Köyün ebesi, Kezban’ın içinde bulunduğu annesinin karnını muayene etmek için rutin kontrole geldi. Olan olmuş evin gelini; karnındaki koskocaman gözleri, iki nokta burnu, minicik ağzı silmeyi unuttuğunu anımsamış ama iş işten geçmişti. Manzarayı gören ebe ile kaynanası önce birbirlerine bakıp sonra bastılar kahkahayı. Ebenin kahkahası devam ederken kaynananınki dondu kaldı. Her akşam, her akşam oğlu ile gelininin odasından gelen kahkaha sesleri için “Ayıp nedir bilmiyor musunuz siz! Ne yaparsanız yorganın altında yapın! Kıkırdamayı da! Karnın burnunda, aklın hâlâ havada!” diye boşuna çemkirmişti demek. Onlar, Allah’ın verdiği yavruyu böyle oyuncak edince, geceleri evlerini cinler basardı tabii.

Her sabah mutfağı göz göz yumurta pişirilip yendiği belli tavalarla, tabaklarla darmadağın bulmalarının sebebi şimdi anlaşılmıştı. Ya herkesin ıslanmış yastıklarından başlarını kaldırır kaldırmaz ensesinde hissettiği iki göz şekli gibi yakan sızı? Nereden bileceklerdi altı aylıktan beri gelinin karnına kocası tarafından çizilen her gözün geceleri çizgilerinden sıyrılarak evin içinde kanlı canlı velfecir okuyacaklarını, yetmezmiş gibi enselerine yapışıp rüyalarını izleyerek ağladıklarını.

Kaynana, oğluyla gelinini karşısına alıp bir daha böyle gözler çizerlerse hakkını helal etmeyeceğini söyledi. Gelin boynunu bükse de oğlan diklendi.

-Ana benim yaşıtlarım sokakta oyun oynuyor. Ben damat oldum diye yasakladınız. Ne yapalım biz de bunu bulduk. Sen karımı o halde göbek atarken görsen gülmekten kırılırsın vallahi.

-Tövbe tövbe! Ağzının ortasına bir tane yapıştıracağım ama! Yok! Bundan sonra öyle bir şey yapmak yok! Tevekkeli hoca da çare bulamadı bir türlü olanlara. Hocaya tekrar gidip bunları anlatmalıyım da nasıl anlatacağım bilmem bu yaptığınız rezilliği.

Anlattı da. Muskalar hazırlandı, oğluyla gelininin koltuk altlarına yerleştirildi. Evin her tarafı, özellikle mutfak verilen sularla fiske fiske ıslatıldı ama faydasızdı. Ne yapılsa geceler, mutfak, enseler değişmedi.

Tüm bu yaşananlar Kezban’ın doğumuyla sonra erdi.  Erdi ermesine de Kezban’ın suratı, babasının, annesinin karnına çizdiği suratın aynısıydı. Koskocaman iki mavi göz, minicik burun ve altında ondan minik bir ağız. Önce ebe, sonra kaynana, gelin, kocası sus pus oldular. “Aa bu o!” diyemeseler de gözlere bakıp içlerinden ecinli olacak bu çocuk belli diye geçirdiler. Yüzü göreni şaşırtan bebeğin, eli ayağı düzgün diye sevinilse de oğlan olmadı inşallah ikincisine avuntusundaydı herkes. Ne bilsinler Kezban’ın babasının iki yıl sonra öleceğini, tek çocuk kalacağını, geceleri gözlerinin hiç durmadan şıpır şıpır akacağını. Böylece adı unutulup “koca gözlü” diye çağırılan bir kız olarak büyüdü Kezban. Büyüdükçe yavaş yavaş anlaşıldı o gözlerin kerameti.

