“Başımı, pimi çekilmiş ve birazdan patlayıp etrafa saçılacak bir bomba gibi hissediyorum. Belki o zaman kocamın bir nebze olsun dikkatini çekebilirim. Adama bak ya gelir gelmez maça oturdu, yüzüme bile bakmıyor.” 

Güzel mavi gözlerine kan oturmuştu. Papatya desenli yemeniyi, alnına bağlamış, akılsız kafasını var gücüyle sıkıyordu. Bir ihtimal mendebur suratlı kocasının da dikkatini çekebilirdi.

Adamın izlediği maçtan başka hiç bir şey dikkatini çekecek gibi değildi. Zaten onu orada kıtır kıtır kesseler bu adam yine fark etmezdi. Buna maç izlemek değil, olsa olsa hipnotize olmak filan denirdi. 

“Yok, yok delireceğim.  Ben burada eziyet çekeyim beyimiz sefasını sürsün.”  Baş ağrısı nedir ki kadının kalbine bir öküz oturmuştu resmen. Bağıra bağıra ağlayası vardı da gururundan yapamıyordu. Adamı yiyecekmiş gibi bakıyor, olanların farkında olmayan adam, çayını höpürdeterek içiyor, kuruyemişleri mideye avuç avuç indiriyordu. Biran hareketleri yavaşladı başını biraz daha televizyona yanaştırdı. “Goooooll!”  Takımı gol attığında ki sevinme nidaları, hal ve hareketlerine bakınca Darwin’in teorilerini hiç de yabana atmamak gerektiğini düşündü. Nihayet ilk yarı bitince, gözündeki maç perdesi inmiş,  kör gözü nihayet karısını seçer olmuştu.

-Zeliha, ne oldu başın mı ağrıyor?

-Yok, ne ağrıması, yeni moda bu, ondan bağladım. Bir saattir karşında oturuyorum, ancak mı gözün ışıdı Dursun?

-Yahu dur keyfimi kaçırma, gol attık be gollll!

-Peki, beyefendi bundan sonra baş ağrılarımı senin takımının gol atmadığı zamana göre ayarlarım.

-Neyin var senin?  Heyheylerin üstünde.

-Zaten işin gücün sonuçlarla ilgilenmek Dursun,  sebepler umurunda bile değil.

-Anlamadım?

-Neyi anladın ki sen zaten, bir gün anladın mı beni?  Başım ağrıyor evet ama neden ağrıyor, onu soran yok. Neden sonuç ilişkisi yani?

-Takmışsındır kafana yine bir şeyler?

-Tabii canım, o bir şeylerde çok gereksizdir muhakkak, değil mi? Evleneli iki yıl oldu daha Dursun. Her geçen gün arttı ilgisizliğin.  

Bugün gittiği iş görüşmesinde ‘hayır’ hanesine bir çentik daha atılmıştı, kocası nasıl geçti diye sormamıştı bile. Tabii aklı fikri başka yerlerdeydi artık, başka zaman olsa işi yoğun, stresli ne yapsın derdi ama artık uyanmıştı derin uykularından.

Karısının bir şeyleri çözmüş manasında kafasını öne arkaya sallamasına anlam veremiyordu adam. Bir yandan da gözü saatte, maçın ikinci yarısını huzurla izlemenin yollarını düşünüyordu.  Bu başın ağrımasının, başı da sonu da hayra alamet değildi.  Kadın alnına bağladığı yemenisiyle savaşa hazır komandolar gibi bakıyordu. Papatyalı komando. Gözleri çakmak çakmak olmuştu. Hızlıca düşündü ne yapmış olabileceğini. Ya da neyi yapmamıştı.  Vakit çok azdı, maçın ikinci yarısı başladı başlayacaktı. “Acaba bugün özel bir gün de onu mu unuttum,” diye hafızasını yokladı ama cevabı olumsuzdu. Hemen kendince bir taktik yapmaya çalıştı. Onu biraz olsun yumuşatabilirse ikici yarıyı sakince izleyebilirdi. Sonra kim öle kim kala.

-Aman da benim canım karımın başı mı ağrımış? Ne istersin canım ilaç içtin mi, getireyim mi? Sana ne hazırlayayım?

-Zıkkımın pekini hazırla Dursun, zaten ölsem de kurtulsam.

-Yahu senin neyin var?

-Yok bir şey.

-Konuşma tarzın bile değişti? Zıkkımın peki hiç senin kullanacağın türden kelimeler değil.

-Ne o beyefendi? Konuşma tarzımızı da mı beğenmiyorsunuz artık?

-Hayatım, şu an kendimi sosyoloji okumuş bir kadına değil de komşumuz Melahat Teyze’nin gençliğine bakıyor gibi hissediyorum. O da kocası işten gelmeye yakın,  kafasına böyle savaşçı gibi bağlar, bahtsız adam eve gelir gelmez yeni bir mesaiye başlardı.  Kadının bağırtı sesleri ile inlerdi apartman, ne acırdık adama. Zaten genç yaşta öldü gitti, vallahi rahattır adam yerinde şimdi.

