Jerome David Salinger (1919-2010), öyküleri dışında tek bir romanı olan, 1965 yılından sonra kitap yayımlatmayan ve 1980’den sonra da hiçbir yere röportaj vermeyen, gözlerden uzak münzevi yaşam tarzıyla tanınan dünyaca ünlü yazar olarak tanımlanıyor. Kabul etmek gerekir ki bu bilgi bizde merak uyandıran bir giriş olanağı sunuyor. Gelin Salinger’ın gerçekten münzevi olup olmadığına, eserlerine de yansıyan seçimleri ve bu seçimlerin şekillendirdiği yaşamına değinilen bu yazının sonunda siz karar verin.  

Tüccar Yahudi baba, yarı İrlandalı bir annenin oğludur Salinger, bir kız kardeşi vardır.  İlköğrenimi sonrası yatılı askeri okula gider. O yıllarda okul gazetesinde yazılar yazar, ilk öykülerini yazmaya da bu yıllarda başlar. Bir dönem New York Üniversitesi’ne gider. Okullarda yaşadığı uyum sorunları yüzünden babasının ısrarıyla bir yıl onunla çalışır. Ertesi yıl Collegeville Ursinus Üniversitesi’ne gider ancak bir dönem sonra buradan da ayrılır. Annesinin de desteğiyle 1939’da Colombia Üniversitesi’nde Whit Burnett’in yazarlık derslerine katılmaya başlar. Bu kursta onun yazarlık ve yazma konusunda gelişimine katkı sağlayan Burnett, editörü olduğu Story dergisinde onun öyküsünü basan ilk kişidir; The Young Folk. 2. Dünya Savaşı öncesinde yazdığı Holden Caultfield’ın öyküsünü, The New Yorker’da bazı değişiklikler şartıyla kabul edilse de tüm çabalarına karşın yayımlatamaz, savaş sırası ve sonrasında da daha ciddi konular olduğu gerekçesiyle tamamen askıya alınır. Holden’ın ‘bir deli’ olduğu gibi eleştirilerle çokça karşılaşır ama hocası Burnett, çok beğendiği Holden karakterinin bir öyküden çok roman olmayı hak ettiğini söyler.

Amerika’nın 2. Dünya Savaşına katılma kararıyla, Salinger da savaşa gitmeye gönüllü olur.  Savaş yılları ve sonrası savaşa katılan binlerce asker gibi Salinger için de zor geçer. Savaştayken elinde kâğıt kalem olduğu sürece her fırsatta Holden Caultfield’ı yazmaya devam eder. Savaş koşulları, kan, yanmış et kokusu, cesetler psikolojisini bozar. Kızı Margaret bu dönemle ilgili kendisine, “Ne kadar yaşarsan yaşa, yanan etin kokusunu burnundan hiçbir zaman tam olarak sökemiyorsun.” dediğini aktarır. Savaş sona erdiğinde bir süre akıl hastanesinde kalır. Muzbalığı İçin Mükemmel Bir Gün** öyküsündeki Seymour Glass karakteri tam da bu koşulların etkilerini taşıyan bir karakterdir. Fransa’da bulunduğu dönemlerde Ernest Hemingway’le tanışır. 1946 yılında eve döner. Savaş sonrası bunalımları, alkol, yazamamak; çaresiz kaldığı bu zor günlerden Budizm sayesinde çıkmayı başarır ve uzun çabalardan sonra yeniden istediği gibi yazmaya başlar. Bu arada yazdıklarını Amerika’nın ünlü The New Yorker dergisinde bastırma mücadelesi de başarıya ulaşır. Amerika’da edebiyatla ilgilenenlerin kâbesi olarak adlandırılan bu dergide öykü yayımlatabilmek çok büyük önem taşır.

Yazarın dünya çapında bir üne kavuşmasını sağlayan başyapıtı ve tek romanı, The Catcher in the Rye, 1951 yılında yayımlanır. Türkiye’de ise ilk olarak 1982 yılında, Adnan Benk çevirisi “Gönülçelen” adıyla Can Yayınları; 1997 yılında, Coşkun Yerli çevirisi “Çavdar Tarlasında Çocuklar” adıyla, Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanır.

