Summertime denilince, kulaklarımıza yıllardır yapışıp kalmış pamuk şekeri kadar yumuşak melodi ile zihnimize kazılmış seslerin sahibi şarkıcılar geliyor. Billie Holiday, Louis Armstrong, Sarah Vaughan, Ella Fitzgerald, Janis Joplin, Helen Merrill, Nina Simone. Türkiye’de ve dünyada başka binlerce şarkıcı Summertime söyledi. 25.000’i aşan versiyonu olduğunu,  en çok cover yapılan eserlerden biri olduğunu hemen ekleyelim. Peki, Summertime’ın bir operanın ilk perdesinin başlarında siyah insanların yaşadığı avluda  genç bir annenin kucağındaki bebeğe söylediği ninni olduğunu biliyor muyduk? Operanın adı Porgy and Bess, kaynağı ise Porgy adında bir roman.

 Porgy ve Bess, George Gershwin’in, 1935 yılında Birleşik Amerika’nın güney kentlerindeki zenci mahallelerinde yaptığı etnik ve folklorik araştırmalar sonucunda bestelediği üç perdelik opera. Porgy ve Bess arasında yaşanan imkansız aşk, hayaller, zorluklara direnmek ve gücünü sevgiden almak üzerine yazılan operanın librettosu DuBose Heyward ile Ira Gershwin’e ait. DuBose Heyward’ın 1925 yılında yayımladığı Porgy adlı roman tiyatro oyunu olarak da sahnelenmiş. George Gershwin’in “Amerikan Halk Operası” olarak adlandırdığı operanın oyuncularının mutlaka Siyah olması konusunda ısrarı ölümünden sonra ağabeyi Ira tarafından devam ettirilmiştir.

Porgy ve Bess, bir halk hikayesidir. Opera karakterleri halk müziği söyleyebilirdi. Ancak ilk müzik çalışmalarına başladığımda orijinal halk malzemelerinin kullanılmasına karşı durmaya karar verdim. Çünkü müziğin yekpare olmasını istedim. Bu nedenle, kendi spiritüel ve halk şarkılarımı yazdım. Fakat onlar halk müziği, opera biçiminde halk müziğidir ki bu durum Porgy ve Bess‘i bir halk operası yapar,” şeklindeki görüşlerini gazete makalesinde paylaşan Gershwin, Rusya’dan göçmen olarak gelmiş Yahudi bir ailenin ortanca çocuğudur ve bu eserinden iki yıl sonra yakalandığı ani hastalık sonrası 39 yaşında hayata veda etmiştir.  

Besteci George Gershwin, yazar DuBose Heyward ve Ira Gershwin

Besteci George Gershwin, yazar DuBose Heyward  ve Ira Gershwin

Operanın efsanevi Broadway galasından ve Hollywood camiasındaki parlak partinin ardından, eserin  türü ve temsiliyeti konusunda sorular yükselmeye başlar. En dikkat çekici olan soru şudur; “Porgy, S.C. Charleston’daki Afro-Amerikalı topluluğun yaşamlarını ve mücadelelerini hassas bir şekilde tasvir ediyor mu?”

Operanın oyuncuları dâhi, Siyahları yoksulluk içinde yaşadıkları, uyuşturucu kullandıkları, sorunlarını yumruklarıyla çözdükleri şeklinde klişeler yaratılmasına yol açacağını söylediler. Amerika’nın batısındaki başka bir gösterim ise Siyah yaşamın bazı yönlerinin ırkçı olarak tasvir edilmesinden hoşnut olmayan sanatçılar nedeniyle iptal edildi. “Zenci aksanı”nda yapılacak hazırlıklar Siyahların yaptığı baskılar nedeniyle durduruldu. Porgy ve Bess‘in ırkçı olduğu inancı, İnsan Hakları Hareketi ve Siyah Hareketleri arasında güç kazandı, opera gittikçe güncelliğini yitirdi. Hatta siyah bir  eleştirmen tarafından  “Batı Dünyasında şimdiye kadar yaratılan en tutarsız, çelişkili kültürel sembol” olarak adlandırıldı. Yazar James Baldwin “Porgy ve Bess’in beyaz bir adamın Zenci yaşamına bakışı” olarak kaldığını söyler.

Bütün bu eleştirilere karşılık savaş esnasında opera, Amerikan kültürünün sembolü haline gelir. Avrupa prömiyeri II. Dünya Savaşı sırasında Kopenhag’da gerçekleştiğinde, Yahudi bir bestecinin siyah Amerikalılar hakkında bir çalışma yapmış olması,  Nazi işgaline yönelik bir provokasyon eylemi olarak görünür.

1956 yılında Sovyetler Birliği’nde bulunan ilk Amerikan tiyatro grubu Porgy and Bess’in Leningrad’da on dört ve ardından Moskova’da on iki gösterisini yapacaktır. Haberi yazan gazetecinin Truman Capote olduğunu özellikle belirtelim.

1953 yılında sahnelenmesi

1985 yılında Metropolitan Opera’nın sahnelediği oyunda Bess rolündeki  Grace Bumbry, sık sık atıfta bulunulan ifadesinde; “İster beğenelim ister beğenmeyelim, bunun Amerikan tarihinin bir parçası olduğunu görmeliyiz,” demişti. Gershwin’in “Porgy” nin yalnızca siyah sanatçılar tarafından gerçekleştirilmesi konusunda ısrar etmesi, siyah şarkıcıların dünyanın büyük operalarında sahne alma fırsatı vererek onlara yardımcı olmuş olabilir.