-Dursun delirtme beni, normal biyolojik bir olay, başım ağrıyor işte. Ama başımın ağrımasının nedeni psikolojik. Hatta sosyolojik.

Adamın yüzüne çaresiz bir ifade yerleşti,  bir kadının “Yok bir şey!” demesinin altında bile destan yattığını düşünecek olursa, psikoloji, sosyoloji, biyoloji… Annesinin “Okumuş kadın alma oğlum, baş edemezsin,”  deyişi geldi.  Gülümseyecek gibi oldu ama ustalıkla durdurdu kendini,  şu an hiç sırası değildi. Bu işin sonu hiç ama hiç iyiye gitmiyordu.  Maçın başlamasına beş dakika kalmıştı, sadece beş dakika.

İzlediği belgesellerde, kımıldamadan durursa aslanın avına bir şey yapmadan gittiğini izlemişti. Denemeye karar verdi. Kırk beş dakika idare edebilse yeterdi.  Maç başladığı anda karısından gözlerini ayırdı. O an odada sadece kendi ve top peşinde koşturan futbolcular vardı.

Zeliha inanamaz gözlerle kocasına bakakaldı,  adam resmen başka bir boyuta geçmişti.  Nefret dolu izledi adamı. “Bu adamın kafası her zaman bu kadar büyük müydü?” diye düşündü.  Emin olamadı. Ama zaten bu koca burnu da ancak bu kafa taşır. Zaten burnun büyümesi hiç durmazmış, ölene kadar büyürmüş, kulaklar da aynı öyle. Daha ne kadar büyüyecekse?   “Pörtlek gözlü pislik!”  diyerek son darbesini de vurdu kocasının tipine. Onu sevdiği güne bir kez daha lanet etti, odaya gidene kadar ağlamasını tuttu, sonra kendini yatağına yüzükoyun fırlatıp, sarsıla sarsıla ağladı.

Yana yakıla iş arıyor ama bulamıyordu işte. Onca yıl çürüttüğü dirsekleri, sıkıntıdan genç yaşta başına düşen aklar boşunaydı. Maaş beğenmeme evresinden, ne iş olsa yaparım kabullenişine geçeli epey zaman olmuştu. Çok sıkılıyordu evde. Zalim zaman gözünün içine baka baka kıpırtısız duruyordu, geçmek nedir bilmiyordu. Kocasının tayini sebebiyle gelmişlerdi buraya. Git gel kapısını aşındıran Yeşim ile Banu da olmasa iki çift laf edecek kimsecikleri yoktu. Çok konuşurlardı ama başka kimsesi de yoktu işte. Devlet kocasını tayin ederken, annesi ve ablasını da tayin etmişler gibi gelip aynı apartmana yerleşmişlerdi. Onlar da laf sokma konusunda oldukça kolektif çalışıyorlar, sanki ömürleri boyunca iş aramış ya da çalışmışlar da her konuya hakimlermiş gibi, “Tek maaş olmaz bu iş, hem o kadar boşuna mı okudun,” diye lafları dizip dizip boynuna takıveriyorlardı.

Adam, karısının yanında olmadığını ikinci yarıdan sonra ancak fark etti. Takımı kazanmış olabilirdi ama artık gerçek dünyaya dönme vakti gelmişti.  Bazı gerçekler, gerçekten de çok acıydı. Kendince taktik geliştirmeye çabaladı ama kafası durmuştu.  Acaba yine neyi yanlış yaptım diye yokladı aklını ama hiç bir şey bulamadı. Bütün özel günleri not almıştı, kontrol etti, yok, sebep o değildi. Annem mi bir şey dedi acaba diye düşündü? Evet evet kesin öyle olmalıydı. Bu ihtimal iyiden iyiye canını sıktı. Çünkü bu demekti ki annesinin de tansiyonu yükselecek ve hatta belki yükselmişti bile. Ama öyle olsa çoktan acile gitmek üzere kapı çalınırdı. Annem de değil demek ki. Huzurlu bir maç bile seyrettirmiyorlar yahu. Sanki başının ağrımasının sebebi benim. Bensem de söylesin canım, çözelim. Bazen neye kızdığını bile unutuyor bence. Bir an önce çalışmaya başlaması lazım. Kim bilir neler kurdu yine kafasında. Yoksa soruyorum niye söylemiyor. Sanki ben bulmaca çözmeye mi evlendim. “Kalk Dursun kalk, başa gelen çekilecek.  Zaman aleyhine işliyor.”

-Zeliha’cım nasıl oldun canım?

….

-Hayatım?

….

-Canım niye uyuyormuş gibi yapıyorsun, cevap versene. Hem ağladın mı sen? Bak çok kötüysen doktora gidelim.

