Okuduğum son romanın mı etkisi bilmiyorum, şu “kabuk” metaforu takıldı kaldı aklıma. Ayhan Geçgin’in “Son Adım” romanının kahramanı Ali İhsan, “boş bir kabuk gibiyim” diyordu,  kendisi sandığı şey kabuğun içinde miydi, onun bile farkında değildi. Ali İhsan neden kendisini boş bir kabuk gibi hissediyordu, hala tartışıyoruz atölyede, belki benim aklıma takılı kalan “kabuğun” anlamından çok farklı bir şey kastediyordu Ali İhsan.

Sonra bir akşam üstü balkonu yıkarken başka bir vesileyle takıldı “kabuk” dilime.  Kızını üç yıl önce  kanserden kaybetmiş yetmişli yaşlarındaki çok sevdiğim komşum iftara saatler kala dışarıda vakit geçirmeye çalışıyordu ve onun o haline bakıp,  “Ah zavallı kabuğumuz” derken buldum kendimi. Acının bilgelik kattığı bir kadın komşum, acılarla yanmış, ruhu ateşten bir örsle dövülmüş, o günlerden görmüş geçirmiş kişilere özgü o tevekkülle çıkmış bir kadın. Onu iftar saati öncesi dakikaları sayarcasına dışarıda volta atar görünce hepimizin biraz da kabuklarımızın esiri olduğunu düşündüm, acıkmasak, iyi görünmeye çalışmasak, bir yerlerimiz ağrımasa, şu kabuğun bize çektirdikleri olmasa belki daha güzel ruhlar olurduk, kim bilir.

Kabuğumuzu iyi evlerde yaşatmak için çalışıyor, o hep güzel şeyler yesin, iyi beslensin diye didinip duruyoruz. Ben mesela her akşam kabuğuma gösterdiğim özene saatler olmasa da dakikalar harcıyorum. Dişini fırçala, nemlendiricini sür, ellerini, kuruyan ayak topuklarını kremlerle, yağlarla ov, biraz o şekilde bekle… Bir ayin gibi bu, işin kötü tarafı şikayetçi de değilim, ruhuma iyi geliyor bu, bir tür onaylanmışlık duygusu hissediyorum. Kafam dağınıkken bulaşık yıkamaktan, mutfağı pırıl pırıl yapmaktan hoşlanırım mesela, bana bir tamamlanmışlık hissi verir, öyle bir şey. Oysa gözüm gibi baktığım bu kabuk yaşlanacak, ne kadar ovsam, kremlesem ellerim buruşacak, ayak topuklarım asla on yedi yaşımın pembeliğinde olmayacak, daha da kötüsü çekip gidince bu dünyadan bunca uğraştığım bu kabuk toprak olacak ya da kül… Peki kabuğun içindeki “ben”e ne olacak kabuk gittikten sonra, yaşamak için mecbur muyuz ona, onun bize yüklediği ağırlık olmasa özgürce uçabiliriz belki, evrene karışabiliriz, bir çiy tanesi, bir okyanus damlası ya da çölde bir kum tanesi gibi yeniden ve yeniden, form değiştirerek hayatın bir parçası olabiliriz. Çiy damlası toprağa düşer, börtü böceğe karışır, minik bir filiz olur, o filiz bir ağaç olur falan filan, bu nereye kadar gider bilemem ama kabuktan kurtulup özgürleşme fikri insanı sarhoş ediyor .

Ölmeden bu kabuktan kurtulmanın yolu yok, üstelik kabuk ölünce biz de yok oluyoruz yani sanırım öyle, bin yıllardır aksini iddia eden çok oldu da, tek bir ispat yok. O halde kabuğun esiri olmadan  yaşamak lazım ama nasıl?  Bir Çin atasözü; “Giydiklerine çok fazla kıymet verenler çoğu zaman onlardan daha değerli olmazlar” der, ya da öyle bir şey, yıllar önce okumuş, çok beğenmiş, minik çanta ajandama kaydetmiştim. Belki de kabuğu doyururken, giydirirken, koltuklara oturturken, yataklarda yatırırken ona hep efendinin aslında biz olduğumuzu hatırlatmamız lazım. Sen benim kabuğumsun sadece, ye, iç, kuş tüyü yataklarda yat istersen ama beni asla ele geçiremezsin demek lazım. Ama hepimiz birer kabuk haline dönüştük belki çoktan; belki artık oturduğumuz  evlerle, giydiğimiz kıyafetlerle, yiyip içtiklerimizle varız, obur kabuklarız belki her birimiz.

Ahmet Altan’ın Silivri Cezaevinden yazdığı bir mektup çok etkileyiciydi,  özcesi aslında hapsolanın sadece bedeni olduğunu, yaratıcılığını, hayal gücünü, zihnini kimsenin hapsedemeyeceğini , dolayısı ile her yerde ve her şeyde olduğunu yazıyordu. Hatta tam da şöyle diyordu, “Zamanınızı ‘nerede’ geçirdiğiniz bedeninizle ilgilidir, ‘nasıl’ geçirdiğiniz zihninizle.” Ve şöyle devam ediyordu;  “Zavallı çaresiz vücudunuzu onlara rehin bırakıp şatonuza çekildiğinizde, orada ‘gerçekliğe geri döner’, zamanı ve hayatı yeniden biçimlendirir, ‘sahici’ duyguları özgürce yaşarsınız.”

Korona günlerinde  “Hayat eve sığar” dediler, kabuğun üstüne bir kabuk daha  edindik oysa, günlerdir zorunlu haller dışında evinden çıkmayan bir dolu sevdiğim insan var. Böyle bakınca evet, hayat bizim nerede durduğumuzla değil, nasıl durduğumuzla ilgili. Kabuğu allayıp pullamaya biraz ara verip içimizi   allayıp pullamakla uğraşmak için muhteşem zamanlar bunlar, tabii farkındaysak. Yok değilsek, dünyayı da dolaşıyor olsak kabuklarımız ruhumuzun kapatıldığı hücreler olarak kalacak.

Yasemin Öztürk Çamur