Doris Lessing (1919 – 2013)

Feminizm ve annelik hakkında yeni bir bakış açısı getiren, yazdığı Altın Defter romanı feminizmin başyapıtı kabul edilen Doris Lessing, bu konuda şöyle diyor;

Feminist bir simge olmakla ilgilenmiyorum. Eğer bir kadınsanız ve düşünüyorsanız, bu konuda yazmak zorunda kalacaksınız, aksi takdirde yaşadığınız zaman hakkında yazmıyorsunuz.

94 yıl dolu dolu yaşamış, ellinin üzerinde eser yazmış Doris Lessing’in hayatına biraz bakalım;

Anne ve babasının ailesi, Kirmanşah’a gelişi, doğumu, erkek kardeşi Harry’nin doğumu… Anne, babasından bir türlü yeterince göremediği o ‘sağlıklı’ ilgi ve sevgi, onlar gibi olmayacağına dair ant içmesi… İlk dadısı Marta’nın yarattığı ilk sarsıntı. Suriyeli Marta, bebek adını verdiği küçük kardeşi sahipleniyor, cinsiyetine ve bu sayede kişiliğine yönelik incitici pek çok tavrın ilki burada yaşanıyor.

Lessing’e göre, bir romancı için, ebeveynlerinin “aşırı derecede İngiliz” tutumlarından ve başka bir ülkede yetişen “diğer göz”den daha şanslı bir kombinasyonunuz olamazdı.

1925 yılında babasının mısır tarlası aldığı Güney Rodezya’ya (Zimbabwe) bir İngiliz Kolonisine taşındılar. Doris’in annesi buradaki kaba hayata adapte olup, vahşiler arasında uygar, Edwardian(1) bir yaşamı yeniden üretmeye çalıştı. Ancak babanın zengin olma vaadiyle aldığı bin küsur dönüm topraktan istedikleri verimi alamayınca ailenin zor günleri başladı.

İki farklı hayatım vardı: okuduklarım ve etrafımda gördüklerim. Güney Rodezya’da yetişirseniz, Dickens okuyabilir ve karşılaştırmalar yapabilirsiniz. Oliver Twist ile yeterince beslenmeyen siyah bir çocuk arasında pek bir fark yoktur.

Lessing, çocukluğunu bazı zevklerin ve acıların dengesiz bir karışımı olarak tanımladı. Kardeşi Harry ile keşfettiği doğal dünya, diğer berbat hayattan kaçmak gibiydi.

Uygun bir kız yetiştirmeyi kafasına takan annesi, evde sert kurallar ve hijyen sistemi uyguladı, sonra Doris’i rahibelerin suçlamaları, cehennem ve lanet hikayeleriyle dehşete düşürdüğü bir manastır okuluna yerleştirdiler. Lessing daha sonra Salisbury’nin başkentindeki kız okuluna gönderildi ve kısa süre sonra okulu bıraktı. 13 yaşındaydı, bu onun örgün eğitiminin sonu oldu.

Ancak liseden mezun olmayan Güney Afrikalı diğer kadın yazarlar (Olive Schreiner ve Nadine Gordimer) gibi, Lessing kendini eğitimli bir entelektüel haline getirdi.

Mutsuz çocuklukların kurgu yazarları ürettiğini belirtti;

“Evet, bence bu doğru. O zamanlar bana öyle görünmese de. Tabii ki, o zaman bir yazar olmayı düşünmüyordum – Sadece her zaman nasıl kaçacağımı düşünüyordum.”

Londra’dan sipariş edilen kitaplar hayal dünyasını besleyerek başka dünyalara kaçmasını sağladı. Dickens, Scott, Stevenson, Kipling; daha sonra D.H. Lawrence, Stendhal, Tolstoy, Dostoyevski’yi keşfetti. Yatma vaktinde annesinin anlattığı hikâyeler de gençliğini besledi. Doris ilk yılları babasının I. Dünya Savaşı’nın acı anılarını özümseyerek geçirdi, onları bir çeşit “zehir olarak” ele geçirdi.

“Hepimizi savaş yarattı, savaş büktü ve çarpıttı ama bunu unutmuş gibi görünüyoruz.”

