Aziz Nesin, sanıyorum ülkemizin yetiştirdiği en ilginç kişiliklerden birisidir. Genellikle mizah yazarı olarak biliniyor ama çok ciddi siyasal, sosyal, kültürel çalışmaları da olmuş. Bu yazı vesilesiyle kısa bir internet araştırması yaptığımda askerlikten bakkallığa, yayıncılıktan gazeteciliğe, eğitimden sosyal sorumluluk projelerine kadar her türlü konuyla uğraşmış olduğunu gördüm.* Ben küçükken çeşitli kitaplarını okumuş ve çok beğenmiştim. Ayrıca kitabını okumamış olsam da “Zübük” adlı romanından uyarlanan filmi defalarca izledim ve en sevdiğim filmler listesinde hâlâ en üst sıralarda olmaya devam ediyor. Geriye dönüp baktığımda çocukluğumdaki Aziz Nesin’i, eğlenceli kitapları olan ve ama özellikle de “Zübük” romanını yazan kişi olarak hatırlıyorum.

Daha sonra üniversite yılları, iş hayatına giriş derken Aziz Nesin’in kitaplarından kopmuştum sanırım. Tekrar Aziz Nesin’i hatırlamam 1990’lı yılların başlarına denk geliyor. Bu dönemde daha çok politik bir figür olarak hatırlıyorum onu. Çeşitli gazetelerde yazdığı yazılarda özellikle din konusundaki özgür ve eleştirel yaklaşımı aklımda kalmış. Hatta bu konuda oldukça ileri gittiğini düşündüğüm zamanlar da oldu. Bu dönemlerde kendi kendime dinsel inançların Orta Doğu coğrafyasının bir gerçeği olduğu, bir aydının bu gerçekliğe uzak olmaması gerektiği, dolayısıyla bu konularla bu düzeyde uğraşmanın çok da doğru bir yaklaşım olmadığı şeklinde düşünüp Aziz Nesin’e eleştirel yaklaştığımı da hatırlıyorum. Fakat tam bu dönemde Madımak saldırısı gerçekleşti ve ne yazık ki bu olayın sorumlusu olarak bizzat kurbanlardan biri olan Aziz Nesin gösterilmeye çalışıldı. Çoğumuzun hatırlayacağı gibi oldukça sarsıcı bir olaydı ve büyük travmalara neden oldu. Açıkçası bu olay ve arkasından ülkemizde ve bölgemizde olan çeşitli olayları görünce Aziz Nesin’in özellikle inanca dayalı bağnaz şiddet hareketleri konusundaki eleştirilerine hak verdim ve kendisine yönelik eleştirel düşüncelerim nedeniyle bir özür borcum olduğunu hissettim.

Yine aradan uzun yıllar geçti ve geçenlerde kütüphanemdeki kitaplara bakarken Aziz Nesin’in bazı kitapları dikkatimi çekti. Bir yazar olarak Aziz Nesin, benim çocukluğumda kaldığı için acaba onca yıl sonra onun kitaplarını okuduğumda ne hissederim diye düşündüm ve bir tane kitabını seçerek okumaya başladım. Biraz uzun bir girizgâh oldu ama bugün sizlere bahsettiğim kitap, işte o kitap: Hayvan Deyip De Geçme (Adam Yayınları, ilk basım: 1973).

Kişi olarak ben evrensel yaşam ilkesi çerçevesinde hayvanları teorik olarak seven ancak günlük yaşamında hayvanlarla yaşamaya çok alışkın olan birisi değilim. Bu konudaki eksikliğimi, gerçek birer hayvansever olan arkadaşlarımdan yararlanarak gidermeye ve onlardan öğrenerek kendimi geliştirmeye çalışıyorum.  pazartesi14’te yayınlanan “Bitki Zekası” yazısında da belirtildiği gibi ben de hayvanlığın insanlığın ileri bir aşaması olabileceği konusunda benzer hisleri taşıyorum.

Bu duygular içerisinde kitabı okumaya başladım. “Hayvan Deyip De Geçme”, ilk olarak 1973 yılında basılmış. Kitapta hayvanlarla ilgili daha çok gerçekte yaşanmış olaylara yer verilmiş. Aziz Nesin, hem doğrudan kendisinin çeşitli hayvanlarla yaşadığı deneyimleri ve gözlemlerini hem de çeşitli dostlarından ve yazarlardan dinlediği ve okuduğu olayları anlatmış. Kitapta bu şekilde derlenen toplam 80 kısa öyküye ek olarak konuyla ilgili okur mektuplarından gelen 57 ve gazete sayfalarından kesilmiş 17 haber yer alıyor. Kitaptaki öyküler, çok gerçekçi olduğu ve ayrıca oldukça sade bir dille yazıldığı için son derece rahat okunuyor. Aslında çocuklar ve ergenler için yazılmış olmasına karşın yetişkinlerin de rahatlıkla okuyabileceği bir içeriğe sahip.

