Kitapların sergiye çıktığı yerlere Fuar diyoruz. Daha doğrusu içinde yüzdüğümüz kapitalist ekonomi sistemi, kendisini kendisinden öncekilerden ayırarak, mesela Ortaçağ’ın “panayır”ından ayırarak bu Fransızca sözcüğü isim olarak seçmiş. Malum yaşadığımız topraklarda, “kapitalist aydınlanma” Fransız aydınlanmasının esinlemesi olduğundan aynen kabul görmüş Fuar sözcüğü. Bakmayın siz, şimdilerde “panayır” ismiyle etkinlikler düzenleyenlere, fuar, bizim de modernitemizin nişanesidir.

Kitap fuarlarının, adı sanı, yerleşkesi, yayınevi, yazarı ve de mutfağı olan matbaaları vs. ile yine de hayatımıza girişi o kadar eski değildir. Belki de memleket tarihine matbaanın çok geç girişi gibi, basın yayın sansürcülüğünün başat bir izlek olmasındandır, kim bilir? Önceki zamanları dışta tutarsam- hem bilgi yetersizliği hem de konu gereksizliği- hayatımıza bir sistem olarak 12 Eylül rejimi içinde girdiğini söylemeliyim. Sözüm sana İstanbul; Tepebaşı’nda-şimdi TRT’nin olan- kâğıt kokusuyla yazar kaleminin, okurun ve söyleşilerin iç içe geçtiği o mütevazı mekânda faaliyete geçtiği günlerin üzerinden ne çok zaman geçti. 12 Eylül yasaklarıyla, sansürcü zeballahın kovalamacasıyla ne zor zamanlara tanıklık etti ve de görece özgür mekân oldu Tepebaşı.

Kitabı, özgürlük nişanesi sayarak yola çıkan ne çok yayıncı, yazar emeği tanıdı Tepebaşı. Tuşlara bu sözler dökülürken gözlerimin önünde gülen ve anında öfkeye boğulabilen gözleri ve elleriyle sevgili Ayşe Zarakolu geçiyor. Yayıncılık dünyasını belgesel bir dünyaya çevirdiği hiç unutulmayacaktır. Tüm mekânların en zarif kadını Reha İsvan; karşıdan elinde yeni çıkan kitabıyla gelip sıkıca sarılışı; “ben seni anlıyorum, senin yanındayım” deyişiyle… “Biri yitik iki ülke”nin şiiri; yürek çatlatan dizeleriyle insanlığa seslenen Soysal Ekinci’yi görüyorum hemen. O mekânda, yasak kitap kovalamacası başladığında sımsıkı bir dayanışma örülürdü ve başında hep Ayşe olurdu. Yüksek sesli protesto, birçok kitabı ve yayıncıyı hatta yazarı kurtarırdı.

Gün gelip yeni yeni çıkan devrimci yayınlara yer bulmak, birkaç metre karelik yerler edinmek neredeyse savaş halini aldığına da tanıklık etmişimdir. Bir zaman geldi herkese dar gelen, neoliberalizmin oburlaştırdığı yayın ve okur dünyası kendisine yeni yer buldu; Beylikdüzü. 2000’lerin başında, dünya ölçeğinde yapı sistemlerinin doğuşuna bir örnektir TÜYAP. O zaman için Tepebaşı’na alışmışlara “ücra” bir köşe, “okurun gelmeyeceği” uzak bir diyar gibiydi Beylikdüzü. Bizim “sol” cenah muhalefetin başındaydı, gelmek istemedi ilk başta TÜYAP’a. Oysa özünde sermaye hareketinin seyriydi yaşadığımız ve sonuçta o belirleyiciydi. Sonuçta esasen sermayenin mantığıyla sol- devrimci yayın cenahının orada yer bulması da öyle kolay olmadı. Onlara, çok “iyi niyetli” bir tarzda “siz burada olmalısınız elbet, size bir ada verelim ya da bir duvarı” dediklerinde fuarın yalnızca fuar olmadığını da anlatmış oluyorlardı. Şimdilerde İstanbul TÜYAP’ta Kürt yayınevlerine bir köşe yer lütfedilmesi aynı olgunun tezahürüdür.