Lessing on beş yaşındayken evden ayrıldı ve mürebbiyelik yaptı. İşvereni, okumak için siyaset ve sosyoloji kitaplarını verirken, kayınbiraderi geceleri yatağına girdi ve beceriksiz öpücüklerini verdi. Lessing cinsel gücünü, erkekler üzerindeki etkisini fark etti, bu süre zarfında “erotik bir özlem ateşi içinde” yazdı. Ayrıntılı romantik fantezilere düşkündü. Ayrıca hikâyeler yazıyordu ve Güney Afrika’daki iki dergiye sattı.

Uygun bir eğitim veya niteliğim yoktu, bu yüzden bir yazar olmalıydım. Başka ne yapabilirdim?

1937 yılında Rodezya’nın başkenti Salisbury’e taşınan Doris, burada telefon operatörü olarak iş buldu ve 18 yaşında Rodezya parlamentosunda çalışmaya başladı. Ülkede ırkçılık karşıtı bir sol partinin kurulmasında rol aldı. Kadınların ikinci plana atıldığı bir dönemde evlenerek evde çalışmayı reddeden Lessing, tüm bunlara rağmen 19 yaşında ilk eşi Frank Wisdom ile evlendi. 1943 yılına kadar süren bu evlilikten iki çocuğu oldu.

Kısa bir süre sonra Alman siyasi eylemci Komünist Parti Üyesi Gottfied Lessing ile evlendi ancak bu evliliği de sadece 6 yıl sürdü. 1949’da eşinden ve Rodezya’dan ayrılıp oğluyla birlikte Londra’ya geldi. O tarihten sonra yaşamını profesyonel bir yazar olarak Londra’da sürdürdü.

Lessing’in romanları, çoğu Afrika’daki deneyimlerinden ortaya çıkan otobiyografik eserlerdir. Lessing, çocukluk anılarını, kültürlerin çatışması, ırk eşitsizliğinin kaba adaletsizliklerini, bireylerin kendi kişilikleri içindeki karşıt unsurları arasındaki mücadele ve bireysel vicdan ile kolektif iyilik arasındaki çatışmalar hakkında yazmıştır. Onun hikâyeleri ve romanları Afrika’da, ellili ve altmışlı yılların başında yayınlanan, beyaz kolonistler tarafından siyah Afrikalıların mallarına el konulmasını kınayan ve Güney Afrika’da beyaz kültürün kısırlığını açığa çıkaran yapıtlardır. 1956 yılında, -Lessing’in cesur açık sözlü ifadelerine tepki olarak- hem Güney Rodezya’da hem de Güney Afrika’da yasaklanmış bir yabancı ilan edildi.

Sonuç olarak bana Komünist Parti’deki günlerim sorulduğu zaman, devamlı olarak sorun yaşıyorum. Duygusal olarak doğru cevap, Güney Rodezya’da, herhalde iki yıl süreyle, 1942 ile 1944 yılları arasında komünist olduğum, ancak bunun organizasyon açısından doğru olup olmadığı tartışılır. Komünist Parti’ye, galiba 1951 yılında Londra’da, hâlâ tam olarak anlayamadığım nedenlerle katıldım. Ama toplantılara gitmedim ve bu kelime daha icat edilmemişti ancak ben çoktan “muhalif” olmuştum.

Şimdi bana en ilginç gelen, o zaman kullandığımız dil. On yıllardan beri, kapitalist sırtlanlar, sosyal demokrat ihanet, faşist köpekler, egemen sınıfların uşakları vs. gibi laflara gülmekteyiz. Gülmek… Oysa milyonlarca insanın ölümüne neden olan suçlamaların özünde bu dil vardı. Yıllarca komünizmin kabalığı, yavanlığı sık sık dile getirilmeyen, “Eh, tarihlerine bir bakın, ne bekliyordunuz?” sözleriyle mazur görülmüştü. Aslında biz, üstümüze düşen rolü oynuyorduk. Oyun, “Tarih” – bu dilin ilk defa kullanıldığı Fransız Devrimi ve Rus Devrimi– tarafından yazılmıştı ve biz repliklere ses veren kuklalardık.

Galiba 18 ay süreyle gerçek bir komünist grup olduk. “Gerçek” derken, komünist ülkelerdeki gerçek komünist partilerle veya Avrupa’ daki oturmuş komünist partilerle hiçbir ortak yanımız yoktu. Bizimki otantik bir alevdi, içimizde Lenin’in Ruhu yaşıyordu, yarın idam mangasının karşısında kurşuna dizilecekmiş gibi yaşıyor ve konuşuyorduk. “Komünist izne çıkmış ölü bir adamdır” – birbirimize, hiçbir ironi olmaksızın, böyle sözler söylüyorduk. Kısa bir süre için böyleydik.

