Çama, defneye, akasyaya bakıyorum; akasyanın dalı esintisiyle sağa sola giderek, oturduğum evin balkonuna kadar yaklaşıyor. Uzattığımda elimi hissediyor… Değen yaprakları tenimi okşuyor! Tutuyorum dalı… Çekiyor kendine! Çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği evimizin önünde, sağlı sollu akasyaların sıralandığı o zamanki adı Vezirhan Caddesi olan şose yolda buluyorum kendimi.

Vezirhan Caddesi’nden, çoğunlukla Bilecik iline bağlı Gölpazarı İlçesi’nin ulaşımı sağlanır. Gölpazarı’na giderken Sakarya Nehri’nin üzerindeki anılarımızın bir şekilde olduğu (üzerinde durup nehrin köpüren, zaman zaman dingin akışını seyrettiğimiz gibi), uzaktan bakıldığında prizmayı andıran dikdörtgen ve o prizma duruşun; güneş batıya yöneldiğinde, batıncaya kadar yarattığı ışık huzmelerinin, nehrin kenarında bulunan ağaçlarıyla suyuna kattığı desen içinde, renklerin dansını göreceğimiz demir köprüden geçilir. Karaağaç ovasından geçtikten sonra yavaş yavaş yükselen rakım; bizim ‘geçsek varsak kasabamıza, köyümüze’ dediğimiz, yol kenarında dikenlerini gördüğümüz, dar ve virajlarla yükselen zeminin içinde kulaklarımızın tıkanır gibi olduğu; Vayıs Tepe’sinin sisi, pusu ve bulutlarının üzerine çöreklendiği, zaman zaman da aydınlık yüzünü gördüğümüz haliyle geçilir Dikenli Boğaz’dan. Kasabamız olan Gölpazarı’nı görmeye başlarız; ovası, köyleri, yapıları gelir yakınımıza. Mezarlığı ve Reşadiye Mahallesi karşılar bizi.

Reşadiye Mahallesi ile Gazimihal İlkokulu arasında bulunan, bizim evle beraber beş altı evin olduğu; ilçenin cezaevi, karakolu, orman dairesi ve sağlı sollu akasya ağaçlarının sıralandığı cadde de; özellikle ilkokula başlayıncaya kadar olan çocukluğumun anılarını anımsarım ve köylerde askere gidenlerin anılarını her sohbette tekrarladıkları gibi tekrarlarım bıkmadan. Evden fırlarım caddeye, dayanırım sırtımı evimizin önündeki akasya ağacına, o zaman çakıl olan şose yol dediğimiz cadde akasya ağaçlarıyla beraber doğaya kattığı yeşil tonla ve serçe kuşlarının cıvıltılarıyla oluşan müzik eşliğinde canlanır zihnimde; ağır ağır geçen öküz arabaları tekerleklerin yerden ve kendi ekseni etrafında sürtünürken gıcırdayan ve at arabalarının çan sesi gibi şangırtı halinde çıkan sesleri kulaklarıma gelir; sabahları sırtında heybeleri, önlerindeki koyun keçi ve ineklerin çıkardıkları seslerle otlağa giden çobanları görürüm; yine sabahları bir iki burunlu otobüs, motorunun çıkardığı sesle homurdanır halde caddeden geçerek çıkar kasabamızdan; akşam oluncaya kadar (o kızgın öğle güneşi de dâhil), evimizin karşısında evleri ve kardeş olan, akranım, işaretlerle anlaştığım samut Mustafa ve Yakup arkadaşımla akasya ağacının dibinde, gölgesinde, şose yoldaki çakıl taşlarının küçüldükçe oluşan kumlarıyla yaratırız denizimizi, kumla ve ağaçtan olan oyuncaklarımızla oynar, bekleriz burunlu otobüsün homurtuyla gelmesini ve yavaş geçerse takılırız peşine; ayrıca günün değişik saatlerinde ulaşım için kullanılan önden çift çekerli cip, ağır aksak geçer caddeden bilmeyiz hangi köye gittiğini; akasyaların çiçek zamanı, yeşil yapraklarının arasında beyaz tonlarıyla bütünleşir cadde, serçe kuşlarla cıvıltıları arasında ortaklaştığımız tam açmamış çiçekleri salkımından sıyırıp attığımda ağzıma duyduğum hazzı ve hafif tatlımsı lezzeti hatırlarım; Salı günleri akasya ağaçları ve benim için, Gölpazarı’nın merkezinde pazar kurulduğundan, babamdan harçlık ve şeker lokum bisküvi alacağımdan ayrı bir anlam taşır, kasaba dışından gelen pazar esnafı, köylerden gelen halk hareketlendirirdi caddeyi ve akasyaların altında oynamasam da evimizin balkonundan seyrederdim gelip geçenleri, sonra beklerdim annemin pazara beni götürmesini; akşamları heykellerin şehre kente beldeye anlam kattığı gibi akasyaların anlamlandırdığı cadde de, memur ve seçkin aileler ayrıca gençler şık giysileriyle gezintiye çıkardı ve kızların gülüşerek evimizin önünden geçtiğini anımsarım.

