(14 Mart 1888 – 18 Temmuz 1965)

Öykü, Roman, Mizah Yazarı, Gazeteci

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “görmesini bilen ve gördüğünü verebilen” bir yazar olarak nitelediği Refik Halit Karay, 14 Mart 1888’de İstanbul Beylerbeyi’nde doğdu. Asil ve zengin bir ailenin en küçük oğludur. Soyu anne tarafından Kırım Hanı Giraylarına, baba tarafından ise Mudurnu’dan göç etmiş Karakayışlı ailesine dayanmaktadır. Babası maliye başveznedarı ve Bank-i Osmânî-yi Şâhâne nâzırı, Mevlevî tarikatının önde gelen isimlerinden Mehmed Hâlid Bey, annesi Nefise Ruhsar Hanım’dır. Aile Karakayışoğulları diye bilindiğinden Refik Halit de bir süre Karakayış soyadını kullanmış, daha sonra bunu Karay’a çevirmiştir.

İlk öğrenimini Vezneciler’deki Şemsülmaârif Mektebi ile Göztepe’deki Mekteb-i Latif olarak anılan Taşmektep’te gördü. Küçük yaşlarda şiir yazma merakına kapılan yazar, kısa süre sonra şiiri bırakıp hikaye yazmaya yöneldi, daha sonra liseye gidene kadar kendisini okumaya verdi ve sürekli okudu.

«…Tam doğrusunu söylemek lâzım gelirse, bende muharrirlik istidadı pek çocukken, henüz onbir-oniki yaşlarında kendisini gösterdi; hem de çoğu kimsede olduğu gibi, başlangıçta, şiir şeklinde…»

«…Bu sıkıntılı şâirlik devrem, bereket uzun sürmedi. Hemen nesre atıldım ve bir rahat nefes aldım.» (-Sakın Aldanma, İnanma, Kanma- eserinden)

On iki yaşında Galatasaray Mekteb-i Sultânîsi’ne kaydedilmesiyle birlikte tekrar yazmaya başladı. “Şairler” olarak isimlendirilen gruba dâhil oldu. Bu grupta; ileride önemli birer şair olacak Ahmet Haşim ve Abdülhak Şinasi de vardı. 18 yaşında Fransızca hocası ve okul Müdürüyle yaşadığı bir olayın kendisini çok etkilemesi üzerine liseyi bırakma kararı aldı, daha sonra imtihanla dışarıdan diploma aldı. Babasının isteğiyle Hukuk Mektebi’ne girdi ancak ikinci sınıfta terk etti. Hukuk öğrencisiyle başladığı  Maliye Nezâreti Devâir-i Merkeziyye Kalemi’ndeki kâtiplikle görevini 1908’de II. Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle bıraktı ve Servet-i Fünûn dergisinin önce matbaasında, sonra dergisinde “mütercim” ve “yazar” olarak işe başladı. Bu arada da “Guano Gübreleri” adını verdiği ilk yazısı da yayımlandı. (Bu yazısına henüz ulaşılamamıştır.)  Daha önceki yazıları isimsiz çıkmasına rağmen ilk yazısının sonunda R.H. harfleri yer aldı. Bu yazısı çok dikkat çekti. İlk hikayesi “Aişe’nin Talihi” 1909’da Servet-i Fünûn Dergisi’nde/Muhit Mecmuası’nda çıktı. Sonra Ahmet Midhat Efendi’nin Tercüman-ı Hakikat gazetesinde başyazıları yazdı. (1909)

Babasından aldığı destekle 1909’da “Son Havadis” adıyla bir gazete çıkardı, 15 sayı yayınladı, ancak kısa süre sonra zarar edince kapatmak zorunda kaldı. Gazetesi kapanınca “Sada-yı Millet“te gazeteciliğini sürdürdü, başyazılarını kaleme aldı. Zamanla “Aydede” ve Fecr-i Ati toplantılarında tanıştığı ve yakın arkadaş olduğu Yakup Kadri’nin bulduğu “Kirpi” gibi mahlaslar kullanarak mizah yazıları yazmaya başladı. İlerleyen yıllarda “Hoşyar Vak’anüvis, Kıvılcım, Durende, Emmi, Ahfeş, Seyirci, K.İ., Re-Ha, Rehaka, Ağababa, A.D., R.H., Mübeccel Halid, Rehak ve Kirpi-i Natüvan” mahlaslarını da kullandığı görüldü. Günümüzde hikayeciği ön planda olan Refik Halid, kendi dönemindeki ününü bu mizahi yazılarına borçludur.

