2016 Uluslararası Man Booker ödüllü kitabın en sonundaki ‘Teşekkür’ bölümünün son cümlesi ile başlamak istiyorum. “Başımı eğerek teşekkür ederim.” (1) Han Kang (1970- ) kitabın çarpıcı, zaman zaman vahşi diyebileceğim sertlikteki bölümlerinde bile basitliğini, duruluğunu koruyan diliyle kitabı nasıl yazdığını anlatıyordu bu son bölümde, tam da kelime anlamıyla nasıl yazdığını; parmakları ağrıdığı için bilgisayarı kullanamadığını, kâğıt kalem kullanarak yazdıklarını uzun boylu, berrak gözlü bir üniversite öğrencisinin bilgisayara aktardığını… Bir gün farkında olmadan dokunduğu bir ağacın nemli kabuğunu, o an hissettiklerini… Bilgisayarı yeniden kullanabilmek için bulduğu kendi deyimiyle “Zihni Sinir” çözümü… Böyle insani şeylerden bahsediyordu. Süslü sözcüklerle abartılmış, sert bir kararlılıkla ifade edilmiş ya da geçiştirilmiş bir teşekkür değildi ve genelde yapıldığı gibi kitabın başına değil sonuna yerleştirilmişti. O sırada henüz cinsiyetini, yaşını, dış görünüşünü bilmediğim bir ‘insan’ın samimi, sahici ve dikkat çekici şekilde özenli anlatımıydı bu teşekkür ve sanki sadece ‘artık üniversite öğrencisi olmayan’ yazıcısının, araştırma yaptığı hastanenin, yayınevinin vs. değil, nemli kabuğu olan ağacın, kâğıdın, kalemin, artık bilgisayarı kullanabildiği iyileşmiş on parmağının ve neredeyse benim de önümde eğiyordu başını. Son cümleyi okuyup kitabın kapağını kapatırken ben de hafifçe eğdim başımı, bu mütevazi dünyayı yaratan güçlü kelimelerinin önünde Han Kang’ın.

Han Kang

Kitap üç öyküden oluşuyor: Vejetaryen, Moğol Lekesi ve Alev Ağacı. Yazarın da belirttiği gibi her öykü hem kendi başına anlamlı hem de arka arkaya sıralanınca bir bütünlük oluşturuyor. Geçirdiği çarpıcı değişimle üç öykünün de ortak ögesi Yonğhe; Seul’de yaşayan genç bir kadın. İlk öykünün anlatıcısı, Yonğhe’nin kocası. Duyguları varmış gibi görünmeyen, kendisine ve işine odaklı, sağladığı faydalar sebebiyle evliliğine ve eşine de bağlı kalan, dünyanın pek çok büyük kentinde rastlanabileceğini anladığımız türden bir genç adam. Yonğhe, olan biten her şeyi ancak kendi bakış açısıyla görebilen, hiçbir şeye müdahil olmayan bu anlatıcının (kocasının) sözünü birkaç kez kesip araya giriyor ve değişimini başlatan ‘kanlı’ rüyalarını anlatıyor. Yonğhe’nin rüyalarındaki şiddet, tutku, kocasının ‘ruhsuz’ bakış açısıyla tam bir tezat oluşturuyor.
İkinci öyküde devreye, Yonğhe’nin vejetaryen olarak başladığı dönüşümün etkisinde önce bir sanatçı, sonra bir erkek ve sonra da bir insan olarak kalan eniştesi giriyor. Tanrısal anlatıcı, neredeyse mükemmel bir anne, eş ve iş kadını olan Yonğhe’nin ablası ile evli olan eniştenin bakış açısıyla derin bir kimlik arayışı ve yaşam sorgulamasını Yonğhe’nin vücudunda açan parlak renkli çiçekler gibi seriyor gözümüzün önüne. Bedenlerinin her köşesi çiçeklerle bezenmiş iki insanın birleşmesi; sadece cinsel değil, duygusal hatta zihinsel olarak da birleşmesi çok güçlü bir imge.