Öykü kitapları; Dokuz Hikâye 1953 (YKY/ çev:Coşkun Yerli), Frany ve Zooey 1961, Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar ve Seymour: Bir Giriş (YKY çev: Coşkun Yerli, Sevin Okyay) öyküleri de 1963’te kitap olarak basılmıştır.

Salinger, Çavdar Tarlasında Çocuklar yayımlandıktan sonra çok tanınan bir yazar olur ama bundan hoşlanmaz. Zen Budizmi ve yoga yaşamına daha da yerleştikçe bu şöhret ve kalabalık yaşamdan kaçarak Cornish New Hempshira’da geniş arazili bir çiftlik evi satın alır ve oraya taşınır. Karısı ve çocuklarıyla hayranlar, meraklılar ve gazetecilerden uzak, korunaklı bir yaşamı olur. Hatta Salinger, bu işi öyle ileri götürür ki yazmak ve meditasyon yapmak için kapandığı bahçedeki küçük kulübesinden bazen günlerce çıkmaz. Salinger’ın mizacı, savaş sarsıntıları, Zen Budizm’i, yazma tutkusu gibi nedenleri olabilecek bu durum, çocukların onu özlemesine ve özellikle karısının kendisini yapayalnız hissetmesine neden olur.  

Salinger’ın Kadınları

2013’te çekilen Salinger belgeselinde bir arkadaşı annesinin onu kolladığını söylüyor ve 2017’de çekilen, çiftliğine kapanmadan önceki yaşamını anlatan Rebel in the Rye filminde de yazma konusunda annesinden destek aldığı görülüyor. Savaşta Fransa’da tanıştığı ve sonra yazışmaya başladığı Hemingway’e bir mektubunda, annesinin yirmi dört yaşına kadar kendisiyle okula geldiğini yazar.

İlk aşkı Amerikalı Nobel ödüllü oyun yazarı Eugene O’Neill’in kızı, Oona O’neill’dır. 1942’de 2. Dünya Savaşı’na giderken Oona onu bekleyeceğini söyler ama savaş sırasında on sekiz yaşındaki sevgilisinin, elli üç yaşındaki ünlü komedyen Charlie Chaplin’le evlendiğini okur gazetelerden.

İlk karısı Sylvia Welter (1945-47), bir Alman’dır.  Salinger, savaş sonrası Nazi subaylarını sorgulayanlar arasında görev almıştır. Evine, Almanya’da evlendiği bu kadınla döner. Savaş sonrası tutuklanmış olan bir Alman askerinin kızı olan Sylvia’nın da eski bir Nazi Partisi üyesi olduğu söylenir.

İkinci karısı Claire Douglas’tır. (1955-67) Margaret ve Matthew adında iki çocukları olur. Kızı Margaret, bir Salinger olarak büyümenin zorluklarını dile getirdiği Dream Catcher: A Memoir adında bir kitap yazmıştır; Salinger, kendi hayatı hakkında da bilgiler verdiği için kızına bu kitapla ilgili dava açmıştır. (1980’lerde yaşam öyküsü hakkında kitap yazan yazar Ian Hamilton’a da aynı şekilde dava açmıştır.) Margaret kitapla ilgili New York Times’a verdiği mülâkatta;  başkalarının tuhaf kabul ettiği şey bizim için normaldi, diyor ve babasıyla ilişkisi sorulduğunda yanıtı kısa ve net oluyor: “Yoktu!”                                             

Claire’den boşandıktan sonra, elli üç yaşındayken, on sekiz yaşındaki Joyce Maynard’la mektuplaşmayla başlar ve dokuz ay süren bir ilişkisi olur. Maynard, Salinger’le yazıştığı yıllardan kalan mektuplarını açık artırmaya çıkarır, tabii Salinger buna köpürür ama engel de olamaz. Ancak yazarın sıkı hayranlarından biri bu mektupları açık artırmada satın alıp Salinger’e iade eder.

Son eşi kendisinden elli yaş küçük bir hemşire olan Colleen O’Neill’dir. (1988-2010)

Göl Donduğunda Ördekler Nereye Gidiyor Bayım?

