Anlatmak aldatmaktır
Sen yorganın altında
Sağır, kör ve dilsiz
Ben perdenin arkasında

Dere kenarı boyunca yan yana dizilmiş evlerin bahçesindeki yaşlılar, yanına çömeldikleri kan çukurlarına daldırdıkları işaret parmaklarını çocuklarının alınlarına sürdüler. Ağaçtaki çengelden büyük parçalar halinde devasa kazana düşen etler, kadınlar tarafından üç küçük leğene paylaştırıldı. Alınlarında kurumuş kan izi olan çocuklar, leğenlerden birini evlerine diğerini eşe dosta taşıdılar. Üçüncüsü poşetlere dolduruldu.  

Derenin kıyısına dizili on evden on poşet ile çıkan neşeli çocuklar dereyi geçerek mahallenin asıl sahibinin evine gittiler. Tek katlı, tuğladan örülme, çatısız, kapısı ardına kadar açık evin verandasındaki koltuğunda oturmuş; çocukların kendisine doğru gelişini seyreden Deli Kadriye, onların cıvıltılı sesleri kulaklarına ulaşınca içeriye kaçtı. Haddini bilen çocuklar ellerindeki poşetleri bahçenin gıcırtılı ve kurt yenikleriyle bezeli tahta kapısına astılar. Çalıların arasına gizlenip onun poşetleri almasını uzun süre beklediler, sonra sıkılıp gerisin geri evlerine döndüler. Daha evlerine varmadan kadını unutmuşlardı bile. Onların dereyi geçtiğini gören Deli Kadriye poşetleri içeri taşıdı.

O gün, ertesi gün ve daha ertesi gün evlerden mis gibi et kokuları yayıldı. Kalabalık ve iştahlı bir mahalleydi burası. Bayram bittiğinde kurban etlerinin hepsi mideye afiyetle indirilmiş, postlar duvarlara asılmıştı. Yağacak yağmur endişe ile bekleniyordu.

Bu mahallede her kurban bayramının sonunda yağmur yağar. Ama öyle alelade bir yağmur değildir. Şimşekler çakar, gök gürler öyle gürler ki yer yerinden oynar, art arda çakan şimşekler geceyi gündüz yapar, parlaklıktan gözleriniz kamaşır. Fakat ansızın fırtına olup evinin açık kapısında beliren Deli Kadriye yırtılan göğün sesini siler, çığlıklar atar, hakaretler eder, bizleri evlerimizden kovar. Bizler defolup gitmek yerine perdelerin ardına, yorganların altına saklanır, gözlerimizi yumar, kulaklarımızı tıkarız. Dehşetten ya da mahcubiyetten gözlerini ve kulaklarını kapatamayanlar olursa, onlara yardım ederiz.

Oldum olası bütün kurban bayramları aynıdır, her şey aynıdır bu mahallede. Üstüne üstlük lanetliyizdir. Uzun yıllar tevekkülle lanetimize katlandık. Böylelikle sıramızı savdığımızı düşünüp teselli bulduk. O zamanlar yaşlı ve bilge zannettiklerimiz söylemişti: Her insanın kaderinde, alın yazısında ufak bir leke olurmuş. Nazarlık gibi bir şeymiş bu.  İkincisi olmazmış. Bu yüzden “Başıma ne gelecekse bir an önce gelsin de kalan ahir ömrümde rahat edeyim”  diye dua etmeliymiş insan. Tabii ki yanılıyorlardı. Bunu söyleyerek teselli bulanlar en fazla 50 yaşındaydı. 50 yaşında bir insan hayata dair ne bilebilir ki? Zaten birkaç yıl içinde yanıldıklarını anladılar. Ülkedeki her olaydan mahallemiz nasibini aldı. Fakat gene de yaşlı ve bilge zannettiğimiz bu insanlar çok fazla yanılmıyordu.

