Uzun zamandır üzerinde çalıştığım öykü dosyamı bitirdikten sonra telefonda görüştüğüm A. Yayınevinin editörüyle konuşmak üzere evden çıktım. Üç yıla yayılan özenli çalışmalarımın ardından hazırladığım dosyayı yaklaşık bir düzine arkadaşıma da okutup fikirlerini almıştım. Onların da eleştiri ve önerileri üzerinden son halini verdiğim dosyamdaki öykülerin, edebiyat dünyasında çığır açacak yaratıcılıkta olduğuna inanıyordum.

Otobüs durağına doğru yürüdüm. Yaklaşık on dakikalık beklemenin ardından gelen otobüse bindim. Arka sıralara doğru ilerleyip, cam kenarındaki tekli koltuğa oturdum. Otobüs hızla ilerlerken etrafı seyrediyordum. Yol kenarında sıralanan ağaçlara bakarken güneşin zaman zaman kesilen ışınlarını takip ediyordum…

Odanın kapısından girdim. Ellili yaşlarında omuzdan askılı pantolon giymiş, kalın çerçeveli gözlükleriyle şişman bir adam oturduğu masadan kalkıp, “Hoş geldiniz Deniz Bey, buyurun oturun şöyle” diyerek masanın karşısındaki koltukları gösterdi. Elimde sımsıkı tuttuğum öykü dosyamla koltuğa oturdum. Şişman adam, gözlüklerinin üzerinden beni dikkatle süzüyordu. Hiçbir hareketimi kaçırmak istemiyor gibiydi. Çaylarımızı içerken nezaketen söylediğimiz birkaç hal hatır sorma hamlelerimizden sonra konuya girdim. “Telefonda konuştuğumuz gibi uzun zamandır üzerinde çalıştığım öykü dosyamın yayınlanabilmesi için yayınevinize başvurmaya karar verdim. Sizinle ilgili internette bir araştırma yapmıştım aslında. Öykü dosyamı kısa sürede yayın programına alacağınıza inanıyorum” dedikten sonra elimdeki mavi kapaklı dosyayı masaya bıraktım. Editör, gözlüğünün üzerinden bakarak dosyayı alıp dik olarak tuttu. Dosyanın ucuyla masaya vurarak, “Bu aralar elimizde değerlendirmemiz gereken çok dosya var. Anlıyorum ki siz dosyanıza oldukça güveniyorsunuz. Bakıp, göreceğiz. Yayın kurulumuz dosyanızı mümkün olan en kısa zamanda değerlendirip, size net bir açıklama yapacaktır.” Editör koltuğundan kalkıp, konuşmasına devam etti: “Yazı kuruluyla dosyanızla ilgili görüşüp, karar aldıktan sonra haber veririz.” Uzattığı eli sıkıp, “Teşekkür ederim ilginiz için” dedikten sonra bürodan çıkıp, sokaklarda yürümeye başladım. Uzun bir yürüyüşün ardından önümdeki beş katlı apartmanın kapısından girip üçüncü kata çıktım. Yaklaşık yedi yıldır yalnız yaşadığım bu eve ilk taşındığım zamanlarda yazmaya ilgi duymuş, zamanla kendimi geliştirdikçe yazmadan yaşayamaz hale gelmiştim. Dosyayı bir süreliğine unutmaya karar verip, üzerinde çalıştığım romanla ilgili araştırma yapmak üzere bilgisayarın başına kuruldum. Bir orkestra şefinin hayatını anlattığım romanıma ilişkin bazı müzik terimlerinin kullanımlarıyla ilgili araştırmalarıma yoğunlaştım. Yaklaşık iki saatlik çalışmanın ardından yaşamımı sürdürebilmek için yaptığım web tasarımıyla ilgili çalışmalarıma başladım. Günler günleri, aylar ayları kovaladı. Yayınevinden hâlâ haber yoktu. Süreç uzadıkça geriliyordum. Editörün söyledikleri aklıma gelince sakinleşmeye çalışıyor, incelemeleri gereken birçok dosya olduğunu düşünüp, gecikmenin normal olduğunu düşünmeye başlıyordum. Aradan yaklaşık altı aylık bir zaman geçti.