1949 yılında nükleer silahlara karşı yürüttüğü çalışmalar yüzünden ülkede yasaklandı ve uzun süre Rodezya’ya girişi engellendi.

Bunun üzerine Londra’ya dönen Lessing’in ilk romanı Türkü Söylüyor Otlar (The Grass is Singing-1950) yayımlandı.

Hemen ardından 1951 yılında Afrika Öyküleri ya da Burası Yaşlı Şefin Ülkesiydi (African Stories or This was The Old Chiefs Country) adlı öykü kitabı yayımlandı.

Yazdıkları yüzünden 1956 yılında artık Güney Rodezya’da istenmeyen kişi haline gelmişti.

Türkü Söylüyor Otlar’da; Kitabın kahramanı Mary, büyümek istemediği için evlenmemiştir bir türlü. Bu da birçok kişinin onunla alay etmesine sebep olur. Sonunda kendisine ilgi gösteren ilk adamla evlenir. Ama yanılmıştır Mary… Eşiyle karakterleri taban tabana zıttır. Kentte aktif bir yaşam süren Mary, evlendikten sonra Tanrı’nın bile unuttuğu bir çiftlikte yaşamaya başlar. Korkunç bir yoksullukla mücadele etmek zorunda kalır. Teselliyi de evin kara derili uşağında arar. Oysa bu o dönemde bir beyaz kadının aklına bile getirmemesi gereken bir günahtır.

1962 yılına gelindiğinde Altın Defter (The Golden Notebook) adlı kitabı yayımlandı. 

Lessing’in başyapıtı olarak kabul edilen kitabı “Altın Defter”, artık eser veremediği için tıkanan ve çocuğunu tek başına yetiştiren bir anne, yazar, âşık, dost, aktif politikacı kimliklerinin baskısı altında ruhsal çöküntünün eşiğine gelen bir yazar olan Anna Wulf’un kendi içindeki bölünmeyi, dört ayrı renkteki deftere yansıtmasını ele alır. Her defter yazarın kişiliğinin bir bölümüne odaklanır. Sarı defterde Anna’nın kendi üzerine yazdığı bir romanı, siyah defterde Afrika deneyimleri, kırmızı defterde politik duruşu, mavi defterde ise gündelik olaylar yer alır. Komünizmin hayal kırıklıkları, kadın erkek ilişkilerindeki sorunlar, cinsel sıkıntılar, yazın hayatı ile ilgili kaygılar nedeniyle ruhsal çöküntünün sınırına dayanmış olan yazarın, kendini çözümleme aşaması, Jung öğretisiyle desteklenen rüyalar, arketipler, psikanaliz seansları, aydınlar arasında yapılan sıkı tartışmalar içinde ele alınır. Anna’yı çılgınlığın eşiğine getiren bu çalkantılı çöküntünün ruhsal çözümlemesi beşinci defter olan Altın Defter ile gelecektir.

Altın Defter, feminizmin el kitabı kabul edilmiştir, ancak Lessing, kadın hareketini, kadının özgürleştirilmesi konularını sıklıkla ele almasına rağmen feminist bir yazar olarak görülmemesi gerektiğini söyler. Eserlerinde kadınların hâlâ ikinci sınıf vatandaşlar olarak görülmesine karşı çıkan Lessing, Altın Defter’de kadınların saldırganlık, kötülük, nefret duygularını tanımlamaya çalıştığını, kadınların uzun süreler boyunca köle olarak yaşadıkları için korkak olduklarını, “sevdiği adamla beraberken düşündüklerini, hissettiklerini ve yaşadıklarını savunmaya hazır kadın sayısının hâlâ küçük” olduğunu, kendisinin bütün bunları yazıya döktüğünü ama aynı zamanda da kadın aktivistlerin “cırlak” seslerini ve edepsizce davranışlarını onaylamadığını söyler. 