Başımıza ne gelirse gelsin bizim mahallenin ilk ve en büyük olayı,  laneti ya da utancı Kadriye Hanım’ın bir gecede Deli Kadriye olmasıydı. O uğursuz geceden sonra Deli Kadriye sabah ezanı ile kalkar, üstü teneke kaplı verandasındaki aslan kafalı kollukları olan ceviz ağacından yapılma koltuğunda oturur ve yatsı ezanına kadar kımıldamadan bizi seyrederdi. Evinin kapısını hiç kapatmazdı. Yaz kış açık olan kapıdan içerideki duvarı görürdünüz. Duvar, rutubetli, kirli, gri ve yer yer böcek, sivrisinek ya da başka ölülerin kurumuş kan izleri ile doluydu. Tüm bunları görmek ve tanımlamak için epeyce uğraşmak gerekirdi. Bizim onun tarafına doğru baktığımızı fark ederse ağza alınmayacak küfürler savurur, daha da öfkelenirse eteğini kaldırıp, çıplak edep yerlerini gösterirdi.  O yüzden en meraklımız bile derenin karşı tarafına aleni olarak bakmaya cesaret edemezdik. O ise hep bize bakar, seyreder, gözünü diker, tıpkı tanrı gibi bizleri dikkatle izlerdi. Bunu yaparken de koltuğunda bir ileri bir geri sallanırdı.

Koltuğu çeyiz olarak getirdiği söylenirdi. Bir zamanlar tüm bu toprakların sahibi olan kocası, peş peşe gelen iki kamyon dolusu çeyizden bir tek bu koltuğu satmamış, daha doğrusu satmaya ömrü vefa etmemişti.

Çeyizini taşıyan iki kamyonetin peşine takılıp gelen beyaz Chevrolet’den inen gelin, derenin karşı tarafına kurulan derme çatma gecekondularda yaşayan bizler için henüz delirmemişti. Film artistlerine benziyordu, onun kadar güzel birini daha önce hiç görmemiştik. Ona bakarken gözlerimiz kamaşırdı. “Kadriye Hanım” derdik, “Kadriye Hanım çok güzel, çok şık, tıpkı film artistleri gibi.” Tekrarlardık.  “Ah! Ne kadar şık, ne kadar güzel.”

Bizim mahalleye gelin geldiğinde, kocasından hatırı sayılır miktarda paralar karşılığı aldığımız arsalara yeni yerleşmiştik. Kıymet bilmez kocasının gerçek adını bilmezdik. İstanbul’da ondan daha güzel Twist yapan olmadığı söylenirdi. ” Twist Bey” derdik. Bizim hiçbir zaman sahip olamayacağımız kırmızı kaplumbağa arabası, makaralı teybi vardı. Çocuklar bu teybi birbirlerine anlatırken ellerini sağdan sola çevirir, şarkı söylerlerdi. “ Twist Bey’in sar sar makarası/ Twist Bey’in sar sar makarası/ Sar makara/Sar makara/ Tersine sar/ Düzüne sar/ Sar sar makara”. Şarkıdan sıkılınca dansa başlarlardı; gövdeler öne eğilmiş halde bacaklar iki yana açılır, eller dizlerinin üzerinde sağa sola kaydırılır ve “twist,  twist” diye avaz avaz bağırılırdı.

Söylentiye göre bir zamanlar Maltepe’nin dağı taşı Twist Bey’in babasınınmış. Satıp satıp yemiş, fazlaca da içmiş, ölümünden sonra miras kalanları oğlu satmaya başlamış. Bu arsaların birer dönümünü satın alan bizler, İç Anadolu’nun kıraç ve susuz Homurlu köyünden taşı toprağı altın İstanbul’a gelen ve derenin karşı tarafına konan birbiri ile akraba 10 haneydik. Derenin diğer tarafında 40 dönüm arsası daha vardı, bizden aldığı para ile tek katlı tuğladan evin yanındaki eski ahşap köşkün yerine üç katlı modern bir bina yapacaktı. Yeni eve taşınacağı umuduyla Kadriye Hanım yanında getirdiği ve tuğla evin iki odasına yığdığı çeyizinin örtüsünü uzun süre açmadı. Köşk yıkıldı, Twist Bey’in bir türlü beğenmediği önerilerle mimarlar mühendisler aylarca geldiler ve gittiler.

O sıralarda bizler yani derenin karşı kıyısındakiler kendi hayatlarımızla ilgiliydik. Büyük şehirde ayakta kalmak için çoluk çocuk gece gündüz demeden çalışıyorduk. Kadın ve erkekler sabahın köründe yakınımızdaki sigara fabrikasına işe gidiyordu. Çocuklar okuyup adam olmak istiyordu bir de kırmızı kaplumbağa araba…

Twist Bey babası gibi içki içmeyi çok seviyordu; son zamanlarda kumar oynamayı daha çok sever olmuştu, bu yüzden 40 dönümlük araziyi parça parça elden çıkardı. Onun kumar illetine yakalanmasının gerçek nedenini hiç birimiz bulamadık. Kadınlar Kadriye Hanım’ ı suçluyordu. Sessiz ve içe kapanıktı. Yeni gelinler gibi nazlı, cilveli, cıvıl cıvıl değildi. Erkekler ise “Kadın dünya güzeli adamsa soğan cücüğü gibi baksanıza” diyorlardı. Karı koca evlendiklerine pişman olmuşlardı olmasına ama Kadriye Hanım’ın karnı gün geçtikçe büyüyordu.