Metropolitan Opera’nın kendi korosunun yeterli olmadığı tek opera olan Porgy ve Bess için Siyah opera sanatçılarıyla anlaşılmış.  Macaristan’dan gelen bilgiye göre;  bu yılın başlarında beyaz oyuncularla ile Porgy ve Bess sahnelediğinde Gershwin kardeşlerin kurumsallaşmış istekleri doğrultusunda,  şarkıcılardan Afro-Amerikalı kök ve ruha sahip olduklarına dair imza istenmiş.

Yazın yaşamak daha kolay diyerek başlıyor Summertime şarkısı. 2020 Haziranında her şey zorlaştı, Koronavirüs yoksul Siyahları vurdu, kıyıma uğrattı, beyaz polis siyah adamın boğazına bastı,  nefesini aldı, cansız bıraktı. Siyahların verdikleri savaşıma örnek olanlardan biri de Marian Anderson. 1939’da, başkentte şarkı söylemesi Siyah olduğu gerekçesiyle yasaklanan kontralto sesin sahibi.

Anderson genç yaşta kemanla ilgilendi, sonra şarkı söylemeye odaklandı. Yeteneğini gören Siyah topluluk ona maddi ve manevi desteklerini sundu. Yerel bir müzik okuluna kabul edilmek için başvurusu sırasında açık bir ırkçılıkla karşılaştı. Derisinin rengi nedeniyle okula giremeyince ücretsiz ders veren bir öğretmen buldu. Daha sonra,  bir kiliseden gelen bağışlarla başka bir hocayla çalıştı. 1924 yılında ilk resitalini New York’un Belediye Binasında verdi. Anderson, Amerika Birleşik Devletleri’nde etkin bir kariyer sahibi olamayacağını düşünüp 1925’te okumak için Londra’ya gitti. Besteci Jean Sibelius, “Yalnızlık” şarkısını kendisine adadı. On yıl boyunca performansları oldu. 1935’te Amerika Birleşik Devletleri’ne döndü. Konserlerine ilgi çok yüksekti. Ancak başarıları onu ırk ayrımcılığından muaf tutmadı. Restoranlarda, otellerde ve konser salonlarında konaklama yapması engellendi. Washington DC’nin en büyük iç mekanı olan Anayasa Salonu’nda şarkı söylemesine izin verilmedi. Amerikan Devriminin Kızları grubu derisinin rengi nedeniyle onu istemediler. Onlara cevap olarak, ABD başkanının eşi olan Eleanor Roosevelt’in teşvikiyle 9 Nisan 1939’da Lincoln Memorial’un merdivenlerinde bir konser verdi. Klasik seçkiden “O mio Fernando,” Donizetti  ve Schubert’ten “Ave Maria”’yı söyledi. 75 bin kişilik gruba ve milyonlarca radyo dinleyicisine seslendi. “Gökyüzünün altındaki bu büyük oditoryumda hepimiz özgürüz.” diye heyecanla tanımlanan  bu olay, medyanın  Anderson ve diğer Afro-Amerikalıları içeren ayrımcılık vakalarına daha fazla dikkat çekilmesine neden oldu.

Benim ülkem, senin ülken. Özgürlüğün güzel yurdu, sana söylüyorum bu şarkıyı. Atalarımın öldüğü toprak burası. Şehitlerin gururu olan toprak… Her bir dağın yamacından, özgürlük yankılanacak, sözleriyle başlayan My Country Tis of Thee ( Benim Ülkem) şarkısını da söyledi. İnsan hakları tarihinde büyük bir anı işaret etmişti Anderson, özelindeyse tamamen müzik dolu bir yaşam hayalini içeriyordu. O bir sembol haline geldi. Yıllar sonra aynı yerde Martin Luther King, Jr’ın  ünlü bir hayalim var konuşmasını yaparken aklının bir köşesinde Anderson ve onun güçlü sesi var olmalıydı.

Sesi, en güçlü kadın seslerinden biri olan kontralto olarak tanımlanmıştı. Toscanini, onun her yüz yılda bir çıkan şarkıcı olduğunu söyledi; Jean Sibelius ona “Çatım senin için çok alçak” dedi. 2000’li yıllarda yayımlanan “Şarkı Söylediğimiz Zamanlar” romanında 1939’da Anderson’dan başlayan Benim Ülkem şarkısının Obama seçildiğinde Aretha Franklin tarafından iki milyon kişiye söylenmesine kadar geçen zaman anlatılır.

Anderson’un ilham verdiği Siyah kadın opera sanatçılarının ilki Leontyne Price’dı, onu  Shirley Verrett, Grace Bumbry, Jessye Norman ve Kathleen Battle gibi kadın yıldızlar izledi. Roland Hayes, Paul Robeson, Todd Duncan ve George Shirley’nin öncü çalışmalarına rağmen, siyah erkekler için fırsatlar çok daha sınırlıydı. Orkestra müzisyenleri, şefleri içinde Siyah oranının hayli düşük olduğu da biliniyor. Siyah nüfusun klasik müziğe “şüpheyle bakması”, Amerika’da yaşanan derin ayrışmanın görünen yüzünden biri denebilir. Afro-Amerikalılar klasik müziğin siyah olmayan insanlar için olduğunu düşünüyor ve devlet okullarında müzik eğitiminin yok denecek kadar az olması bu düşünceyi devam ettiriyor. Şaşırtıcı olan noktaysa, klasik müziğin Anderson’ın geniş kitlelere seslendiği zamandan çok daha heterojen bir kültür haline gelmesidir.

Nükhet Eren