Bu arada Beyoğlu Belediyesi’nde başkâtiplik yaptı. Kısa ömürlü Fecr-i Âtî edebî topluluğu arasında yer aldı. “EşrefŞehrahKalem” ve “Cem” dergilerinde imzasız veya “Kirpi” takma adıyla yayımladığı siyasî yazı ve hicivlerinden dolayı tedirgin olan İttihat ve Terakkî iktidarı, Mahmud Şevket Paşa’nın katli hadisesiyle suçlananlar arasında onu da Sinop’a (1913), arkasından Çorum’a (1916) sürgün etti. Bu sürgün kendi isteğiyle önce Ankara’ya (1917), daha sonra Bilecik’e (1917-1918) çevrildi. Sinop’ta tanıştığı Cemal Paşa’nın kızı Nazıma Hanım’la Ankara’da evlenen Karay, 1918’de Ziya Gökalp‘in çabalarıyla sürgün cezası kalkmaksızın İstanbul’a dönüp Robert Kolej’de Türkçe öğretmenliği yaptı.

Sinop Cezaevi ve sürgün olarak gittiği Anadolu’nun çeşitli kesimlerinden insanları yansıttığı 18 öyküden oluşan “Memleket Hikayeleri“ni 1919’da çıkaran edebiyatçı, Türk öykücülüğüne yeni bir sayfa açtı ve o güne kadar konuları İstanbul’la sınırlı olan öykücülüğü Anadolu’ya taşıdı. Türk edebiyatına hediye ettiği en güzel eserlerini, sürgün hayatının en uzununu yaşadığı Hatay topraklarında veren Karay,  “köy edebiyatı”nın öncüleri arasına girdi. 1920’lerden sonra daha arı ve anlaşılır bir dil kullandı. Bu eseriyle Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin tarafından “İstanbul Türkçesini en iyi kullanan yazar” olarak ilan edildi.”

“Onun zeki ve usta kaleminden, ışıklı bir hareket güzelliği ile raks eder gibi dökülen duru ve şeffaf nesir, dili, yirminci asır Türkçesinin ‘örnek dili’ olabilecek derecede güzel ve sağlam bir mimariye sahiptir.” -Nihad Sami Banarlı-

Mütareke’yi takip eden günlerde Zaman gazetesinde İttihat ve Terakkî’yi şiddetle tenkit eden yazıları yanında VakitTasvîr-i Efkâr ve Zaman gazetelerinde de edebî ve siyasî yazıları çıktı. Damat Ferit Paşa’ya yakınlığı sayesinde ikinci kuruluşunda Hürriyet ve İtilâf Fırkası’na üye oldu. Bu fırkanın teşkil ettiği hükümette aralıklarla iki defa posta ve telgraf umum müdürlüğünde bulundu (Nisan-Ekim 1919; Nisan-Eylül 1920). 

AlemdarSabah ve Peyâm-ı Sabah gazetelerinde siyasî yazıları çıkarken devrin önemli mizah yazarlarını topladığı “Aydede” adıyla bir mizah dergisi yayımladı (1922)  ve “Nakş-ı ber ab” (suya çizgi) başlığı altında başyazılar yazdı.

İzmir’in Yunanlılar tarafından işgaliyle başlayan ve Anadolu’da Millî Mücadele’nin en çetin günlerine rastlayan umum müdürlüğü sırasında postahanelere Kuvâ-yi Milliye’nin ve diğer direniş gruplarının telgraflarının kabul ve keşîde edilmemesi için emir verdiğinden ve Millî Mücadele aleyhindeki yazılarından dolayı savaş sonunda Yüzellilikler listesi‘ne alındı. İstanbul’un düşman işgalinden kurtarılışının ardından (ve bu listenin çıkmasından önce) 1922’de Piyer Loti gemisiyle Türkiye’den ayrılarak Suriye’de Beyrut yakınlarındaki Cünye kasabasına yerleşti.