Şimdi adının değiştiği, anıtının dikilmesi gereken akasyaların kesildiği, şose yol halinden dört beş arabanın geçebileceği asfalt yol haline getirilen cadde de, yine bir gün, akasya ağacının dibinde kum ve çakıl taşlarıyla oluşturduğum, benim için hazine olan oyuncaklarımın içinde öğle vakti olduğu halde oynuyordum. Ağabeylerim Mehmet ve Mesut evimizin oymalı tarabaları olan balkonumuzda oturuyordu. Mehmet lise, Mesut’ta Ortaokulda okuyordu. Seslendiler balkondan,

-Muhsin köpek geliyor, az evden tarafa gel!

-Tamam.

-Kımıldama yerinden, geçer gider.

-Olur.

Köpek akasyanın hizasına gelmiş, evimizden tarafa yönelmişti.

Mehmet Ağabey’im tekrar,

-Kımıldama yerinden, geçer gider.

Gelen köpeği gözlerken başımı salladım olur dercesine fakat ufak boyu, kızılımsı rengi ve başı yere yakın halde iken aniden üzerime atlamıştı. Annemin tarlada olduğu zamanda, üşümesin diye tüm sakınımlılığı içinde benim üzerime üst üste giydirdiği kazağımdan anlayamadığım hızla sağa sola çekiştiriyordu. Gözlerimin önünden karaltılar geçip gitmeğe başlamıştı.

Kendime geldiğimde komşulardan elinde sopa bir amca ve ağabeylerim başımda idi. Annemin giydirdiği üst üste kazaklara rağmen göbeğimde belirsiz diyebileceğimiz çizik vardı. Bana korkulu anlar yaşatan köpek, başka kişileri de ısırmış ve dalamıştı. Evimizin önünden geçen üç dört kişiyi her tarafı kanlar içinde olan bir kadını hastaneye götürürken görmüştüm.

Akşam eve Gölpazarı kaymakamı ve jandarmalar gelmişti. Babamla konuşuyorlardı.

Kaymakam,

-Köpek kuduz, çocuğu karantinaya alacağız.

-Çizik bile…

-Anlamam, yarın çocuğu getir, yoksa tutuklarım seni.

Ertesi gün köpeğin ısırdığı kişiler ve çok yakınında temas halinde olanlar, yaklaşık kırk kişi, İstanbul’daki bir hastanede bir hafta karantinaya alındık. Çıktıktan sonra her gün vurulan iğneler çok ağlatmıştı. Evimizin önünden geçen kanlar içindeki kadının ölümünü sonradan öğrenmiştim. Üzücüydü.

En fazla hatırladığım, İstanbul’da hastaneye götürülürken ilk gördüğüm martılar ve köpükler çıkaran şehir hatları vapuruydu.

Muhsin Başaldı