Salinger, savaşa gitmeden önce yayımlatamadığı öyküsünü savaşta yazmaya devam eder; Holden’ı, sürekli atıldığı okulların işe yaramazlığını, okuldaki gençlerin ve dışardaki büyüklerin ilişkilerinin sahteliğini ince ince işler. Küçük kız kardeşi ve ölen kardeşi dışında hemen her şey ve herkesten nefret eden bu yeni yetme ergenin içindeki çocuk saflığının yerini, okullara, kendisine dayatılan geleceğe ve kurallara karşı çıkışın isyanı alır. Kitap ilk yayımlandığında Holden sadece bir deli olarak tanımlanmaya çalışılır. Oysa Holden, yazarın kendisidir, onun sık sık değiştirdiği, bıraktığı okullarda yaşadıkları, özellikle savaş sonrası artan bunalımları nedeniyle zorlandığı insan ilişkileri, zorunluluklara olan itirazıdır. Holden, huzursuz, bu dünyayı yurt edinememiş biridir, gittiği okullar kötü, insanlar sahtedir. Onun yapmak istediği tek şey, bir yanı uçurum olan çavdar tarlasında koşturup oynayan çocukların o uçurumdan düşmelerine engel olmaktır. Çocukların kırmızı şapkalı koruyucusudur o.

Çavdar Tarlasında Çocuklar, Amerika’da ve pek çok ülkede herkesin ama özellikle gençlerin başucu kitabı, el kitabı olur. Son bilgilere göre kitabın basımı 70 milyona ulaşmış olup halen yılda yaklaşık 750 bin adet basılmaya devam ediyor. Okuyan çoğu insan Holden’ın, ‘kendisi’ olduğu hissine kapıldığını söyler. Kitap, halen okullarda okutulur. Ama kimi eleştirmen ve eğitmenlerce kaba ve küfürlü dili nedeniyle değerlere aykırı olduğu yönünde eleştirilir. (Türkçe çevirilerde küfürler yerine ‘lânet’ sözcüğü tercih edilmiştir.) Kitabın tarihine kara leke olarak geçen olaylar, çelişkili bir biçimde ona olan ilgiyi de artırır. John Lennon’u vuran meczup onu vurduktan sonra yere oturmuş ve çantasından çıkardığı Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabını okumaya başlamıştır. Olaydan birkaç hafta önce New York Times’ta Lennon’ın yapmacık, samimi olmadığı eleştirilerini içeren bir yazı çıkmıştır. Katil de Lennon’u aynı dille eleştirir ve bunu hak ettiğini söyler. Oyuncu Rebecca Schaeffer’ın katili ile ABD Başkanı Ronald Reagan’a suikast girişiminde bulunan kişinin de bu kitaptan etkilendiği anlaşılmıştır. Hatta bunlardan biri, mahkemede, savunması için Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı okumalarının yeterli olacağını söyler.

Roman, Noel tatili öncesi okuldan kovulan Holden’ın, tasdikname yazısından önce eve gitmemek için lokanta, bar, otel ve sokaklarda başıboş gezerek geçirdiği üç günü anlatır. Holden, bu üç günde yaşadıklarını, okulda yaşadıklarını, gittiği yerler ve gördüğü insanlarla ilgili düşüncelerini bu dünyanın dışından biri olarak ve itirazi bir dille anlatır okura. Nezaket, anlayış, uyum aslında herkesin zoraki yaptığı şeylerdir ve yaşamın kurallara bağlanması saçmadır. Hem sevdiğini söylediği hem de çok yaşlandığı için ne halt etmeye yaşadığına şaştığı öğretmeni Spencer’ın, “Hayat, tabii ki bir oyundur, evladım. Hayat, kurallara göre oynanması gereken bir oyundur.” sözüne karşı “Evet, efendim. Öyledir, biliyorum.” der ama bize de, “Oyunmuş, kıçımın kenarı. Oyun, öyle mi? Tüm asların bulunduğu takımdaysan, oyun o zaman, tamam; kabul ederim. Ya öteki takımdaysan, as oyuncu filan yoksa oyunla ilgisi kalır mı bunun?” (S.13-14) der. Holden, etrafındaki insanların sahteliğini yererken kendisi de bu sahteliğin bir parçasıdır tabii ki, hatta hem iyiyi hem de kötüyü aynı anda içinde taşıyandır, anlaşılmadığını düşünürken anlaşılmaz olandır.