Sermaye kitapta da büyümüş ve küçülmüştü! Devasa kitap tekelleri ve “küçük”ü aşamayacak yayınevleri ayrımı, iyice bir ortaya çıkmıştı. Mesela TÜYAP, Antalya’ya açıldığında yalnızca kalburüstü 50 yayınevini çağırmıştı! Metrekare fiyatları, Nişantaşı dükkân kiralarıyla yarıştığı yerde kitabın saf yürüyüşünün hükmü mü olur ki! Zamanla bu yönelim doğallıkla hükmünü sürdürdü. “Ortadakiler” ise yine kendi çapında bir yer bulabildi bu yeni düzende elbet. Bu yeni fuar dünyasında “küçükler” ancak büyük bir emek seferberliği, devasa özverilerle yer bulabilirdi kendilerine. Öyle de oldu. Mesela Sol Yayınları artık İstanbul’a gelemiyor. Küçük diye adlandırılıp küçümsenenlerin, tarihsel misyonu ışığında okur kitleleriyle buluştuğu anların garipsenişi de unutulmaz anılar arasında yerini koruyor.

TÜYAP’ın Anadolu’ya, hatta Diyarbakır’a doğru uzanması bu tarihten sonra olmuştur. Diyarbakır’a tekelleşmiş yayınların açılımı, anlaşılacağı üzere, Kürt özgürleşmesinin geldiği yerin armağanı bir durumdu. Onlar Kürt sermayesiyle buluşurken sınıfsal ve ideolojik ayrımların izdüşümü yeni yayın çizgileri ve yayınevlerinin ortaya çıkışı da hızlandı.

Kitapların dünyasından bir kesit olarak bir aya sığışmış iki fuardan söz edecektim ama söz kendini dayatıp nerelere uğradı sabah sabah. 2019 yılının iki ana fuarı; İstanbul ve Diyarbakır Fuarları on beş günlük bir farkla birbirini takip etti.

2019 yılı İstanbul Kitap Fuarı, sermayenin ve emeğin başkentinde, kentin dokusunun her şeye karşın toplaştığı alan oldu. 1, 2 değil, olmayan 14’ü çıkarırsam- tam 13 salona ve üç kata yayılmıştı Fuar. Giriş kat, her zamanki gibi ana güzergâhı Fuarın. 11 ve 13 Salonlar, alt kattaydı, onlara inemedim. Üst kat ise etkinlik salonlarına ayrılı idi. Dört adalı İstanbul, onların adını alan dört etkinlik salonu armağan etmişti bize. “Ticari” işletmeler sayılan tekel yayın evleri, bankalar, dershaneler ana mekânları kaplamışlar, yetmedi, birden fazla salonda yer kapıp stant açmışlar; tamamen profesyonel işletmecilik esaslarına göre çalışıyor, ücretli stant görevlisi işçilerle iş yapıyorlardı. Yazar, editör, belki çevirmen, yayıncının aynı anda stantta olduğu, Fuar günlerini birlik izledikleri, havasını soludukları “eski usul” yayın evleri aralara sıkışmış gibiydiler.

Gördüğüm ve izlediğim kadarıyla; Fuarın ana gövdesi 3. ve kısmen 2. Salonlardı. 3. Salon tekellerin yayın dünyasıydı genellikle ve bu yıl da popülerlik, duyuru ile para gücüyle yazar ve kitap mas edebilen yayın evlerinin egemenliğinde geçti. Okurun parası da esasen onlara gitti. En tanınmış ve en çok okunanlar orada olmasıyla, salona girip çıkmak bile çok zor oluyordu. 2. Salonun karma özelliği vardı, sol ve Kürt yayınevleri de burada yer alıyordu. Burada da popüler yayın tekellerini stantları vardı. Diğerleri, “öteki” gibi kalabiliyordu. Yazarlar imza standı bulduklarında da daha çok tanıdıkların ziyaretleriyle şenleniyorlar, şenlendiriyorlardı. Kürt yayıncıların eserleri Kürtçeydi baskın olarak. Türk beyaz formatındaki okur ya buraya hiç uğramadı ya da pas geçti. İki dilli eğitim yokluğunun en net sonucu, bu iki dil okurunun birbirine yabancılığı olarak göründü. Türkçenin konuşulduğu, yazıldığı ve okunduğu bir dünyaydı İstanbul. Kürde ve Kürtçeye uzaktı.

