Son üç aydır atölyede arka arkaya roman ve öykülerini okuduğumuz üç yazarın birbirlerine mektuplar(1) yazdıklarını ve bu yazışmaları kitap olarak yayınladıklarını  öğrenince tabi ki heyecanlandım. “Bir işe yaramayacak kadar güzel cümleler yazmak isteyen bir yazar”, “yazarak yarattığı dünya ile yaşadığımız dünya arasında koşturan bir yazar” ve “loş bir dünyada yaşayan bir yazar”, edebiyat üzerine, yazmak üzerine, okumak üzerine yazışıyoruz diyorlar; öyle olsun. Ama iş kurbağalara kadar uzanıyor okurun da haberi olsun.

Üç yazarın da kitaplarını kısa süre önce okumuş olmam ister istemez mektuplarda kitapları, kitaplarda mektupları aramama/izlememe sebep oldu. Az konuşan yazar yine az konuşuyor, ama yazarları ve metinleri bir arada tutan oymuş gibi geldi bana. Kurbağalara ilk o inanmıştır, diğerlerini de o inandırmıştır diye düşündüm. (2) Benim gibi konuşan yazar var bir tane de. Atölyede onun kitabını okuduğumuzda “metnin içinde okur olarak kendime yer açamadım” deyişim bundandı belki de; yabancılaşamadım metne bir türlü, okur rolüne geçemedim. “Ne var, bunları ben de yazarım!” tarzı bir kendini bilmezlik değil bu, kendimi metinden ayıramama hali sanırım. Bir de, az da konuşsa çok da konuşsa söylediklerinde bir ağırlık -benim için bazen bir anlam bazen bir yük olarak- olan yazar var, tıpkı kitabındaki gibi.

Yazışmalardaki içerik tabi ki edebiyat/yazmak üzerine temelleniyor. “Yazar metnini yazmaya başlarken ne yaptığını tam olarak biliyor mudur, bilmeli midir?” sorusuyla başlayan yazışmalar kurgu-hayat çelişkisi, bilinç ve dışı, güncel siyaset, evrim, doğa, dil, kapitalizm, sanat, insanlık, dünyanın/memleketin hali gibi konulara felsefe, psikoloji, tarih, politika ve tabi ki edebiyat gibi pencerelerden bakarak ilerliyor. Çok az söyleşi yapan, yaptığı söyleşilerde de kimi sorulara “Benim söyleyecek bir şeyim yok” cevabını vermeyi ne kadar arzu ettiğini -ama kibarlığından vermediğini biliyoruz- itiraf eden, kitaplarındaki karakterlerin kendi hayatları ile birebir örtüştüğü kanısındaki okur tipinden oldukça muzdarip olduklarını ifade eden bu yazarların, edebiyatla/hayatla ilgili duruşlarını, aralarındaki ilişkileri, duygularını, düşüncelerini hatta bazı durumlarda henüz duygu-düşünce tertibine ulaşmamış sezgilerini bile içtenlikle paylaşıyor olmaları okuru, özellikle de okumak-yazmak eylemleri ile haşır neşir olan okuru kitaba bağlayan heyecan verici bir unsur bana göre.

Bu noktada, okuruyla sadece yazdığı metinde buluşmayı seçen yazar tavrı ile ilgili kişisel -ve olumlu- görüşümü ifade etmek istiyorum. Yazar metnini, editörüne ya da fikrini almak için okuttuğu bir arkadaşına açıkladığı gibi anlatamaz her bir okuruna, anlatmamalı da, buna ihtiyacı olmamalı. Metin her bir okura kendini anlatmak, belki bazen savunmak konusunda tek başınadır, zaman zaman yazarını bile savunmak zorunda kalarak. Metnin büyüsü biraz da burada, yazarından bağımsız olarak her bir okurla kurduğu birebir ilişkidedir. Kitapta tüm bunları imrendiğim bir netlik ve muziplikle ifade eden, yazardan okuruna giden bir cümle var aslında; “Sorusu olan romanı yeniden okusun.”

Biçim olarak; fikirler oluşturan, fikirleri her yönüyle tartışan, o tartışmalardan yeni ve bazen yola çıkılan fikirle çelişen açılımlara ulaşan ve böylelikle sürekli genişleyen bir metinden bahsetmek mümkün. Çoğunlukla aynı yazar değişik konularda yolu açar/gösterirken, biri o yolun önüne, arkasına, tüm sapaklarına hatta kaldırıp altına bakıyor, diğeri ise yolun üzerinde hem sağa hem sola bakarak usul usul ilerliyor. Bakış açıları değişik olsa da üç yazarın da, birkaç cümle ya da mektup önce ‘hatırlamak’ ve ‘unutmamak’ arasındaki anlam farkını atlamış ise geri dönüp düzelten bir titizlikle katıldığı bu yazışmalar, kendi ifadeleri ile “yanlış anlamalarla” yol alıyor. Yaşamın her alanında, doğruyu kendisinin bildiğini ve bize de mutlaka öğreteceğini, kafamıza vura vura da olsa öğreteceğini bağıran bir dil ile kuşatılmışken cümlelerini “yanlışlanabilir önermeler” olarak tanımlayan zarif bir üslup bu kitabı gözümde daha da değerli kıldı. Aynı zamanda, bu incelikli metinle ilgili duygu, düşünce ve sezgilerimi doğru sözcüklerle, tamamlanmış cümlelerle ifade edebilmek konusunda bir sorumluluk da hissettirdi, içtenlikle ve özenle yapılmış her iş gibi.

“Peki kurbağalar nerede?” diye soranlar olursa, kurbağalar kitabın en sonunda. Çok çarpıcı bulduğum son bölümden, kurbağaların şarkısından, edebiyatın sesinden hiç bahsetmeyeceğim. Kitap boyunca kimini yakalayıp kendine mal edeceği, kimini çok sonra bir gün anımsayıp ancak yerli yerine oturtabileceği, kimiyle de hiç bağlantı kuramayacağı fikirleri, yorumları, kavramları üst üste yığarak en son bölüme ulaşan okurun elinden bu güzel bitişin, bu tadı damakta kalan ayrılığın keyfini almak istemem. Hem bakalım o da kurbağalara inanacak mı?

Ama illaki kurbağa diyenler varsa onları başka bir bağlamda, Emily Dickinson’ın muhteşem şiiri ile baş başa bırakabilirim.

Ben Hiçkimseyim! Sen Kimsin? (3)

Ben Hiçkimseyim! Sen kimsin?

Sen de Hiçkimse misin?

Biz bir çiftiz o zaman- sakın söyleme!

Sürgün ederler bizi, bilirsin!

Ne kadar can sıkıcı Birisi olmak!

Ne kadar genel -bir Kurbağa gibi-

Bitip tükenmez gün boyunca, adını söylemek

Ona hayran bir bataklığa!

Kırmızı Başlıklı Corona

(1) Kitap üç yazarın birbirlerine gönderdikleri e-postalardan oluşmaktadır. Ben bu e-postalara mektup demeyi tercih ettim.

(2) Yanılmış olabilirim.

(3) Emily Dickinson, The Complete Poems of Emily Dickinson, Little, Brown and Company, 1976