Şiddetin Çocukları (Children of Violence) adını verdiği otobiyografik beş kitaplık dizisinde ise yüzyılın, bireyin karşısına çıkardığı sorunlara çözüm arayışı göze çarpar;

Şiddetin Çocukları 1: Martha Quest, İngiltere’den büyük umutlarla Afrika’ya gelen ailesiyle birlikte bir çiftlikte yaşayan zeki, duyarlı, tutkulu bir genç kız… Gündüz düşleri, vahşi doğada çıkılan yalnız yürüyüşler ve saatlerce dalıp gidilen kitaplarla geçen çocukluk yılları… Ardından yetişkinliğe geçiş sancıları, öfke nöbetleri, hayatı dolu dolu yaşamaya karar vermiş bir genç kadının aileden kopuşu… Başarılı olmuş bir isyanın sonunda gelen özgürlük ve trajedi… Martha Quest hayatı keşfetmek ve anlamlandırmak için çıkılan bir yolculuğun, bitmek tükenmek bilmeyen bir azmin öyküsüdür.

Şiddetin Çocukları 2İyi Bir Evlilik: İyi Bir Evlilik’te, sıradan bir evliliğin tuzağına düşen sıra dışı kahramanımız Martha Quest’in dünyasında gömülü cinsel, toplumsal ironiler ve çelişkiler yakıcı bir zekâ parlaklığıyla gözler önüne seriliyor. Doris Lessing bir erkeği, bir kadını, birbirlerine ulaşmak için harcadıkları boşuna ve yanlış anlamalarla dolu çabaları, patlayıp onur kırıcı bir şiddete dönüşen hüsranları, sadakatsizlikleri ve sonunda Martha’nın evliliğe sırtını dönerek, çocuğundan yürek burkan bir şekilde vazgeçişini olağanüstü bir sezgiyle dile getiriyor.

Şiddetin Çocukları 3 – Fırtına: II. Dünya Savaşı yıllarında, Afrika’daki küçük bir şehirde Martha’nın evliliğinin sona ermesi, Komünist mücadele içerisine girmesi ve yeni bir evlilik yapmasıyla hikâyemiz yön değiştiriyor. Martha ve dâhil olduğu grubun teorik tartışmaları, dünyayı algılama tarzları, mücadele yöntemleri, birey-toplum çatışmaları ve büyük bir hayal kırıklığıyla son bulan idealist hayalleri…

Şiddetin Çocukları 4Landlocked (denize kıyısı olmayan) : Sahne Afrika’dır: zengin, yoksul topraklar ve yeraltı şehirleri. Bir yanda Avrupa standartlarının bir parodisi; yoksulluk, kurnazlık ve öteki tarafta sabır. Zaman sadece Avrupa’yı harap eden değil, aynı zamanda bu durgun suya bile eşitlik mesajı veren bir savaşın son birkaç ayı. Beyazların bir kısmı değişimin yakınlığını çoktan hissetmişlerdi: Afrika’nın bu köşesini kendileri ve mirasçıları için asla tutamayacaklardı.

Şiddetin Çocukları 5 – Dört Kapılı Şehir: Dört Kapılı Şehir’de Martha, ellili yıllar başlarken Londra’dadır. Savaş sonrası Britanya’sında Martha ile birlikte zamanın sosyal tarihinin bir parçası – Soğuk Savaş, Aldermaston Yürüyüşleri (silahsızlanmayı savunan paskalya yürüyüşleri), Swinging London (gençlik odaklı kültürel devrim), yoksulluğun derinleşmesi ve sosyal anarşi ve asalet.

Beş kitaplık bu seri, neredeyse yirminci yüzyılı kapsıyor. Dört Kapılı Şehir, uzay kurgusu şeklinde yüzyılın sonunda çıkan Üçüncü Dünya Savaşı ile sona eriyor. Doris Lessing, “roman”, “aile romanı”, “uzay kurgu”, “gazetecilik” ve “otobiyografi”yi ayrı bölümlere koyan mevcut zihinsel alışkanlıklarımızı bu olağanüstü romanda beklenmedik bir şekilde bozuyor.

Yetmişli / seksenli yıllarda Doris Lessing, tasavvuftan etkilenip ve ‘Uzay kurgusu’ olarak adlandırmayı sevdiği türde bir dizi beş roman yayınladı: Argos’taki Canopus. (1979). Bu Uzay romanları hakkında, Doris Lessing Le Monde’da şöyle diyordu:

İnsan ilişkilerini yukarıdan görmek için yıldızlara gittim. (12 Mayıs 1981).