Karay, sürgüne beraber çıktığı eşi ile oğlu Ender’i sıkıntılar nedeniyle İstanbul’a gönderirken bir süre sonra ikinci evliliğini Nihal Hanım’la yaptı ve bu evliliğinden Ömer Uğur isminde bir oğlu oldu. Burada geçimini Doğru Yol ve Vahdet gibi Türkçe gazetelere yazdığı makaleleriyle sağlayan Refik Halit’in daha sonra Cumhuriyet inkılâplarını takdir eden yazıları, Hatay’ın Türkiye’ye ilhakı için bölgedeki Türk gençlerini teşvik gayretleri Ankara hükümetini memnun ettiğinden önce özel olarak affı söz konusu oldu. Bir süre sonra da Yüzellilikler hakkında çıkarılan af kanununun yürürlüğe girmesiyle Beyrut ve Halep’de geçen on altı yıllık sürgün hayatının ardından Türkiye’ye döndü (Temmuz 1938).

Bundan sonraki geçimini gazete yazıları, roman tefrikaları ve kitaplarının neşrinden temin etti. Aydede’yi yeniden bir süre daha yayımladı (1948-1949).

Romancılığında iki ayrı çizgi etkindir. Yurtdışına kaçmadan önce yazdığı “İstanbul’un İç Yüzü” en yetkin romanı sayılır. 1920’de yayınlanan bu romanda İttihat ve Terakki’nin işbaşına gelişinden Birinci Dünya Savaşı günlerine kadar olan İstanbul’u bütün renk ve çizgileriyle yansıttı.  Yurt dışındaki sürgün yılları ona vatan hasreti kokan hikayeler yazdırırken bir yandan da konusunu aşk, egzotik ülkelerde sürükleyici maceralar, seyahatler, hatta polisiye olayların teşkil ettiği  romanlar kaleme almasına imkan vermiştir. Günlük hayatında etrafındaki kişilerin zaaflarını yakalayarak zeki ve iğneleyici nükteler sarfeden, yer yer onları küçültücü bir dil kullanan, bununla beraber sohbetleri aranan bir şahsiyet olduğu anlatılan Refik Halit’in bu üslûbu hiciv yazılarında, hatta roman ve hikâyelerinde de dikkati çeker. Refik Halit romanlarında genellikle Türk toplumunun geçirdiği sosyal değişmeleri, bunların kişilere yansımalarını, yeni zenginleri, mirasyedileri, alafranga tipleri, savaş gibi olağan üstü hallerden faydalanan vurguncuları, ezilen orta sınıf insanını ele aldı.

Kendisini besleyen kaynaklar olarak Batı edebiyatını, özellikle “Fransız edebiyatı“nı göstermiştir.

İlk gençlik yıllarımda en çok okuyup tesirinde kaldığım Çarlık Rusyası ile bazı Fransız yazarları olmuştur. Gogol, Dostoyevski, Maupassant, Daudet, Maksim Gorki gibi. Bu yaşıma kadar devamlı okudum. Fakat bu saydıklarımın dışında bana fazlaca tesir eden olmadı.

Yazara göre “Gorki” ve “Maupassant” onun hocasıdır. Bunun yanı sıra Turgenyev’i de sevdiğini ve betimleme yapmayı Pierre Loti’den öğrendiğini belirtir. Ayrıca “Tolstoy”un da etkisi altında kaldığını belirtmiştir. Mizahi yeteneğinin gelişmesini Duyun-u Umumiye Direktörü Ali Bey’e, konuşma dilini yazıya aktarmadaki başarısını Muallim Naci Bey’e bağlar. Yazılarında sıklıkla Victor Hugo, Nedim, Karacaoğlun, Lamartine, Jules Verne, Baki, Fuzuli, Nef’i, Tevfik Fikret, La Fontaine, Karagöz-Hacivat ve Nasreddin Hoca’dan bahseder. Victor Hugo’yu dahi olarak gördüğünü, yaşamıyla kendi yaşamı arasında pek çok benzerlik yakaladığını söyler.

Refik Halid’in roman, hikâye, tiyatro, deneme, fıkra, hiciv gibi değişik türlerde çok sayıda eseri sevilerek okunmuş ve defalarca basılmıştır. “ÇeteSürgünNilgünKarlı Dağdaki Ateşİki Bin Yılın Sevgilisi ve Yatık Emine” adlı eserleri filme de alınmıştır.Bu Günün Saraylısı” da TV dizisi yapılmıştır.  Bunların dışında hâtıraları ve kronikleri de bulunmaktadır.

