fransızca ya da Türkçe değildi. Rüya bu ya, sanki tüm dünyanın bildiği ortak bir dilde anlaşıyorduk. Esmeralda ortalarda görünmüyordu ama varlığı ile çoktan Quasimodo’yu onurlandırmıştı. Yoksa asıl onurlandıran Quasimodo muydu? Çocukların çok susadığını, kimsenin su vermediğini söyledim. “Onlar, suyun kaynağına götürecek ,” dedi. O kadar inanarak söyledi ki; tümcesinin, evren daha kaos halinde o karmaşanın içindeyken bile bir yerlerde var olduğunu hissettim. Oturduğu yerden yavaşça doğruldu. İlkbahar havası taşıyan bir gülümsemeyle reverans yaptı.

Sabah erken uyandım. Yurdun yemekhanesinde kahvaltımı yaparken çocuklar geldiler. Kazanacakları madalyalardan, birinciliklerden söz ediyorlardı. Çıkacakları kürsünün, alacakları alkışın hayali içindeydiler. Maçların yapılacağı salona doğru giderken hepsinin heyecanını içimde hissediyordum.

Spor kompleksine girer girmez benimkilerden birinin maçı verildi. Onunla beraber masaya doğru yürüyüp hakemle selamlaştım. Rakibi de dünya tatlısı bir kızdı. Yanında duran yaşam koçu, verdiğim selamı görmezden geldi. Hakemin işaretiyle maç başladı. Zeynep heyecanına yenilmiş, masanın bir köşesinden diğerine amaçsızca koşturuyor, sürekli sayı kaybediyordu. Mola aldım. Daha sakin hareket edebileceğini, topu göndermesi gerektiği yeri söyledim. Maç yeniden başladığında taktik işe yaramış, Zeynep ard arda sayı almaya başlamıştı. Bundan sonra olan oldu. Rakip çocuğun yaşam koçu, çıldırmış gibi küçük kıza bağırmaya başladı. Eğer maçı kazanamazsa onu, anne ve babasına götürmeyeceğini söyledi. Maç oynanırken mola almadan dışarıdan yapılan bir müdahalenin – hele böylesinin- kural dışı olması ve yapanın uyarılması gerektiği halde, bu densizliğe sesini çıkarmayan hakeme hayretle baktım. Ben de masaya yaklaştım. Kuralı çiğnediğimi bildiğim halde Zeynep’e taktik vermeye başladım. Sayılar kafa kafaya gidiyor, içimdeki kazanma hırsı saniyeden saniyeye katlanarak büyüyordu. Çatır çatır bir hırsla iyice keskinleşmiş olan kendi sesimi işittiğimde, olduğum yerde adeta dondum. Burada durmuş, ne yapıyordum? Masadan uzaklaşıp sırtımı duvara yasladım. Setin sonuna kadar bir daha konuşmadım. Zeynep, 11-9 kaybetti. Başı önde yanıma gelip, madalya alamayacağını söyledi.

Kızlı, erkekli altı çocuktan oluşan takımımın oturduğu banka doğru yürürken, özel çocuklarla ilgili adında yarışma geçen herhangi bir etkinliğe katılmamaya karar vermiştim. Diğer çocuklar da tek tek yenildiler. Bu da benim kusurumdur; kazansalardı, madalya alsalardı yine böyle düşünür müydüm? Bilemiyorum. Gözlerim madalyayla kör olmadan, olanları görmüştüm bir kere. Bundan sonra çocukların sayısız galibiyet alacaklarından emin olsam bile her türlü yarıştırmaya hayır diyecektim. Turnuva seremonisi için getirilen kürsü ve dereceye giren çocukların boynuna takılan altın, gümüş, bronz madalyalar geride kalanların yenildiklerini gözlerine sokuyor gibiydi. Tribünde oturan birkaç çocuk ağlıyordu.

Orada bulunan yetkilinin yanına gidip, bu duruma itirazım olduğunu söyledim. Bana katıldığını ancak seçmelerin ve ödül töreninin Avrupa’nın, Amerika’nın, dünyanın tüm kıtalarında bu şekilde uygulandığını söyledi.

Akşam, turnuvanın bitiş kutlaması vardı. Görme engelli küçük kızın çaldığı klavyeyle dansa giriş yaptık. Kendimi bir anda çocukların arasında buldum. Beni, ellerini birleştirerek oluşturdukları çemberin içine aldılar. Klavyeden gelen klasik müzik yerini oyun havalarımıza bırakmıştı. Dans ederken vücudum şekilden şekile giriyor, özel bir kabilenin yaşayanlarından biri olduğumu düşünüyordum. Bedenimle yaptığım her figüre, çocuklar coşkuyla eşlik ediyorlardı. Başkası ne düşünür kaygısı olmadan türkülerimizle, oyun havalarımızla, çocuklarımla doyasıya dans ettim. Kurulan her ilişkide karşı tarafın bize yönelttiği ayna aracılığıyla bilmediğimiz, görmezden geldiğimiz taraflarımızla yüz yüze geliriz. Çocuklardan bana ulaşan yansımalarımda, lunapark aynalarında olduğu gibi cüce, çok şişman ya da bir deri bir kemik oluyordum. Bu küçük odanın küçük aynalarının oyunu; beni, Binbir Gece Masalları’nda yasak eşiği geçen Ali Baba’nın kardeşi Kasım gibi paramparça ediyor, çok geçmeden tüm parçalar bir araya gelip yeni beni oluşturuyordu. Madalyaların en anlamlısını onlar veriyorlardı.

—————–

İstanbul’a dönüş yolunda, bambaşka bir dünya düşlüyordum.

Panayır coşkusunda bir şenlik hâyâl ettim. Tüm özel çocukların, kürsü mürsü olmadan spor sahasında yan yana durduğunu hâyâl ettim. Hepsine, renk ve numara ayrımı yapılmadan –madalyaların üstünde sadece 1. yazsa- madalya verildiğini hâyâl ettim.

Yaşamlarında bir defalığına da olsa hepsinin kazandığını düşledim.

Gülayşen Erayda