Feminizmle, mistisizmle, kozmik fanteziyle ilgilenen Lessing, bunları romanlarına da yansıttı ve giderek yüzyılın en iyi yazarları arasına girdi. İngiltere’nin eski Başbakanı Tony Blair, onu Kraliçe’nin asil ilan edeceği kişiler listesine eklemişti. Lessing’in ise buna tepkisi sert oldu ve asalet unvanını reddetti. 

11 Ekim 2007’de Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi olduğu açıklandı.

88 yaşındaki yazar bu ödülü almış en yaşlı insan olma unvanına da sahip oldu.

Doris Lessing ödülünü almaya gidemedi ancak yayınladığı teşekkür metninde, Afrika’da geçen çocukluğundan bahsetti ve Zimbabwe’deki çocuklar bilgiye açken, daha ayrıcalıklı ülkelerde yaşayan çocukların internetin sunduğu ‘aptallıklar’ yüzünden okumaktan vazgeçmelerinden duyduğu üzüntüyü aktardı.

Yazarlık yaşamı boyunca kendi ülkesinde ve değişik ülkelerde çeşitli ödüller almıştı: Fransa’da Prix Medici, Avusturya’da Devlet Avrupa Edebiyat Ödülü, Almanya’da Shakespeare Ödülü, İtalya’da Mondello Ödülü, Güney Afrika Mapungubwe Nişanı. Prince of Asturias Ödülü, Somerset Maugham Ödülü, WH Smith Edebiyat Ödülü gibi.

Feminist ve mistik bir tarzı olan Doris Lessing’in yazın yaşamının üç evre geçirdiği söylenebilir;

1944-1956 arası dönemde içinde bulunduğu gruplardan da etkilenerek Komünist ve sosyal temalar üzerine yazdı.

1956-1969 yılları arası psikolojik temalara ağırlık verdi.

Son olarak, edebiyat dili gizemci ve mutasavvıf bir yapıya dönüşmüştür.

BÜYÜKANNELER

Dört kısa romanın bulunduğu kitap
 Basım tarihi 2003

Büyükanneler; Garip ve Rahatsız Edici Bir Masal

Güzel, cazibeli ama yaşlı iki kadının hikâyesini, okuru ters köşeye yatırarak anlatan bir eser.

                Okurken;

                Annelik kavramı,

                Kadının cinsel özgürlüğü,

                Oedipus karmaşası,

                Ensest,

                gibi konuları sorgulatıp duruyor.

Olay Akışı;

Roz ve Lil çocukluktan beri çok iyi arkadaştır.

Roz Harold ile, Lil Theo ile çifte düğün yaparak evlenirler.

Birer oğulları olur.

Oğulları Tom ve İan da çok iyi arkadaş olurlar. (kardeş gibi)

Harold iş için başka şehre taşınmak ister, Roz gitmez.

Theo bir trafik kazasında ölür.

İki kadın iki oğul yaşamlarına devam eder.

İan Roz’a aşıktır, onunla birlikte olur.

Buna tepki gösteren Tom da Lil ile birlikte olur.

Birbirlerinin oğullarıyla ilişkileri uzun yıllar devam eder.

Tom çalışmak için babasının yanına kuzeye gider. Mary ile tanışır birlikte olur.

Tom eve döndüğünde Mary peşinden gelir, evleneceklerini açıklarlar.

Roz, Lil ile konuşup ilişkileri bitirme kararı alır.

Ian karşı çıkar ama razı olurlar.

Tom Mary ile İan Hannah ile evlenir.

Birer kız çocukları olur.

Mary ve Hannah ortak iş kurarlar.

Büyükanneler torunlarına bakarlar.

Mary mektupları bulur ve her şey açığa çıkar.

“Büyükanneler”, okul günlerinden beri yakın arkadaş olan iki kadın, Roz ve Lil etrafında dönüyor. Bu dostluk, evlilikleri, boşanmaları ve dullukları boyunca hayatlarındaki en güçlü ve en kalıcı ilişkidir.