-Dursun bey, ilgi alanınıza girebildim mi?

-Sen benim her zaman ilgi alanımdasın bir tanem. Nasıl oldu başın?

-Berbat Dursun anladın mı, berbat… Başım da berbat, ben de berbatım. Ne zaman bu hâle geldik biz?

-Hangi hâle?

-Neden beni sevmekten vazgeçtin Dursun?

-Ne vazgeçmesi?

-Ben sana yetemedim mi? Bana nasıl kıydın?

-Tövbe, tövbe ne kıyması? Ne oldu Allah aşkın anlat.

-E o zaman neden?

-Ne neden?

Zeliha baştan aşağı acıya bürünmüş,  meraktan delirmekte olan Dursun’a, hiç anlamadığı sorular soruyordu.  İkisi de birbirine soru soran gözlerle bakıyor, cevap anahtarı nerede kimse bilmiyordu.  Adam artık sakinliğini koruyamamış, sesini bir doz artırarak.

-Allah’ın adını verdim söyle artık Zeliha, kafayı yedirme bana.

-Sanki yaptığın haltı bilmiyorsun, tabii eski kanun değişir mi, hangi adam kabul etmiş ki sen edesin?

– …

-Beni neden aldatıyorsun Dursun?

-Yok artık, sen iyiden iyiye delirdin, ne aldatması nereden çıkarıyorsun bütün bunları?

-Orasını boş ver, öğrendim ben.

-Ne demek boş ver. Senin ağzından çıkan kulağına erişmiyor herhalde. Çabuk söyle neler oldu, beni iyiden iyiye kızdırma şimdi.

Kadın, kocasının bu kadar kendinden emin itiraz etmesiyle birlikte gönlünden tatlı bir esinti geçti. Acaba duydukları doğru olmayabilir miydi? Adam sesini iyice yükselterek tekrar sordu.

-Bak gitgide sinirleniyorum çabuk söyle, nereden çıktı, kim atıyor bu iftiraları?

-E, şey aşağı mahallede çok meşhur bir falcı vardı da? Kahve falı bakıyor, ne derse çıkıyor dediler.

-Bu mu yani Zeliha, sokaktaki tanımadığın bir insana,  benden daha mı çok inanıyorsun gerçekten? Falcıya gitmeni bile kabul edemem kaldı ki dediklerine inanman…

-Yok, öyle değil de…

-Bal gibi de öyle. Geldiğimden beri şeklin şemâlin değişmiş ha bire laf söylüyorsun,  kendini de harap etmişsin.

-Ama her dediği çıkıyo….

-Kiminle gittiniz oraya?

-Banu ve Yeşim’le  gittik.

-Bir de para verdiniz değil mi?

-Şey, para… verdik.

-Onların da aldatıyor kocası değil mi?

-Banu’nun aldatıyor da, Yeşim’in ki aldatmıyormuş. Ama kaynanası ona büyü yapmış, ondan daralıyormuş kadıncağızın içi, öyle dedi.

-Her içi daralana büyü yapılmış diyeceksek, bu büyünün yağmur olup yağıyor olması lazım Zeliha. Parayı alınca içi ferahlayacak tek kişi o falcı kadın, sen bunu nasıl anlamazsın?

-Evet, ama kaç kişiye çare olmuş…

-Polisim ben Zeliha, biz günde kaç tane böyle dolandırıcı ile uğraşıyoruz sen biliyor musun? Hemen veriyorsun adresini.

-Ama…

-Aması filan yok, zaten her şeyi biliyorsa bizim orayı basacağımızı da bilir, toplar gider pılısını pırtısını.

Zeliha kendinden utanır gibi oldu, nasıl da düşmüştü bu tufaya. Ama içine dolan sevinç, utancını bastırdı. Bir iş bulsa bir çalışmaya başlasa, böyle kafayı yemezdi evde.  Bir daha asla arkadaşlık etmeyecekti Banu ve Yeşim’le. Ama çok önemli değildi, kocası onu seviyordu ya ona yeterdi.  Neşeyle gitti sarıldı aslan kocasına.  Ne yakışıklı adamdı bu adam be!  Şu boy pos, şu endam… En çok da gözlerinin karasına vurulmuştu.

Adam kızgın da olsa kendini yıpratan karısına içi sızlamadan edemedi. Alışık olduğu hayatından, işinden, gücünden koparıp buraya getirmişti onu. Kolunu karısının omzuna atıp kendine çekti. Zeliha sesi titreyerek sığındı kocasına.

-Beni sevmekten vazgeçtin sandım çok korktum Dursun.

-Ben senden vazgeçer miyim hiç, ömrümü sana adamışım.

-Canım kocam benim.

-Hadi yap bir kahvede içelim, bir de fal bakarız üstüne.

-Dursun ya!

-Şaka şaka, gel ömrümün çiçeği, gel yanıma…

Nalan İncekara