Diyarbakır’da durum bu açıdan tersten bir eğilimi yansıtıyordu. En azından kitap, yayınevleri ve okurlar iki dilliydi. Tabii ki mecburiyetten diyenimiz olacak. Burada da tekelci sermaye, Kürt sermaye ve ticari örgütleriyle işbirliği ve koordinesi kendisini gösteriyordu. Fuar alanı Diyarbakır Ticaret Odasının olanaklarıyla kurulmuş, TÜYAP ve TYB organizasyonuydu. Türkiye’nin büyük banka ve yayın evi tekelleri gösterişli stantlarıyla boy gösteriyordu. Dershaneler ve bilumum ticari işletmeler de öyle. Fuar alanında etkinlik salonlarının adları, bölgenin nehir adlarından almıştı doğal olarak; Fırat, Dicle.

Bu yıl ise Kürtçe yayıncılık çok belirgin bir yer kaplıyordu fuarda. Baştanbaşa fuar alanını kaplamıştı desem yalan olmaz. Büyük küçük pek çok yayınevi, yeni serpileni, öteden beri var olanı ile Kürtçe basılmış kitaplarıyla okurla buluşma mücadelesindeydi. Okur da kendi dilinde okuma mücadelesindeydi. Zira Kürt halkı kendi anadilinde eğitim hakkını hâlâ kullanamadığı için doğal olarak esasen Türkçe okur. Son 30 yılın bu alanda gözle görülür bir değişiklik yaptığı da bir gerçek. Kürt aydınları artık daha çok anadillerinde yazıyor, okuruyla öyle buluşmaya çalışıyor. Hâlâ yürünecek çok yol olduğu net bir gerçek. Sorduğunuz da, bu temel insan hakkının yokluğuyla yaşadıkları sorunları anlatıyor ve çözümü işaret ediyorlar. Yazının kadim merkezinde Türk ve Türkçeye yabancılık bir duygu olarak, hatta fiilen hissediliyordu. Kürtçe okurluk oranı yükseldiğinde eşitlik duygusu yaratacağından, Türkçe okur da yeniden artacak.

Diyarbakır Fuarında Kürtçe yazan kadın yazar sayısı bazı yayınevlerinde epeyce artmıştı. Bu yayınevleri sanki bir dil okulu gibi çalışıyordu desem, yerinde olur. Zira editör ve çevirmen mekânizmalarıyla, yayın dünyasına “geç” girmiş kadın yazarların sorunların aşılmasında ciddi bir yardım içindeler. Benim gördüğüm, gürül gürül Kürt kadın şairler ve yazarlar kuşağı geliyor. Yazacakları ve dizelere dökecekleri hikâyeleri dağları tutar kadar çok. Kadınlar, Diyarbakır Fuarı ile İstanbul Fuarı arasına Kürt kadın yazarlar bir çalıştay sığdırdılar da buna yakından tanık oldum. Kürt kadın yazarlar Çalıştay’da Kürtçe konuştular, Kürtçe yazarlık serüvenlerini anlattılar (her biri birbirinden ilginç, ama bu yazıya sığmaz onları anlatmak) ve içinde bulundukları sıkıntıları anlattılar, çözüm aradılar. Buna göre; Kürt dili üzerindeki yasak ve baskılar ile erkek egemenliği Kürt kadın yazarların önündeki en büyük engeller. Bir de yereli evrenselle buluşturacak çalışmaların eksikliği. Her birinin üstesinden gelmek üzere, şimdilik bir platform kurmayı, katılımı genişleterek çalışmaları örgütlü, sistemli ve sürekli kılmayı kararlaştırdılar.