Hikâyenin açılışı şöyle;

 Açık bir kafede bir garson, görünüşte pastoral bir aile grubunun gelişini gözlemliyor: iki yaşlı bayan, iki genç erkek ve iki küçük kız. Garson bu grubu hayranlıkla izlemeye devam ederken, genç bir kadının öfkeyle gelişini görüyor ve sonra iki küçük kızı sürükleyerek götürdüğünü. Ne olmuştur? Yazar bize söylemiyor. En azından hemen değil. Bunun yerine, o geçmişe geri dönüp Roz ve Lil’in hikâyesini anlatmaya başlıyor.

Kafeterya ve restoranlarla dolu dağlık küçük burnun iki yanındaki deniz, kıpırtılı ama sakindi; koyun ağzında ve Baxter’ın Dişleri olarak bilinen, hatta deniz haritalarında yer alan sığ kayalıkların ötesinde kükreyip gürleyen gerçek okyanusa hiç benzemiyordu.

Önce iki yakışıklı adam geldi. Genç değillerdi, ama yalnızca kötü niyetli biri onlara orta yaşlı diyebilirdi. Birinin ayağı aksıyordu. Sonra da, onlar kadar hoş altmış yaşlarında iki kadın: Ama kimse onlara yaşlı demeyi aklından bile geçirmezdi. Alışık oldukları anlaşılan bir masaya, çantalar, örtüler ve oyuncaklar bıraktılar. Ciltleri bakımlı ve pırıl pırıldı, güneşten nasıl yararlanacaklarını bilen insanlardı. Yerleştiler; kadınların gelişigüzel sandaletlerde son bulan ipeksi ve kahverengi bacakları, o an için hareketsiz duran elleri. Bir tarafta kadınlar, öbür tarafta erkekler ve yerlerinde duramayan küçük kızlar: Altı sarışın baş?

Lessing öykünün giriş bölümünü Theresa’nın gözünden şöyle anlatıyor;

Okul bitirme sınavlarına daha yeni girmiş olan Theresa, İngiltere’den uzakta bir yıl geçiriyordu, sonra üniversiteye gitmek için İngiltere’ye geri dönecekti.

Tom’a âşıktı, sonra Ian’a, sonra tekrar Tom’a âşık olmuştu; görünüşleri, rahatlıkları ve başka bir şey, sanki bütün hayatları boyunca zevk içinde yüzmüşler ve şimdi de görünmez hoşnutluk dalgaları halinde bunu çevreye yayıyorlarmış gibi bir doygunluk havası yüzünden.

Theresa hepsine âşıktı. En sonunda bunu anlamıştı. Erkekler, evet, kalbi onlar için sızlıyordu, ama o kadar acımıyordu. Gözyaşlarının akmasına sebep olan, onların hepsini orada görmesiydi, şimdi yaptığı gibi onları izlemesi.

Tam geleceğine sahip çıkmışken, annelerden birinin patikadan yukarı doğru geldiğini gördü. Mary; evet, oydu. Ufak tefek, esmer, huzursuz bir kadın. Onda, Aile’nin ağırbaşlılığından ve tavrından eser yoktu.

Theresa mektup demetini gördü. Masadaki dört kişiyi gördü. “Sanki heykel rolü yapıyorlar,” diye düşündü.

Hikâye girişindeki Baxter körfezinin detaylı anlatımı, körfezin içinin her zaman durgun, kayalıkları geçince kükreyip gürleyen gerçek okyanusa hiç benzememesi kahramanlarımızın hayatlarıyla da paralellik kurmuş;

Ama bu hayatlar kolaydı. Dünyadaki pek çok insanın bu kadar hoş, sorunsuz, tasasız bir hayatı yoktur: Bu esirgenmiş sahillerde yaşayan hiç kimse uyuyamayıp ekmek bir yana, günahları ya da parasızlık için bile ağlamamıştı. Güneş, spor ve güzel yiyecekler sayesinde pürüzsüz, ışıl ışıl parlayan ciltleriyle ne de güzel görünen insanlar. Başka herhangi bir yerdeki çok az insan bunlar gibi sahillerle tanışmıştır, kısa tatilleri ya da gezginlerin rüya gibi öykülerini saymazsak. Güneş ve deniz, deniz ve güneş ve her zaman, kumsala vuran dalgaların sesi.