Salinger’ın üne kavuştuktan sonra gözlerden uzak yaşamının ipuçları Holden’ın şu sözlerinde saklıdır. “Yemin ederim, ben bir piyanist ya da aktör filan olsaydım ve bu sersemler de benim olağanüstü biri olduğumu düşünselerdi, bu durumdan nefret ederdim. Beni alkışlamalarını bile istemezdim. Ben piyanist olsaydım, gider bir kenefe kapanır, öyle çalardım.” (S.83-84)

Holden’ın, şehirde dolaştığı gecelerde bindiği iki taksinin şoförüne ve parkta gördüğü bir adama sorduğu, “Göl donunca ördekler nereye gider, onlara ne olur bayım?” sorusu kitaptan akılda kalan ve Holden’ın yanıt aradığı sorulardan biridir. Taksi şoförlerinden biri, “Bana bak, sen balık olsaydın Tabiat Ana sana da göz kulak olurdu, değil mi? O balıklar kış geldi diye ölüverecekler sanma, tamam mı?” (S.82) diyerek babacan bir şekilde yanıtlar onu. Ama Holden bu soruyu başkalarına sormaya devam eder.  

Salinger, kendisiyle 1980’de son mülâkatı yapan gazeteci Betty Eppes’e; her yazarın sadece kendisi için yazması gerektiğini, önemli olanın sadece ‘yazmak’ olduğunu, uzaktayken yazdıklarının Holden’dan daha ciddi konular olduğunu ve Holden’ı yazmasının bir hata olduğunu söyler. Bu röportaj Lennon cinayetinden altı ay önce yapılır.

Salinger için hayatını gözlerden uzak yaşamaya özen gösteren ve sadece kendi istediği zaman, istediği kişilerle, istediği yerde, istediği kadarını paylaşmayı tercih eden biri, diyebiliriz. Holden’a hocası Antolini’nin psikolog Wilhelm Stekel’den aktardığı şu cümle önemlidir; “Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.” (S.176.) O dava Salinger için belki de yazmak olmuştur. Zira kimi ulusal günlerde kutlamalara katıldığı, birlikte zaman geçirip beraber yemek yediği arkadaşları olduğu bilinmektedir. Kendi sınırlarını belirlemiş ve başkalarının onun isteği dışında o sınırları delmesine karşı çıkmıştır. Bir başka yazarın, Salinger’ın bu seçiminin ‘akıllıca bir halkla ilişkiler girişimi’ olduğunu söylemesi doğru mudur bilemeyiz ama sonradan yazdıklarının hiçbirini bastırmaması bu görüşü destekler görünmüyor.   

Salinger hakkında önemli yazı ve araştırmalar yapan ‘yazarların yazarı’ lâkabıyla anılan William Maxwell’in yazılarından ve deadcaulfields.com adresinden daha detaylı bilgilere ulaşılabilir. Yazdıklarının kendisi öldükten elli yıl sonra yayımlanacağı söylenirken sonradan bunun 2015-2020 yılları arasında gerçekleşeceği ilân edilmiş, ancak hâlâ bir eseri yayımlanmamıştır. Edebiyat dünyası ve okurlarının bu heyecanlı bekleyişinin yakında sona ereceğini umarız.

Sevgi Tartıcı

*Anne, babasının hiç dikkat etmediği, tehlikeli bir şekilde kaldırımın dibinden yürüyen küçük bir çocuk şarkıyı böyle söylüyor. (S.111) Doğrusu “Rastlarsa birine biri, çavdarlar arasında” olan Robert Burns şiiri. Holden’ın, çocukları uçuruma düşmekten kurtardığı çavdar tarlası hayali. (S.162)    

** Bu öyküde Muzbalığı bitişik yazılmıştır. Salinger’ın yaşam öyküsünü anlatan filmde, yayıncı, Muzbalığının ayrı yazılması gerektiği halde neden bitişik yazdığını sorar, Salinger da şöyle yanıtlar, “Ama o zaman gerçek olur, bu bir öykü.’’  

Kaynaklar: Salinger Belgeseli ve Rebel in the Rye filmi, NYTimes, 31.08.2000, The Telegraph 02.09 2000, 29.01.2010