Ne zaman birinin elinde bir şey görüp beğensem aklımdan keşke benim olsa diye geçirsem, ya sahibinin ya elindekinin başına bir şey geldi. Köyde herkes benden yani gözlerimden kaçıp hemen “elem tere fiş kem gözlere şiş,” diye ellerini popolarına yolladı. Annem yaşadığı baskıdan beni evden çıkarmamaya mecbur olunca kendimi nasıl oyalayacağımı bilemedim. İlkokul da bitmişti. Kocaya varma zamanın geldi artık deyip duruyordu ninem. Ama beni kimsenin gelin diye istemeyeceğini ben bile biliyordum. Akrabalar bu böyle olmaz deyip bizi İstanbul’a aldırınca rahatlayacağımı sandım ama göz bu, şehir değişikliği dinlemiyor ki. Bak işte yan bloğa yeni taşınan komşunun yakışıklı kocası için daha taşındıkları gün gördüğümde içimden keşke benim olsa deyiverdim. Gecesine yüz felci geçirmiş. Yüzüne bakılacak hali kalmamış adamcağızın. “Ev uğursuz geldi,” dediler. Adamın halini duyan annem, gözlerini belertip başıma dikildiğinde ağzından çıkan “Kızııımmm!” sözcüğü karşısında başımı öne eğmekten başka elimden ne gelirdi?

Yıllar gözleri, gözler yılları takip etti böyle. Elinde, avucunda kalan şıpır şıpır akan koca iki göz oldu Kezban’ın. Ne zaman dışarıya çıkmaya kalksa ya apartmanın merdivenlerinde rastladıklarının apar topar evlerine dönmeye çabalamasıyla, ya da kapısını açık buldukları bir daireye kendilerini atmaya çalışmalarıyla, bahçedeki çardağa yönelecek olsa oturanların “Ocakta yemeğim vardı,” diyerek aniden ortadan yok olmalarıyla geçti günleri. “Böyle gelmiş, böyle gider,” diyordu yalnızlığına kahrederek her seferinde. Onun için, bazı sabahlar erkenden bir belediye otobüsüne binip akşama kadar ondan ona aktarmayla hiç bilmediği semtlerde bilmediği insanların arasından dolaşıp duruyordu. Tabii o insanların daha sonra başlarına ne geldiğini bilmeden.

Ta ki o güne dek. Sarıyer otobüsündeydi. Birden bir kadın üstüne atıldı Kezban’ın.

– Seni tanıdım!

-Ben sizi tanımıyorum. Çekin ellerinizi üstümden!

-Ama ben seni çok iyi tanıyorum. Hayatımı mahvettin be! Ama bak, Allah çıkardı işte seni karşıma tekrar. Hesabını vereceksin!

-Aa deli misiniz nesiniz siz? Bırakın yakamı! Şoför Bey durdurun otobüsü ineceğim.

-Hayır efendim! Şoför Bey doğru karakola çekin.

Kezban artık kadının saldırısına yanıt vermesi gerektiğini fark etti. Çünkü yakasındaki eller boğazına çıkmaya başlamıştı. Bu da kadınla itişmesine, cebelleşmesine yol açtı. Yolcuların bazıları durumu umursamadan manzaraya bakarken bazıları Kezban’a saldıran kadını tutmaya çalıştı. Bir itiş kakıştır giderken şoför en yakın karakola kırdı direksiyonu. Bu arada otobüsten inmek isteyen yolculara izin vermeyip, “Tanık olduğunuz için gelmek zorundasınız!” dedi bile.

Cümbür cemaat daldılar karakola. Birkaç kez otobüs kavgalarıyla karşılaşan komiser, rutin bir olayla karşılaşmadığını nereden bilecekti? Kezban söz almadan konuşmaya başladığı için susmak zorunda bırakıldı.

-Komiser Bey, bu kadının gözü göz değil! Gül gibi kocam yatak döşek yatıyor. Süzüldü kaldı o günden beri.

-İftira Komiser Bey!

-Siz susun, sıranızı bekleyin. İzin vermeden de konuşmayın demedim mi ben size? Evet hanım, hangi günden bahsediyorsun? Ne gözü?

-Anlatayım Komiser Bey. Bir gün otobüste kocamla kaynanama giderken bu kadın karşımıza oturdu. Daha oturur oturmaz kocama gözünü dikti. Baksanıza diktiği göze, yassı kadayıf kadar. Üstelik mavi!

Hayatında hiç karakola düşmemiş olan Kezban o anda kadının bahsettiği günü anımsadı. Evet, adam çok yakışıklıydı. Bu sümsük kadınla mı evlenmiş, keşke benim kocam olsaydı diye aklından geçirmişti.

– N’olmuş hanım, benim gözüm de mavi?