En çok öğrenciler akın etti tabii iki fuara da. Onu da Milli Eğitim müdürlükleriyle anlaşarak, “okur öğrenci katmanı” ve “okul faaliyeti” yaratmak organizasyonları olduğu anlaşılıyor. Az parayla ya da parasızca gelen öğrenciler, dümensiz gemide gibi sağa sola koşuyor, bilmediği dünyanın kapılarını açmaya çalışıyor ya da bildikleri tek dünyanın kapısına koşuyor; çoğu da seyirlik ve ders dışında kalmanın keyfiyle fuar “külfeti” ne katlanıyor; yazar bulup fotoğraf çektiriyor, yorgunluktan yerlere seriliyorlar. Genellikle panel-söyleşi gibi “sıkıcı işler” de öğrenciler yok! Toplamda öğrencilerin fuar gezileri böyle; yine de onlarda iz bırakmadan geçmiyor. İşi ciddiye alan okul ve öğretmenler kendilerini belli ediyor, saygılı bir yayın ve yazar ziyaretlerinde görünüyorlar. Tabi kastettiğim öğrenci tipi üniversiteliler değil. Onların durumu, bilinç- bilinçsizlik, sermaye ve kitaba verilecek para “yoksunluğu” arasında, piyasa koşullanması uzun imza kuyruklarında geçebiliyor. İdeolojik-politik- inançsal seçimleri olanlar da ona göre yayınevi ve yazar, etkinlik seçiyor; tabii zaman ve imkân buldukları ölçüde.

Tabii bu sene emek dünyası öykücülüğünden gelme Adnan Özyalçıner’in Fuarın onur konuğu olması bir güzellikti. Atölyemizi yakından tanıyıp izlediği bir yazar olarak etkinliklerini de izlemeye çalıştık. Öykücülüğün Ellili yıllarının tanıklığını, Sennur Sezer’in hayat arkadaşlığı da heyecanlandırıcı bir unsurdu. Diyarbakır TÜYAP Fuarı onur konuğu ise Mıgırdıç Margosyan’dı. Memleketinde kalabilmiş bir Ermeni o; yazarlık hayatında yaptığı yayıncılıkla da tarihi hatırlatmaya devam eden değerlerin üreticisi. Onu en çok barışçı kimliği ve Gavur Mahallesi, eseriyle kendi kentini ve mahallesini, Ermeni hayatları ve yok oluşları anlattığı kitabıyla tanırız. 

Özellikle İstanbul Fuarının asıl alıcı okur kitlesi benim anladığım kadarıyla, kredi kartı sahibi, kitaba kaynak ayırmayı bir yaşam biçimi edinmiş düzenli(!) ve ekonomik krize karşı hâlâ korunaklı iş güç sahipleri. Kendisini aratan yazarlar ile bu güzergâha girebilmiş yayınevi okurları ve öğrenciler; fuar dünyasının asli elemanları olarak yerlerini almışlardı. Emek yoğun ve emek-adalet-özgürlük tanımlı yayıncılık ise okurunun da desteğiyle mücadeleye devam ediyordu.

Kültür yayın faaliyetleri sayılan dernekler; bunlara yazar, edebiyatçı, yayıncı dernek ve sendikaları dâhil, sermaye tekellerinin, kar getiren yayıncı stantlarının arasından 12. Salona, ki o da paylaşılan bir salon- geçirilmişler. Burası her kentte olduğu gibi, ücretsiz, toplumsal fuar etkinlik alanıdır. Öyle olunca bir o kadar ücretsiz geçmeye mahkûm! Keyfe keder okur gelirse mutlu oluyorlar, üretimlerini okura beğendirmeye çalışıyor ve mümkünse satıyorlar. Arkadaş, eş dost kabul ediyorlar. O da olmazsa birbirlerini ağırlıyor, kitabın ve yayıncılığın mevcut kriz ortamında başına gelenleri tartışıyor, çözümlemeler yapıyorlar. Bazen geleceğe dair ufuk açıcı fikirler olsa da somut, görünür çözüm seçeneklerinde ortaklaşmada, dayanışma örgütlemede pek zayıflar. Ama haklarını yemeyeyim, birbirlerinin standına göz kulak oluyor, çeşitli yardımlaşmalarda bulunuyorlar.