Kitap içerisinde günlük hayatımızın bir parçası olan kedilerle, köpeklerle ve kuşlarla ilgili bol bol öykü bulunuyor. Bunların yanında bugünün şehir hayatında çok sık rastlamadığımız ayı, kirpi, yılan, kurt, tilki gibi hayvanlarla ilgili de çok ilginç öyküler anlatılmış. Bunlar arasında özellikle “Yardımsever Sokak Köpeği”, “Ayıdan Alınacak Ders”, “Bit Yarışı”, “Sevdalı Katır”, “Güzelini Herkes Sever”, “Hayvanları Koruma Derneği Üyeleri”, “Suçlu Değil Ki”, “Sülün, Muhabbet Kuşu, Maymun”, “Bir Yıkanması Eksik”, “Ayının Kızması” ve “Köpeğin Teşekkürü” bölümleri, benim çok hoşuma gitti. Özellikle öykülerde anlatılan hayvanların zekâlarını ve duygusallıklarını görünce bu arkadaşlarımıza hayranlık duymamak gerçekten mümkün değil.

Dünyada özellikle son 50 yıldaki değişimlerin etkisiyle çeşitli dezavantajlı kesimlerin hak arayışlarında belirli bir farkındalığın arttığını ve gelişmelerin sağlandığını görüyoruz. Bu çerçevede hayvanların da içinde yaşadığımız doğanın asli birer unsuru oldukları, kendilerine ait yaşam biçimleri, zekâları, duyguları vb. olduğu ve bu anlamda doğayı paylaşan diğer bileşenlerle aynı haklara sahip olmaları gerektiği konusunda ciddi bir bilinçlenmenin yaşandığını görüyoruz. Bugün çok sayıda evde kedi, köpek, kuş, balık vb. besleniyor. Ayrıca doğanın ve özellikle içindeki vahşi hayvanların sağlığının korunması konusunda ciddi bir farkındalık var. Henüz yeterli olmamakla birlikte gelinen noktanın önemli olduğunu düşünüyorum. Bu kitapta beni en çok etkileyen şey de sanırım bu nokta oldu. Kitap, bundan yaklaşık 50 yıl önce yazılmış ve içinde son derece samimi, içten ve berrak bir hayvan sevgisi, hayvanlarla birlikte saygılı ve barış içinde yaşam tutkusu görülüyor. Bunca çabadan sonra geldiğimiz nokta düşünüldüğünde bundan yaklaşık 50 yıl önce, bu konuda dünyada bile ciddi bir farkındalık yokken ülkemizde bu kitabın yazılması ve özellikle çocuklar/gençler tarafından okunmasının arzulanması, tam da bugünkü gelinen noktanın temellerinin atılması anlamında önemli bir adım olmuş gibi görünüyor. Bugün hayvanları daha çok seviyor ve onları artık bizlerle eşit haklara sahip birer kişilik olarak görüyorsak bunun, Aziz Nesin gibi yazarların ve “Hayvan Deyip De Geçme” gibi kitapların büyük katkısıyla gerçekleşmiş olduğunu düşünüyorum.

Öte yandan özellikle Aziz Nesin’in kitaptaki şu ifadelerinin günümüz dünyasında çeşitli açılardan tartışılabileceğini düşünüyorum:

“Bana göre hayvan sevgisinin amacı, insan sevgisini sağlamak olmalıdır. Hayvanları, doğayı sevmeyenler, insanları da sevmezler; başka insanları sevmeyenler, gerçekte kendilerini de sevmiyorlardır, kendilerine de düşman olurlar. Hayvanları severek, bu sevgi yoluyla insanları sevmeliyiz.”

Bu görüşlere bir ölçüde de olsa doğadaki varlıklar arasında insan lehine olan mevcut hiyerarşiyi çağrıştırması ihtimali nedeniyle ben ihtiyatla yaklaşıyorum. Ancak özellikle kitabın yazıldığı dönemdeki hümanist (insan odaklı) akımların gelişmesi ve o koşullardaki “zamanın ruhu” dikkate alındığında yine de amacın bu olmayıp tüm bileşenleriyle doğanın dengesini sağlamaya yönelik, evrensel bir yaklaşım niyeti olarak görmeye daha yakın duruyorum.

Kitabı bitirince yine yazarı, Aziz Nesin’i düşündüm. Aslında yaptıklarıyla, yazdıklarıyla ‘normal’ bir ülke için son derece değerli olması, el üstünde tutulması gereken bir aydının ömür boyu çektiği eziyetleri hatırladım. Yaşamı boyunca yaklaşık 200 adet takma isimle yazı yazmak zorunda kalmış olmak bile, başlı başına çektiği sıkıntıları ifade ediyor diye düşündüm. Ama diğer taraftan da yazdıklarıyla, yaptıklarıyla her zaman toplumun gülen yüzü, eğlencesi, umudu olmayı başarmış birisinden bahsediyoruz. Bugün nerede olursa olsun Aziz Nesin ismi geçtiğinde hemen herkeste bir gülümseme, umut ve iyi hissetme duygusu oluşuyor. O zaman değerli yazarı saygıyla anarken onun bıraktığı umudu taşıyıp dağıyla, deniziyle, ormanıyla, havasıyla, suyuyla, hayvanıyla, insanıyla hep beraber sakinlik, huzur ve barış içinde yaşayacağımız, bol bol güleceğimiz, güneşli bir yaşam diliyoruz.

*Wikipedia’ya göre Aziz Nesin, Türkçe eser veren yazarlar arasında Orhan Pamuk, Yaşar Kemal ve Nâzım Hikmet’in ardından eserleri yabancı dillere en çok çevrilen dördüncü yazar konumundadır.

M. Cem Özmen