Uyanır uyanmaz baktığımda nasıl olur diyerek kafamı duvarlara vurup durdum. Avazım çıktığı kadar ağladım, ağladım. Şaşkındım. Kendime beddua ediyordum önce. Sonra da kesin ondan geçti diye düşündüğüm kadına. Hemen telefona sarıldım. Karşımdaki adam beni bir güzel benzetti kendisini rahatsız edip ‘Sırma oradadır, yalan söylemeyin!” dediğim için. Kapattım, onlarca kez numaraya baktım. Tuşladığımın  aynısıydı. Demek ki bir numara uydurup vermişti.

Yatağımda büzüldüm, büzüldüm. Titriyordum bir yandan. Bazı sıkıntılarla doktora gidince bu şoku yaşayacağım hiç aklımdan geçmemişti. Cilt sorunları sanmıştım önce. Yakın geçmişin muhasebesini yaparken dalmışım. Uyandığımda vakit ilerlemişti. Birkaç bisküvi yemeğe çalıştım. Kafamın içi bomboştu. Bıraktım elimdekini. Bir süre tavanı seyrettim. Film şeridi gibi gözümün önünden geçen anılarım oldu. Annemli. Yanımda olsaydı şimdi. Öyle muhtaçtım ki onun göğsüne dayanıp kokusunu duymaya, saçlarımı okşamasına. Tekrar ağlama krizine girdim. Bittiğinde bu dünyadan yok olmalıyım kararlılığında yataktan kalktım. İlaç aradım. İçip bir daha uyanmamak için. Bileğimi keseyim desem ne kalbim, ne ruhum dayanamaz, rezil olurdum, biliyorum. İki üç tane ağrı kesici buldum sadece . Akşamdan kaldığım günlerde bol bol kullanınca ortaya çıkan sonuç. Zaten ilacı aldıktan sonra bir yerlere telefon etmeyeceğimin garantisini de kendime veremedim.

Yakın diyebileceğim arkadaşlarımı arayayım diye elim telefona gitti ama vazgeçtim. Haberi duyanın çil yavrusu gibi dağılacağı belliydi. Bana da biri söylese ne kadar yakın davranabilirdim? Tekrar e-nabız sayfasına girip tahlil sonucuma baktım. Felaket! Bunun başka açıklaması yok!  Acabası yok! Varsa vardır, yoksa yoktur. Zaten diğer tahlillerim baş aşağı durumda. Cilt sorunlarıma eklenen kilo verme, gece terlemeleri, boğaz şişkinliği gibi yakınmalarımın böyle büyük bir hastalıkla ilintili olacağını nereden bilebilirdim.

Ellerim korka korka ilgili sitelere yöneldi. Okudukça göğsümün üstündeki kaya derinlere yol almaya başladı. Kahretsin! O kadar sarhoş olup kendimden geçmemeli, ne yaptığımı bilmez hallere girmemeliydim. Güvenmemeliydim o rehavetle karşımdakine. Babam anlatırdı; veremliler içinde “Ben hastaysam sen de hasta ol!” ruh haline girenler olurmuş. Hatta başkasına bulaşsın diye kapı kollarını, tırabzanları yalarlarmış.  Aslında işten atıldığım için oldu tüm başıma gelen. Altı ay işsizlik parası alacağım diye avunamadım birileri gibi. Yeni bir iş aradım, Allah’a şükür elimde altın bilezik var diye sevinerek. Bu laf da babamdan kulağıma işlemiştir. Kız kardeşime söylerdi hep, “Oku kızım, çalışmazsan çalışma, elinde altın bileziğin bulunsun,” diye.  Onun da evlenince doğurup evde oturmak işine geldi. Ama ben erkek olarak hep çalışmak zorundaydım.  Hâlâ da öyle değil miyim? Babamın isteği doğrultusunda bitirdim o sevmediğim bölümü. Sevmesem de çalıştım. Çalıştım da ne oldu; kapıya kondum. Bir de başıma bu bela dadandı. Sırası gelecek paylaştığım odanın parasını bile veremeyeceğim anlaşılan. Ev arkadaşlarım duymamalı hastalığımı. Elimden gelse başka bir yere taşınırım, tek başıma tutarım bir küçük daire. Ama nerede? Ben o pislik kadın gibi bile bile bulaştırmam kimseye. Ne yolla olursa olsun.

Ettiğim yanıtsız telefonlar aklıma gelince elimdeki laptopa indiriyorum yumruğumu. Nasıl olduysa konuyla ilgili bir blog çıkıyor karşıma. Kalakalıyorum. Kadın tüm gerçekliğiyle hastalığı, nasıl yakalandığını, nasıl yaşadığını yazmış durmuş sayfa sayfa. Gözlerimi kocaman açarak okuyorum. “Biz de varız bu yaşamda,” diyor. “Mücadele ediyoruz. Pes etmek yok!” Yüreğimde minicik bir ışık beliriyor. Sanki bir yıldız. Mutlaka ulaşmalıyım bu kadına. Bir yandan da önce doktora görünmeliyim diyorum içimden. Hem de sonucumu gördüğümden beri. Ama suratıma çarpacak ikinci tokadı kaldıracak gücüm bir nebze yok ki. Ne diyecek doktor. “Evet, hastasın, tebrik ederim kapmışsın işte!” mi?  Sonra ne olacak? Adı büyük zaten. AIDS… Kapınca kurtuluş var mı? Bir belirsizliğin içinde yuvarlanıp gideceğim. Nasıl ilerleyecek, nasıl saracak bedenimi, ilaçların yan etkilerini kaldırabilecek miyim, çalışabilecek halim olacak mı, nasıl beslenmem gerekecek, en önemlisi iş bulabilecek miyim, sigortalı olmazsam ilaçları alabilecek miyim belirsizliği hem lastikli, hem de yüzeyi yapışkan siyah bir çarşaf gibi sarıyor bedenimi, ruhumu. Bir an gözüm şeyime ilişiyor. Orada kabına çekilmiş, öylece sakin sakin duruyor. Sanki tüm bunlar onun yüzünden başıma gelmemiş gibi adeta alay ediyor. Şeytan diyor kes at! Yine kendimden geçiyorum. Yastık, yorgan, bardak, sandalye savruldu odamın içine o hırsımla. Bu hastalık her güvencem olsa da beni nereye kadar götürebilir? Kapının çalınması, ne oldu sorularıyla kendime geldiğimde  “Yok bir şey!” demekle geçiştiriyorum. Ben de olsam merak ederdim sessiz, sakin görünen ev arkadaşımın odasından gelen patlamaları. Allah’tan sonucu öğrendiğim saatlerde avaz avaz ağlarken evde yoklardı. Belki de umurlarında olmazdım. Bizim ilişkimiz aybaşında toplanan paralarla ev sahibine kira verme, faturaları ödeme ilişkisinden öteye gidemedi yıllardır ne yazık ki.