Bu bölümde yer alan insan hakları kuruluşları, toplumsal işlevli vakıf ve dernekler, kendilerini ve faaliyetlerini yeni ziyaretçilere tanıtmak, amaçlarına uygun katkılarını almakla uğraşıyordu. Dikkat çekici bir durum olarak burada da Kürtçe bir yayın ya da başka bir etkinlik yoktu. Ama bolca İngilizce, Almanca ve diğer dillerde hiç olmazsa sözlük vb. vardı. Uluslararası yayıncı stantlarını bu fuar zaman diliminde gezemememi bir kayıp sayıyorum.

İstanbul’da da toplu ulaşım araçları yetmedi, izdiham yaşandı, Anadolu yakasının ücraları fuara hiç gelemedi; bunlar da Fuarların, aslında kitapların sergi serüvenin sorunları. Bir de doğrusu, bu yıl, İstanbul fuarının etrafını kuşatan polisin demir barikatlarının nedenini anlamış değilim. Gördüğüm ise giriş çıkışları zorlaştırdığıdır. Eh, diyeceksiniz ki, her yerde öyle değil mi? Haklısınız tabii, her yerde zorluk.

Diyarbakır ise bu yıl da kitap fuarına kayyımla girdi. Ne ilgisi var fuarla demeyin. Normalde belediye her kentte Fuarın en büyük destekçisi olur ama bu yılda Diyarbakır’da bu yoktu. Kayyım atanınca Valilik ve Belediye, Kitap Fuarı’na desteği kesiyor. Belediyede oturan kayyım halkın seçtiği değil, içişleri bakanlığının atadığı kişi olarak zaten kitabın Kürtçe haliyle ve okurla da sorunlu. Fuara gidişte belediye otobüsü desteğine alışmış benim gibi dışarıdan gelenler, aynen Diyarbakırlılar gibi ek çözümlerin peşinde koşmak zorunda kaldık. Fuar alanında geçen otobüs ve durak bulmaya çalıştık. Olmadı, eş dost yardımı istedik. Fuar günlerinde kentin merkezinde kayyım protestoları sürüyordu. Görevden alınan Belediye Eşbaşkanları ve onların yanından ayrılmayan Kürt milletvekilleri Fuarda da yazarları ve yayıncıları yalnız bırakmadılar. Hani derler ya; gündüz işte, o misal, direnişten fırsat buldukça Fuarda oldular.

Kitaplar fuarlara çıktıkça oralar kitapların, yazarların ve okurların özel dünyası olmaya devam edecekler. Biz okurlar, yazarlar ve yayıncı olanlarımız hangi koşullarda olursa olsun oralarda olmaya devam edeceğiz. Güzelliklerini paylaşacak, olumsuzluklarını eleştireceğiz. Dileğimiz o ki, dünyamızın bu bölümü insanlığın tarih hazinesinin barış, eşitlik ve adalet özlemlerine yuva olsun ve bu yüzden paranın hükmünden çıktığı mekânlar olsun. Mesela Kadıköy- Haydarpaşa Kitap Günleri gibi kamusal destekli kitap- yazar buluşmaları gelip geçici zamanların işi olmasın. Kitaplar dünyası; yayıncısı, yazarı, çevireni, editörü, matbaa ve dizgi işçisiyle dayanışma kültürünün yeşerdiği dünyamız olsun. Hasretimiz bu.

Mukaddes Erdoğdu Çelik

N.İ.