Üçüncü öyküde yine tanrısal anlatıcı, bu kez Yonğhe’nin, işi ve küçük oğlu dışında hemen her şeyini yitirmiş ablasının bakış açısıyla sürdürüyor anlatıyı. İlk iki öyküde ‘geçmiş zaman’ kullanarak hikâye ettiği anlatıda yazar, artık ‘şimdiki zaman’ kullanmaktadır. Bu bölümde birkaç kez kullandığı “zaman durmak bilmiyor”(2) cümlesiyle de okuyucuyu hızla sona yaklaştırmaktadır. Mekan, karanlık yağmurların yağdığı Çuksıonğ Dağı’nın sık ormanlarından geçerek gelinen akıl hastanesidir. Uzman doktorlar, becerikli hemşireler, deneyimli hasta bakıcılar ve Yonğhe’ye karşı ne hissettiğini artık bilemeyen ablası, bir süredir hiçbir şey yemeyen Yonğhe’yi her şeye rağmen yaşatmak için uğraşmaktadırlar. İkinci bölümde bir sanatçının duyarlılığı çerçevesinde sunulan yaşam sorgulaması ve anlam arayışı bu bölümde, modern zamanların örnek kişisi, kendisine biçilen tüm rollerin sorumluluğunu üstlenen, çalışkan ve itaatkâr abla üzerinden yürümektedir.

Her şeyi başlatan rüyalarını anlattığı birkaç bölüm dışında Yonğhe’nin sesini pek duymuyoruz romanda. Han Kang, 2017 yılında yaptığı bir söyleşide şöyle anlatıyor bu durumu. “Yonğhe’ye kasıtlı olarak ses vermedim. O, üç farklı anlatıcı tarafından gözlemlendiğinden dolayı, okurlar birbirine zıt ifadeler ile tasvirler arasında onun gerçeğini bütünleştirip hayal etmek durumundalar. Onun sesiyle onu tanımlamaktan çok hayal edilen gerçeğin gücü aracılığıyla okurlarla buluşmak istedim.” (3)
Yonğhe’nin romandaki son konuşması, son derece naif, cevabını benim de uzun zamandır merak ettiğim bir soru: “Neden, ölmek kötü bir şey mi?” (4) Bunun gibi birçok soru soruyor ‘Vejetaryen’, birçok soru sorduruyor. Neredeyse vahşi bir hayvanın hikâyesi gibi kanlı ve şiddet dolu birinci öyküden sonra ikinci öyküde çiçekler açıyor, ağaç dalları uzanıyor gökyüzüne. Hayvanlıktan bitkiliğe doğru sessizce ve içgüdüsel bir şekilde ilerleyen Yonğhe bu yolculuğunu son bölümde ağaca dönüşerek sonlandırmak istiyor; amuda kalkıp elleriyle toprağa kök salacağı, bacaklarından dallarıyla göğe uzanacağı, sadece suya ve güneşe ihtiyaç duyan, şiddetten uzak bir ağaç. Artık hiçbirimizin masum olmadığı bu dünyada, modern toplum düzeninin bize dayattığı tasarlanmış hayatlarda, hele Kore gibi geleneklerine, toplumsal değerlerine sıkı sıkıya bağlı bir toplumda ezberleri yıkmak mümkün mü acaba? Bir ağaç gibi rüzgâra ve güneşe kucak açmak, saf dürtülerle sevişmek, anlık coşkular, hazlar, acılar hissetmek ve bunların üzerinde durmayarak bir sonraki ana geçmek, deneyimler, anılar ve hesaplarla yüklenmeden sade, basit, zararsız ve çıplak yaşamak… Bir başka zaman ve bir başka coğrafyanın şairinin coşkuyla haykırdığı gibi yaşamayı, “bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine”(5) yaşamayı başarabilecek mi acaba Yonğhe?

(1) Han Kang, Vejetaryen, A.p.r.ı.l Yayıncılık, 2017, Çeviri: Gürsel Türközü
(2) a.g.e
(3) Elif Bereketli, “Vejetaryen’i yazarken bir ülkeye değil, insanlığa dair bir soru sormak istedim”, K24, 30.03.2017, Web.,12.03.2020
(4) Han Kang, Vejetaryen, A.p.r.ı.l Yayıncılık, 2017, Çeviri: Gürsel Türközü
(5) Nazım Hikmet, Bütün Şiirleri, Yapı Kredi Yayınları, 2007

Kırmızı Başlıklı Corona