“Haberim var. Söylenmişti bittiği,” dedi patron. Dudaklarının arasına sıkıştırdığı piposundan çıkan dumana karşı konuşuyormuş gibi “Düşüneceğiz artık ne yapacağımızı,” diye devam ederek odadan, dumanıyla beraber süzülerek çıktı.

Esra rahatlamıştı ama kafasını kurcalayan bir şey olmuştu. İngilizce kursunun bittiğini sadece Ayça ve Gizem biliyordu. Kurs devam ediyormuş gibi yapıp, iki aydır fazla para aldığını onlardan birinin söylediği kesindi. Belki de ikisi bir olup beraberce anlatmışlardı. Bunları düşünürken yanına Gizem geldi. Ardından da Ayça göründü. Konuyu onlara açtı. Ayça böyle şeyler üzerinde fazla düşünmemesi gerektiğini söyledi. Derinlere inen her insanın er ya da geç yapayalnız kalarak kafayı yiyeceğini ekledi. Gizem ciddi bir tavırla Esra’ya baktı. Onlardan şüpheleniyorsa, dostluk yeminlerinin bozulmuş olabileceğinden başladı, Esra’ nın geçen yıl patrona kuş olup da onun hakkındaki neleri neleri yetiştirdiğini anımsattı. Aralarına giren gerginliği unutmak istercesine birden gülmeye başladılar. Söz döndü dolaştı patronun eşinin kalın, selülit dolu bacaklarını apaçık ortaya çıkaran o mini eteği giymesine nasıl da hayret ettiklerine dek ulaştı. Saat öğle yemeğini gösterdiğinde mutfağa yöneldiler. Koridorda ilerlerken üçü de neredeyse aynı anda çenelerinde küçük beyaz bir şey olduğunu fark ettiler. Sivilce değildi, pudra fondöten neyi denedilerse de bir türlü kapanmayan, ancak dikkatle bakıldığında göze görünen beyaz şeyi söz birliği etmişçesine konuşmadan yok saymayı denediler. Gözleri iş yerinde dolaştı. Aynı küçük beyaz şeyden patronla eşinin çenesinde de olduğunu görünce rahatladılar. Nilgün Hanım masaya oturduğunda üçü birden mini eteğin ona ne kadar çok yakıştığını, bacaklarının çok güzel olduğunu söyledi. Yemeklerine doğru uzanırlarken mutfak kapısı açıldı. İçeriye patronla beraber dört beş yaşlarında var yok bir kız çocuğu girdi. Çıplak ayaklarının karasıyla yüzü kolları bacakları elleri de siyaha arkadaş bir zarla kaplanmış gibi görünen koyu esmer çocuk, gölgesini mutfaktakilerin arasından geçirerek yemek masasının bir kenarına ilişti. İçi kirle dolu tırnakları, birbirine dolanmış saçları, üstüne en az iki beden büyük gelen elbisesiyle perişan görünüyordu. Adını sorduklarında anlamaz gözlerle onlara baktı. Patron çocuğun dillerini bilmediğini, ölen yeğenine benzettiği için içeri aldığını söyledi. Kızın iş yerinin önünde dilenen annesiyle henüz bebek olan kardeşini dışarıda bırakmıştı. Önüne konulan tabağı silip süpüren küçüğün çenesinde küçük beyaz şeyden eser yoktu. Patronun yaptığı, küçük beyaz şeylerin onlara ait bir ayrıcalık olabileceği şakasına hepsi birden kahkahalarla güldü.

Yemekten sonra akıllarına nasıl geldiyse küçük beyaz şeyi kapatmayı tekrar denediler. Üzerini yara bandıyla her kapatma girişimlerinde o sanki canlı bir organizmaymış gibi yer değiştiriyor, adeta ellerinden kaçıyordu. Bu uğraşlarının sonunda yüzlerinden bezginlik ve yorgunluk akmaya başladığı anda bundan da vazgeçip belirgin bir kayıtsızlıkla çalışma masalarına geri döndüler.

Akşam eve girer girmez ağzına dek gelen midesiyle mücadele edecek gücü kalmamış halde doğru tuvalete koştu. Klozetin kapağını kaldırdığında içinde ne varsa ağzından büyük bir tazyikle dışarı fışkırdı. Hiç sindirilmemiş gibi duran parçacıkları görmemeye çalışarak sifonu çekti. Yüzünü yıkayıp çenesinin her noktasını havluyla kanatırcasına ovaladıktan sonra doğruldu. Aynadaki yansıması, gözlerini kusmuğa bakıyormuş gibi ona doğru yöneltmişti.

Gülayşen Erayda