Günlerden bir gün kahvaltımı yapıp, bilgisayarı açtım. Yayınevinden gelen e-mailin olduğu dosyayı açarken, kalp atışlarım hızlanmaya başladı. Okumaya başladım. Şunlar yazılıydı: “Yayınevimiz dosyanızı değerlendirmeye aldı. Kararımızı açıklamak üzere sizi en kısa zamanda bekliyoruz.” Gelen yanıtı okuduktan sonra, yayınlanıp yayınlanmayacağına dair herhangi bir açıklama yapmamış olmalarına şaşırdım. Yayınevine çağırdıklarına göre ‘olumlu yanıt verecekler anlaşılan’ diye düşündüm. Evde daha fazla oyalanmadan dışarı çıkıp otobüsle yayınevine gittim. Yaklaşık bir yıl önce görüşme yaptığım şişman adam kapıda beni bekliyordu. “Önden geçin Deniz Bey,” diyerek odaya girdi. Karşılıklı oturduk.

“Yayın kurulumuz dosyanızı değerlendirdi. Beş arkadaşımız da dosyanızı okuyup, fikirlerini benimle paylaştı. Kabul etmemiz gerekir ki oldukça özenli çalışmışsınız. Diliniz de çok iyi. Öykülerle ilgili sizden biraz farklı düşünüyoruz. Kurgu ve karakterler konusunda zayıflıklarınız var. Bazı öykülerde anlattıklarınız ilgi çekici değil, farklı önerilerimiz olacak. Eğer yayınevimizin önerisini kabul ederseniz dosyanız üzerinde çalışmaya başlayabiliriz.” Daha önceden farklı yayınevlerinden kitap yayımlatan arkadaşlarımla çokça sohbet ettiğim için, her yayınevinin buna benzer bir çalışma tarzı olduğunu duymuştum. Editoryal çalışma bir kitap çalışmasının olmazsa olmazlarındandı. “Eleştirileriniz üzerine tabii ki konuşuruz. Eğer makul nedenler ortaya koyabilirseniz neden olmasın” dedim. “Hepsi son derece makul nedenler, göreceksiniz” dedi şişman editör. Ardından, “Yarından itibaren sizinle bir çalışma programı belirleyelim, sonrasında e-mail üzerinden haberleşip, öykülere son şeklini veririz. On-on beş güne toparlarız muhtemelen. Yarın 14.00’da bekliyorum sizi. Hadi hayırlı olsun” diyerek kapıya geçirdi. Editörün tavrını garipsedim. Uzun zamandır çalışıp son halini verdiğim dosyamın oldu bittiye getirilip, yok sayılmasından endişe duyarak yayınevinden ayrıldım.

Ertesi gün saat 14.00’da bir araya geldik. Şişman editör, “Dalgalarla boğuşan sörfçüyle ilgili öykünüzle başlayalım isterseniz. Adam deniz kenarında sörf yaparken, boğulan bir kızı kurtarıyordu ya hani. Öykü son derece klişe olmuş. Bunu daha ilgi çekici bir hale getirmemiz lazım. Bu öyküyü sizin yazdığınız şekilde çıkarırsak hiç satmaz. Bu öyküye benzer yüzlerce öyküyü geri çeviriyoruz biz. Mesela sörfçü boğulsa denizde, bunun da başka bir nedeni olsa çok daha güzel olurdu.” “Ancak o zaman farklı bir kurgu gerekir. Karakterler de değişir otomatik olarak” diyecek oldum, mavi gözlerini gözlerime dikip konuştu. “Değiştirin efendim, gerekirse yeniden yazın, bu öykü bu haliyle yayınlanamaz.” “Nasıl yayınlanamaz, dili çok iyi demiştiniz daha önceden, kurgusu da güzel, bu şekilde yayınlanmasında ısrar ediyorum.” dedim. Şişman editör söylendi. “Sizinle işimiz çok uzun sürecek anlaşılan. Bizde piyasa değeri olmayan bir kitabın hiçbir anlamı olmaz. Bu tür öyküleri artık kimse okumuyor” “Nasıl olur efendim, dilin iyi olması önemli bir kriter değil mi, karakterlerim öyküye iyice oturmuş, kurtardığı çocuk hastaneye kaldırılırken yazdıklarımı okumadınız mı, öyküde en çarpıcı yerler oralar” dedim. Sesini iyice yükselterek bağırdı: “Olmaz efendim, olmaz, bu öykü böyle yayınlanamaz!” Editörü ikna edemeyeceğimi anlayınca söylediklerine sessizce boyun eğdim.