Onların paraları pulları hep vardı ve hep olacaktı varsın tek dertleri aşk olsundu. Biz karda çamurda işe, okula gitmek, para kazanmak, doktor mühendis olup bu derenin akıp geldiği yamaçların kenarına yerleşen yeni şehirlilerin giderek artan lağım kokusundan kurtulmak zorundaydık. Bizlerin satıp savacak arazileri, evliliğini sorgulayacak, aşkı düşünecek zamanı yoktu.  Onun için o yıllarda hep daha mutlu ve neşeliydik. Belki de haset insanlardık.

Köyümüzde beş para etmeyen geniş topraklarımızı bırakıp geldiğimiz bu şehirde elimizde avucumuzda ne varsa hepsini verip aldığımız birer dönümlük arsalarımıza sığınmışken mübadele sırasında İstanbul’a yerleşen Selanik göçmeni ailenin bitmeyecek varsıllığına haset ediyorduk. Bizim dedelerimizin kanı ile sulanmış bu topraklarda payımıza çorak Homurlu düşmüştü. Oysa onların payına düşen cumhuriyet ile birlikte değer kazanan, şehirde sat sat bitmeyecek olan geniş arazilerdi.

Uğursuz nazarlarımızla şer’i çağırdık.

Bu şehirde ilk kurban bayramımızdı. Kurban kesecek paramız yoktu. Kadriye Hanım her eve birer koç yollamıştı. Ona minnet duygularımızı nasıl ifade edeceğimizi bilememiştik. O gün, ertesi gün ve daha ertesi gün evlerden mis gibi et kokuları yayılmıştı. O zamanlar da kalabalık ve iştahlıydık. Bayram bittiğinde kurban etlerinin hepsi mideye afiyetle indirilmiş, postlar duvarlara asılmıştı. Akşam karanlığında ansızın yağmur bastırdı. Ama öyle alelade bir yağmur değildi. Şimşekler çakıyor, gök gürlüyordu öyle gürlüyordu ki yer yerinden oynadı, art arda çakan şimşekler geceyi gündüz etti, parlaklıktan gözlerimiz kamaştı. Yine de Kadriye Hanımların evinin önüne gelen arabayı gördük ve sesleri duyduk.

Üç sarhoş adam indi arabadan. Evin kapısına dayandılar, naralar attılar, ağıza alınmayacak küfürler ettiler. İçlerinden en ufak tefek olanı omuz vurarak evin kapısını ardına dek açtı. Karı kocayı zorla dışarı çıkardılar. Kendilerine direnen hamile kadını arabaya bindirmeye çalışıyor, kumar borcu diyorlardı.

Kadriye Hanım çok bağırdı o gece.

Derenin karşı kıyısında erkekler perdelerin ardına saklandılar. Kadınlar yorganların altına girdiler. Çocukların kulaklarını kapattılar.

Ne yapılabilirdi ki? Gurbette ana, baba ve çocuklardık. Alnında kara leke ile yaşamaksa kaderi buna bir avuç Homurlu mu karşı koyacaktı?

Sabah olduğunda polisler geldi. Dört erkek bıçaklanarak öldürülmüştü. Sağ kalan Kadriye Hanım’ı alıp götürdüler. Birkaç gün sonra tuğla eve geri döndü. Deli Kadriye bebeksizdi. Deli Kadriye meczuptu. Mahkeme salıvermişti.

Aynı gün gazeteciler mahalleye akın etti. Erkeklerimiz Twist Bey’in cenaze namazını kılmış yakındaki camiden dönüyordu. Gazetecilere hiçbir şey görmediklerini söylediler. Doğruydu. Kadınlar cenaze yemeği pişiriyordu. Hiçbir şey duymadıklarını söylediler. Doğruydu. Çocuklar mahallenin ortasında istop oynuyorlardı. Sorsalar gerçekleri onlar söylerdi.

Sen perdenin arkasında
Sağır,kör ve dilsiz
Ben yorganın altında
Aldatılanlar anlatmayı sever

Ayşenur Baran Turan

A.T.B. / N.İ