Girdiğinden beri ilk kez başını kaldıran Kezban’ın gözleri komiserin mavi gözleriyle çarpıştı.

O ne göz öyle! Bir de benim gözlerime laf ederler. Ya kaşları? Gözlerinin heybetiyle bütünleşen kaşları? Yüzüne ne de asil bir anlam vermiş. Keşke benim kocam olsaydı, ne uyumlu bir çift olurduk.

-Öyle demeyin Komiser Bey. Bu kadının gözleri başka. Kocam mahvoldu benim. Öldü ölecek adam diyorum yahu!

-Hanım ne saçma şeyler söylüyorsun. Olacak şey mi otobüste gördüğün bir kadının gözü yüzünden kocanın bu hale gelmesi. Doktora gitsenize.

-Gitmedik mi sanıyorsunuz? Gezmediğimiz doktor kalmadı.

-Boşuna meşgul ediyorsunuz. Bu kadar insanı da yolundan etmişsiniz bir de. Hadi aranızda anlaşıp çıkın karakoldan.

Kezban’a “Sizi dinlememe gerek bile yok,” diyen komiser, polislere şikâyetçileri ve tanıkları odadan çıkarmasını söyledi. Kocası hasta kadın ağlaya ağlaya karakoldan ayrılırken Kezban başka bir otobüse binip hem kendi başına geleni, hem de adamın başına getirdiklerini unutmaya çalıştı.

Ertesi sabah erkenden kapıları çalındı. İki polis Kezban’ı dünkü karakola davet ettiler. Kadın yine gelip beni şikâyet etti herhalde diye düşünen Kezban, komiserin odasına girdiğinde durumu anladı. Komiserin o gür kaşlarının yerinde yeller esmişti. Göz kapakları da yarıya kadar inip gözlerini kapatmıştı.

Ah komiser ne hale gelmiş! Niye öyle düşündüm dün. Diğerleri neyse de burası devlet kapısı, ne yapacağım şimdi!

Komiser hiddetle yerinden kalktı.

-Demek dünkü kadının dedikleri doğruymuş. Bir gecede nasıl bu hale geldim ben? Tabii ki senin yüzünden. Ama nasıl yaptın? O zavallı adam gibi mi olacağım ben? Ne yapayım şimdi sana? Hapse mi attırayım? Bu hâlim ne olacak? Çaresi yok mu? Söyle çabuk!

Kezban’ın kekelemesi, komiserin onu sarsmasıyla sona erdi. Kezban’ın ayaklarına kapanan komiser, ağlamaya başladı.

-Ben böyle yaşayamam anladın mı? İntihar ederim daha iyi. Aptal gibi dün kadına bir de “Kocanı doktora götür,” dedim. Şimdi anlıyorum çaresiz bir durum bu. Kimsin, nesin sen?

Kezban nihayet kendini toplayıp tümce kurmaya başladı.

– Akıl edemedim o karışıklıkta, aklımdan geçiriverdim işte. Hepsi bu.

-Neyi geçirdin ya niye geçirdin, neyi geçirdiysen?

-Şeyy!

-Ne, ne!

-Benim aklımdan keşke benim olsa dediklerimin başına mutlaka bir şey gelir de. Burası devlet dairesi ya, size bir şey olmaz sandım ama olmuş.

-Keşke benim olsa mı? O nasıl bir şey ya! Benim senin olmamı mı istedin yani?

-Evet.

-Allah kahretsin! Böyle saçma şey olur mu? Tam olarak ne düşündün peki?

-“Keşke kocam olsaydı,” dedim, “Ne uyumlu bir çift olurduk,” dedim.

-Yahu ben nişanlıyım, görmüyor musun elimdeki yüzüğü?

-Şimdi gördüm.

-O fincan gibi gözlerinle biraz daha dikkatli baksana insanlara.

-Benim suçum değil, Allah’ın yarattığı göz.

-Şimdi hemen çık buradan, defol!

İki ay sonra kapıları çalınıp kızınızı istemeye geldik dendiğinde damadın halini gören Kezban’ın annesi, neler olduğunu anladı. Neyse kızı zorla da olsa onun olacak bir erkek bulmuştu. Gerdek gecesinin sabahı komiserin göz kapakları açılmış, kaşları yeniden çıkmaya başlamıştı bile.

Sevgi Ünal