Tekrar bloğa dönüp, okuyorum, okuyorum. Zor çok zor ama ilaçlarla devam ettirebiliyor insan yaşamını diye yazmış. Dayanamayıp halimi anlarsa o anlar düşüncesiyle mesaj atıp durumumu kısaca anlatıyorum. Yanıt hemen geliyor. Beni korkutmak istemediğini ‘attan düşenin hali’ örneğini vererek yazıyor. Hemen ileri tetkikler yapılması gerekirmiş, çünkü o geç fark etmiş hastalığını. Yanıt veriyorum telaşla. “Geç veya erken ne fark eder ki, tedavisi mi var?” diye sorarak. Bundan sonra uzayıp gidiyor yazışmalarımız. Aynı yaştayız hemen hemen. O da benim gibi tek başına kalmış hayatta. Beraber kaldığı arkadaşlarından saklıyormuş hastalığını. “Açtığım blokla dünyaya haykırıyorum yetmez mi?” diye soruyor. “Korkmuyor musun?” diyorum. “Kim anlar benim kim olduğumu ama seni tanımak istiyorum. Çünkü ben senin yaşadığın bu zor günleri tek başıma atlatmak zorunda kaldım, neler çekildiğini bilirim,” yanıtıyla birden rahatladığımı hissediyorum. Sohbetimiz ilerleyince görüntülü konuşmaya başlıyoruz. Çıtı pıtı güzel bir kız. Bloğunda kullandığı ejderha görseli, bu güzelliğin altındaki fırtınaları ifade ediyor demek ki diye aklımdan geçirirken “Kime söyleyebilirsin ki derdini, zaten bloğumun takipçisi o kadar az ki. Değil arkadaş olmak insanlar sanal dünyada adını duymaya bile korkuyorlar hastalığın,” diyor. Evden çalışıyor, ilaçlarla idare ediyormuş şimdilik. Şimdilik… Sanki bir top bu sözcük. Sapları içine batmış keskin kenarlı bıçaklarla üstü kaplı bir top. Zaman kavramının en acımasızı. Belirsizlik pazarlamacısı. Daldığım yerden “Sen anlat artık kendini,” sözleriyle sıyrıldığımda sırtımda bıçak sıyrıklarının acısını hissediyor.

Hep hastalık hakkında konuşuyoruz sayılır. “Sen de bayağı bilgi edinmişsindir, biliyorsundur. İki yol var bu lanet hastalığın bulaşması için. Ben geçirdiğim ameliyat sırasında verilen kandan almışım meğer,” sözlerinden sonra gönderdiğim tahlillerime baktığında yüzünü kaplayan bulutu hissediyorum. “Ne diyeyim, bir an önce doktora göster,” Anneannemin “Çıkmamış candan umut kesilmez,” sözünü anımsayıp “Umut var mı?” diyeceğim geliyor ama gözpınarlarına hücum eden damlaları fark edince vazgeçiyorum. Susuyoruz uzun süre. Sanki su içme arası vermiş gibi ikimiz de kupalarımızı kafamıza dikerken gözüm ekranın sağındaki pencereme takılıyor bir an. Akşam olmak üzere. Sonbahar güneşi, ardında garip bir hüzün bırakarak yavaş yavaş ayrılıyor.  Elinde kalan yapraklarına sahip çıkmaya çalışan ağaçların bu hüznü kabullenmesine, top oynayan çocukların cıvıltısı engel oluyor. Yaşlı bir çift, kol kola, küçük adımlarla yürüyor. Ayaklarına dolanan kediye eğiliyor kadın. Kırıtarak yanlarından geçen kızın hiçbir şey umurunda değil sanki. Evlerine dönmeye çabalayan telaşlı adımların sahiplerinin yüzlerindeki huzurun verdiği isyanla “Neden ben?” diye avazım çıktığı kadar bağırmak geliyor içimden. “Profilin ne güzel,” sözleriyle onu ekranda unuttuğumun farkına varıyorum.  “Özür dilerim, dalmışım,” diye ağzımda gevelerken saçlarını geriye atıp “Kaç dakikadır seni seyrediyorum. Kanım ısındı sana. Tanı kesinleşince sevgilin olabilirim,” diyor. İrkiliyorum bu sözleriyle. Belirsizliğin içinden fırlayan acı bir belirlilik yapışıyor yakama. Yüreğimdeki minik yıldız bir anda sönüyor. Kapkaranlık kalıyoruz ekran ve ben.

Ceyda Sevgi Ünal