18 Temmuz 1965 tarihinde geçirdiği bir ameliyat esnasında vefat eden ve Zincirlikuyu Asrî Mezarlığı’na defnedilen Refik Halid Karay’ı vefatının 55. Yılında saygıyla anıyoruz.

HİKAYELERİ : 

Refik Halit’in, klasik bir Maupassant yapısı gösteren ve hemen bütün tenkitçiler tarafından en güzel Türkçe ile yazılmış olduğu kabul edilen hikâyelerinden 1908-1919 arasında yazılmış on dördü “Memleket Hikâyeleri” (1919) adı altında toplanmıştır. Bunlardan konusu İstanbul’un kenar semtlerinde geçen üçü dışında diğerleri yazarın ilk sürgün yerleri olan Sinop, Çorum, Ankara, Bilecik’te geçer. Anadolu’nun ilk defa sağlam bir hikâye tekniği ve usta bir kalemle dile getirildiği bu hikâyelerde memur, esnaf ve orta halli insanların sıkıntıları, geçim dertleri, kasaba eğlence hayatı, örflerin bağlayıcılığı gibi konular canlı ve realist tabiat tasvirleriyle işlenmiştir. Hikâyelerin dili mahallî ağız taklitlerine saplanmayan tabii bir İstanbul Türkçesi’dir.

Çoğunu ikinci sürgün döneminde yazıp Türkiye’ye dönüşünde yayımladığı “Gurbet Hikâyeleri“nde ise (1940) ikisi Anadolu’da, diğerleri Suriye’de geçen on yedi hikâye yer alır. 1922-1938 yılları arasındaki sürgün döneminin öyküleridir.Bunlarda yazarın yurt dışı hâtıra ve intibalarının zenginleştirdiği ve çöl insanlarının hayatı, vatanlarından uzakta yaşamak zorunda kalanların daüssıla duyguları ve bu duyguların birbirine bağladığı insanlar anlatılmıştır.

Yer Altında Dünya Var” (1953)

ROMANLARI : 

İlk romanı “İstanbul’un İçyüzü“nde (1920) II. Meşrutiyet’in öncesi ve sonrasında İstanbul’da yüksek memurlar, aile ilişkileri, siyasî olaylar ve savaş yıllarında zengin olan insanlar, roman kahramanı İsmet’in hâtıraları şeklinde ve her birinde ayrı kişi ve çevrelerin anlatıldığı altı bölüm halinde verilmiştir.

Yazarın sürgün yıllarının ürünü olan “Yezid’in Kızı (Halep 1938) Yezîdîler’in dünya görüşlerini, yaşam tarzlarını, örflerini, inançlarını zengin tabiat tasvirleriyle anlatır. 

Çete” (1939) Hatay’da, Fransız işgali yıllarında bir Türk çetecisinin Fransızlar ve Nestûrîler’le olan mücadelesinin ayrı dünyalara mensup iki insanın aşkı çerçevesindeki hikâyesidir.

Yazarın hayatının benzerini yaşayan bir Osmanlı yüzbaşısının Beyrut, Halep ve Şam’daki hayatını anlatan “Sürgün (1941), hânedana mensup diğer sürgünlerle beraber çekilen sıkıntıların ve hazin âkıbetlerinin romanıdır. Otobiografik roman bağlamında değerlendirilebilir.

Anahtar” (İstanbul 1947) Bu eser, kadın-erkek ilişkisi üzerine kuruludur. Cumhuriyet’ten sonra yeni bir hayata ve sosyeteye ayak uydurmaya çalışan bir ailenin dramıdır. Basit şüphelerin doğurduğu kıskançlıklcrın ne gibi felaketlere yol açabileceği üzerinde durulmuştur.

“Bu Bizim Hayatımız” (1950)

Türk Prensesi Nilgün” (1950-1952), II. Dünya Savaşı yıllarında çeşitli sebeplerle yurt dışında kalmış Türkler’in hayatlarına yer yer temas eden Uzakdoğu egzotizmi ağırlıklı bir aşk romanıdır. 

Dişi Örümcek” (1953), Yer Altında Dünya Var (1953)

Bugünün Saraylısı (1954) Eserde, asil bir aileye sonradan katılan, sonradan görme bir kızın yarattığı değerler karmaşası anlatılmaktadır. TV dizisi yapılmıştır.