Sırasıyla bütün öyküler üzerine konuştuk. Kiminin kurgusunu beğenmemiş, kiminin karakterlerini. Dilim de aslında çok iyi değilmiş, daha çok çalışmam gerekiyormuş. Anlattığım olaylar gerçekçi değilmiş, üslubum iyice oturmamış. Buna benzer bir sürü zırvayı saydıktan sonra öykülerimi tepeden tırnağa değiştirdi. Konuşmamız sırasında öykülerime ilişkin detaylı açıklamalar yapıp, nasıl bir dil, kurgu ve olay örgüsü oluşturduğumu detaylarıyla anlatmama karşın, söylediklerim bir kulağından girip diğerinden çıktı. “Olmaz efendim olmaz, bu öykü kitabı bu şekilde yayınlanamaz. Bu kitabı istediğiniz şekilde basarsak on tane bile satmaz. Ya benim istediğim değişiklikleri yaparsınız ya da bu kitap yayınlanmaz” diyerek kestirip attı. Bir kitap yayınlatmanın ne kadar zor olduğunu bildiğim için söylediklerine sessizce boyun eğdim ama içimdeki karmaşa sürüp gidiyordu. Şişman editör, “Gidip evde bu söylediklerim üzerine biraz çalışın. Size notlarımı da vereyim, oradan bakıp düzeltirsiniz” dedi. Yayınevinden eve gitmek için hızla çıktım. Yolda editörün söyledikleri nedeniyle kafam iyice karışmış bir şekilde yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm… Eve girdim. Ellerimi yıkadım. Aynada kendi yansımamı beklerken şişman editörü sırıtırken gördüm. Gözlerimi ovuşturup yeniden aynaya baktım. Şişman editör hala sırıtıyordu. Yüzümü yıkadım. Sağlıklı düşünmekte zorlanıyordum. ‘Kanepeye uzanıp, biraz dinlensem iyi olacak’ diye düşündüm. Uyuyakalmışım, yaklaşık iki saat sonra kendime geldim. Kafamın içinde şişman editörün söyledikleri yankılanıyordu hâlâ. Derin derin nefes alıp, sakinleşmeye çalıştım. Yayınevinde konuşurken söyledikleri aklıma hiç yatmamıştı yatmasına ama ‘öykülere ilişkin eleştirileri üzerine biraz çalışsam iyi olur’ diyerek bilgisayarın karşısına kuruldum. ‘Belki de çok ön yargılı davranıyorum editöre karşı’ diye düşündüm. Editörün notlarını gözden geçirirken, bahsi geçen öykülere bakmaya başladım. Editörün söyledikleri de aklımdan çıkmıyordu. Sörfçü öyküsünün de içinde yer aldığı yaklaşık yirmi öyküyü tek tek okuyup, şişman editörün söylediği şekilde öyküleri kurgulamaya çalıştım. Öyküler tamamen değişmiş, olay örgüsünden, karakterlere ve kurguya kadar pek çok öykü artık benim olmaktan iyice çıkmıştı. Başımın ağrısı giderek artmaya başladı. Yaklaşık iki günlük çalışmanın ardından öyküleri tamamen editörün istediği şekle getirmiştim getirmesine ama hiçbiri içime sinmiyordu. Bilgisayarın karşısından kalkarken, omuzlarımda sanki elli ton yük varmışçasına yorgun hissediyordum. Gidip yatağa uzandım. Elinde kitapla şişman editörün silüeti belirdi karşımda. “İşte kitabın!” derken pişkince sırıtıyordu. Editörü kendimden uzaklaştırmaya çalıştım ama o hâlâ “Kitabın hazır, al sana da getirdim bir tane, harika oldu!” diye bağırarak üzerime geliyordu. Geri geri gittiğim için duvarın köşesine sıkıştığımı fark edememiştim. Kitaba çaresizce elimi uzattım. Kitabın üzerinde yazar isminin yazılı olduğu yerde “Şişman Editör” yazıyordu. Başımı şuursuzca sağa sola oynatmaya başladım. “Hayır, o kitap benim değil, o kitap benim olamaz!” diye bağırmaya başladım. Uyanınca etrafıma bakındım. Otobüsteki birkaç yolcu şaşkınlıkla bana bakıyordu. “Hasta mısın oğlum, neyin var” diyen yaşlı teyzenin sözlerini güçlükle duydum. Başım zonklamaya başladı. Yerimden hızla kalkıp, orta kapıya doğru yürüdüm. Düğmeye basıp, ilk durakta indim. Elimdeki öykü dosyasını rastladığım ilk çöp tenekesine atıp, ters yöne doğru yürüdüm…

Hakan Kizir