Kurgu:

İngiltere’den uzak bir yerde sahil şeridi. Lessing, iki kadının yakın arkadaşlığını canlılıkla anlatıyor: İlkokulda tanışırlar ve çok iyi arkadaş olurlar, öyle ki kızların aileleri de iyi anlaşır birlikte büyürler. Üniversitede okumaları, birbiriyle anlaşan iki erkekle çifte düğün ile evlenmeleri, doğum yapmaları, bir eşin boşanma diğerinin trafik kazasıyla kaybı.

Lil ve Roz’un kısacık evlilikleri “gerekli cinselliği” sağlamıştır. Kocalar çocuklar olduktan hemen sonra hikâyeden ayrılırlar:

Şimdi erkeksiz iki kadındılar ve iki küçük oğulları vardı.

Roz

Roz , Lil’e göre daha erken olgunlaşan, daha güçlü, pratik bir kadın. Dörtlü içindeki rolü, neyin doğru olduğunu sorgulamak ve eylemler için karar almak.

Lil

Lil, güçlü bulduğu Roz’a her zaman güveniyor. Çocukken sporda fiziksel olarak uygun ve iyi olmasına rağmen, Lil her zaman kendini Roz’dan daha savunmasız hissediyor.

İkisi de üniversiteye gittiler, Lil spor dolayısıyla, Roz tiyatro grubu dolayısıyla. Birbirlerine öyle yakınlardı ki yıldızları farklı alanlarda parlıyor olsa da isimleri hep yan yana anılıyordu. İkisi de büyük, dışlayıcı tutkulara, kırık kalplere, kıskançlıklara girmediler.

Roz, bir akademisyen, bir parça da şair olan Harold Struthers ile çıkmaya başladı; Lil, spor malzemeleri ve giysileri mağazası olan Theo Western ile tanıştı. Daha doğrusu mağazaları olan. Hali vakti yerindeydi. Erkekler iyi anlaştılar kadınlar buna dikkat etmişlerdi ve çifte düğün yaptılar. Her şey yolundaydı.

Harold

Harold yerel lisede drama öğretiyor. Başka bir şehirde üniversiteden ilginç bir iş teklif ettiğinde, doğal olarak ailesi ile gitmek istiyor. Ama Roz’un kalmak istediğini görünce şaşırıyor; “Neden yalnızca şunu söylemiyorsun? Lil’den ayrılmak istemiyorsun, sorun bu, öyle değil mi?“

“Bir eşim olmasını isterdim. Gerçek bir eş.”

Roz ve Harold’ın ayrılması Theo ile Lil’i ayırmamıştı. Evlilikleri yıllardır görüntüyü kurtarmaktan ibaretti zaten. Theo’nun birbiri ardına bir sürü kızla ilişkisi olmuştu, ama kendisinin de yakındığı gibi içinde kızın tekinin beklemediği bir yatak bulmakta güçlük çekiyordu. Sık sık iş gezisine çıkması gerekiyordu.

Sonra Theo bir araba kazasında öldü ve Lil, Tom’un aksine huysuz bir çocuk olan oğlu Ian’la varlıklı bir dul olarak kaldı. İklimin ve yaşam tarzının insanları çok fazla göz önüne çıkardığı o sahil kasabasında erkeksiz iki kadındılar şimdi ve iki küçük oğulları vardı.

İki hoş kadın, sanki erkekler denklemlerine hiç dâhil olmamış gibi yine birlikte, iki güzel oğlanla dolaşıyorlardı. Sarışın ve güzel iki küçük oğlan… insanlar kardeş olabileceklerini söylüyorlardı. Aslında, Tom annesinin taşkınlıklarından kolaylıkla utanan, katı küçük bir çocuktu; İan ise ince, süzgün yüzlü, sinirliydi ve Tom’un hiç olmadığı bakımlardan “zor” bir çocuktu. Uyku düzeni bozuktu ve zaman zaman kâbus görüyordu.

Ian

Tom’a nazaran daha duygusal, içe dönük bir karakter. Babasını trajik bir kazada kaybedince duygusal bir destek arıyor. Kendisinden çok daha güçlü olan, ihtiyaç duyduğu desteği ve rahatlığı sağlayan Roz’a neden âşık olduğu anlaşılabiliyor.

Tom

İan’ın Roz ile olan ilişkisi, Tom’un Lil’e duyduğu hislerini açığa çıkartıyor. İan gibi, arkadaşının annesine benzer bir sevgiyi paylaşıyor.