İki Bin Yılın Sevgilisi (İstanbul 1954), Roma ve Selçuklu imparatorlukları devrinde ve aynı zamanda günümüzde yaşanan değişmeyen bir aşkı anlatır. 

İki Cisimli Kadın (İstanbul 1955), bir kadının iki uzak coğrafyada iki farklı ruhu taşımasının fantastik hikâyesidir.

Kadınlar Tekkesi I-II” (1956),

Karlı Dağdaki Ateş” (1956),

Dört Yapraklı Yonca” (1957),

Sonuncu Kadeh” (1965),

Yerini Seven Fidan” (1977)

Ayın Ondördü” (1980),

Yüzen Bahçe” (1981),

Ekmek Elden Su Gölden” (1980)

FIKRA / MAKALE / ANLATI / HİCİV :

“Sakın Aldanma, İnanma, Kanma(1915),

Kirpinin Dedikleri(1916),

Ago Paşanın Hatıratı” (1918 ) 1920’li yılların yaşamı, gelenekleri, alışkanlıklarının mizahi bir bakış açısı ve dille anlatıldığı kitap,  kısa kısa hikayelerden oluşuyor. Kitabın birinci hikayesi kitabın ismi olan “Ago Paşa’nın Hatıratı’dır. Ago Paşa, herkesin isminden dolayı yanıldığı gibi bir insan değil aksine bir Senegal’li zeki bir papağandır. “Ah, o zamanki hanımefendilerin kibarlığı, o halayıkların güzelliği, o saz âlemleri ve helva sohbetleri!… Hoş, ezberlediğim o tesirli cümlenin sade bana değil, efendime de faydası dokunmuştu. Zamanın padişahı onu rütbe, mesnet ve servete gark etmişti; göğsü nişanlarla dolmuştu. Bana bile fahri olarak galiba bir unvan verilmişti ki artık sadece: Ago! Ago! diye hitap etmiyorlar, o çetrefil dilli, ince belli, sırma saçlı, narin, nazik, nazenin Çerkes kızları beni: Ago Paşa! diye çağırıyorlar, böyle okşuyorlar, böyle öpüyorlardı.”

Guguklu Saat” (1922),

Tanıdıklarım” (1922)

OYUNLARI :

Kanije Müdafaası” (1909)

“Deli” (1939)

GÜNCE / ANI / GEZİ :

Minelbâd İlelmihrab” (1964)

Üç Nesil Üç Hayat” (1943)

Bir Ömür Boyunca” (1990)

DÜZYAZI / DERLEME / NOTLAR :

Kendi Yazılarıyla Refik Halid” (1948)

ANTOLOJİK / KRONİK :

Ay Peşinde” (1918)

Bir İçim Su” (1931)  Refik Halit Türkçesi’nin en güzel örneklerinin yer aldığı yazılar Bir İçim Su’da toplanan yazılarıdır.

Bir Avuç Saçma” (1939),

İlk Adım(1941),

Makiyajlı Kadın” (1943),

Tanrı’ya Şikayet” (1944)

Refik Halit Karay’ın “Karacaoğlan” hakkındaki incelemesi bulunmaktadır.

KAYNAKÇA :

. Hayatının ve Sanatının Ana Çizgileriyle Refik Halid Karay – Yrd. Doç. Dr. Mustafa Özbalcı

. Bir Sürgün Entelektüeli: Refik Halid Karay’ın Eserlerine Yansıyan Toplum – Nesrin Akıncı Çötok

. Refik Halit Karay’ın Hikayelerinde, Nitelik ve Mahiyeti Bakımından Kadın-Erkek İlişkilerine Bakış – Erdoğan Kul

. Refik Halit Karay’ın Eserlerinde Batı İmgesi – Yenal Ünal

. Refik Halit Karay’ın Eserlerinde Din Olgusu Üzerine Sosyolojik Bir Çözümleme – Elif Davun

. Seçme Romanlar; Yazarları, Eserleri, Roman Özetleri – Asım Bezirci

. Kültür Köprüsü – Nihat Sami Banarlı

. Dergipark.org.tr

. İslamansiklopedisi.org.tr

. Türk Edebiyatında Yazarlar ve Şairler Sözlüğü – Hikmet Altınkaynak