“Ailemi, renkleri ve barışı görmek istiyordum.”

Bugün, İkinci Dünya Savaşı’nın tam bittiği günde, evimden her zamanki gibi çıkıp şehrin kuytu köşelerinde gezinmeye başladım. Renkleri tam olarak algılayamadığım için, bir engelli grubu terapisine gidiyordum. Gençliğim boyunca, hayatım için mücadele etmiştim. Alman bir Hristiyan olmak tek başarı kriteri değil.  Sağlıklı olman, fiziksel özelliklerinin Alman kültürüne uyması gerekiyordu.

Her neyse, hastalığımın bana yaşattığı sıkıntılar saymakla bitmezdi. Hikâyeme devam edeyim. Gezindiğim sokaklar arasında her türlü insanla karşılaşmıştım. Benim siyah beyaz dünyamda herkes farklıydı. Aslında ben farklıyım. Sıkışıp kaldığım bu mahalle köşelerinin birinde ceketli bir adam gördüm. Anladığım kadarıyla eski bir ceket giyiyordu. Bu ceketin rengini algılayamıyordum. Bu hayatın benden aldığı renklerden biriydi. Bu ceketi genelde Alman zengin kadınlar, çay partilerinde vs. giyerlerdi. Üzerinden yıllar geçmiş olduğu için ucuz paraya almıştı. Rengi görmek istiyordum. Dünyanın benden çaldığı her şeyden nefret ediyordum. Ailemi, renkleri ve barışı görmek istiyordum. Almanya sokakları sessizdi. Sokağın en köşesinde durdum. Tüm duygularım birer birer ortaya çıkıyordu. Ağlamaya başladım. Eğer mahalledekiler beni görürse sıkıntı çıkardı.  Ama ben orada mücadele etmeye çalıştığım şeylere karşı ölüyordum. Nefesim kesildi.

Aklıma özlediğim hatıralar geldi. Annem…

Ruslar annemi öldürmüştü. Babam savaş başladıktan sonra kaybolmuştu. Renkler… Özlediğim ve asla göremediğim dünyamın bir parçası olmaktan uzak şeyler… Renkler… Ceket… Annem…Ceket… Babam… Renkler… Annem…

O sırada Tim, yaşamak için mücadele ettiği onca şeyden sonra, bir sokakta can vererek yenildi. Hastalığı ve düşen bombalar, onun tanınmasını engellemişti. Yok olmuştu. Çoğu özlenenler gibi…

                                                                                    Helin Azra Akpınar