Hoşlandığı bir kız vardı, belki de Lil ve Roz’dan farklı olduğu için. Biraz koyu renk saçlı, pembe yüzlü, yeterince güzel bir kızdı ve onunla ondan hiçbir şey talep etmeden flört ediyordu.

Saul Butler

Eşi öldükten sonra Lil ile evlenmek isteyen komşuları. İyi niyetle ve ısrarla ziyarete gelip cevap bekler.

Ama Saul devam etti. “İki güzel kızsınız,” dedi bu centilmen talip. “İkiniz de öyle…” Sonra donup kaldı, birtakım duygularla, yoğun duygularla boğuştuğu yüzünden okunuyordu, sonra yüzü kaskatı kesildi. “Aman Tanrım…” diye mırıldandı. Gözlerini dikmiş onlara bakıyordu, Lil’den Roz’a, sonra tekrar Lil’e. “Tanrım,” dedi tekrar. “Kahrolası bir aptal olduğumu düşünüyor almalısınız.” Sesinde tonlama yoktu: Şok derinlere gitmişti.

“Ben bir budalayım,” dedi. “Öyle.”

“Ne?” dedi Lil. “Sen neden bahsediyorsun?”

Saul Roz ve Lil’in yakın arkadaşlığını lezbiyen ilişki olarak anlar. Roz bu yanlış anlamayı düzeltmek istemez. Çevre onların lezbiyen olduğunu düşünürken onlar oğulları ile ilişkiye devam ederler.

Mary

Üniversite şehrinde Tom’un yönettiği tiyatroda tanışıyorlar. Tom’un ardından geliyor. Kararlı güçlü ve esmer bir kız.

Hannah

Mary’nin arkadaşı, yaradılıştan yumuşak başlı, uysal. Anaç bir yapısı var, İan yaralanınca gönüllü bakımını üstleniyor, sonra evleniyorlar.

Aileye gelin olarak giren Mary ve Hannah esmerdir, diğer altı kişi ise sarışın. Yazarımız burada altı sarışın başı ayrı tutup yüceltiyor.

“Bitti,” dedi Roz.

Ian “Ne demek istiyorsun?” diye haykırdı. “Neden? Ben evlenmiyorum ki? “

Tom sessiz sessiz oturdu, çenesi sımsıkı kapalıydı, içiyordu.

Hiçbir şey söylemeden bardağını şarapla doldurdu, boşalttı, tekrar doldurdu, içti.

Sonunda Ian’a, “Haklılar, anlamıyor musun? ” dedi.

Roz şakacı bir şekilde, “Neşelen. Saygıdeğer hanımefendiler olacağız biz,” dedi. “Evet, adı çıkmış anneleriniz erdem abideleri olacak. Mükemmel kayınvalideler olacağız ve sonra çocuklarınız için harika büyükanneler olacağız.”

“Seni bağışlamayacağım,” dedi Ian, Roz’a.

Öykünün sonunda Roz’un acı kahkahaları olmasaydı, mutlu bir olayla karıştırılmış olabilirdi; sanki iktidarın yaşlı kadın lehine yeniden elde edilmesi gibi, belirsiz bir son.

Ve Baxter’ın Bahçeleri’nin aşağısındaki patikada Hannah ile durup da Roz’un kahkahalarını duyarken bunların alaycı kahkahalar olduğunu biliyordu. Onunla, Mary ile alay ediyorlardı ve sonunda her şeyi anlamıştı. Onun için her şey açıklığa kavuşmuştu.

Zeliha Özer

(1) Edward dönemi, şiiriyle, düzyazısıyla her tür sanatsal uğraşı ve toplumsal olayıyla İngiltere için tam bir geçiş dönemidir. Kraliçe Victoria’nın ölümünden sonra başa gelen oğlu Edward baskın, dogmatik dönemin sonunu getirir. İngilizler özellikle edebiyatlarında bir nevi geriye dönüş yaşarlar; son derece pastoral, idil ve eglog türünden eserler yaratırlar.

http://arlindo-correia.com/060504.html

http://arlindo-correia.com/141000.html

https://ilerihaber.org/icerik/deniz-dalyan-yazdi-doris-lessingden-39anilar39-6883.html

http://dipnotkitap.net/ROMAN/Altin_Defter.htm

https://www.nobelprize.org/prizes/literature/2007/lessing/25432-interview-transcript-2007/