(31 Ağustos 1868, Kumrulumescit, Cihangir, İstanbul – 20 Temmuz 1959, Bakkal Bekir Sok, Tunusbağı,  İstanbul)

Tiyatro Yazarı

Tam adı Mahmut Celalettin Musahipoğlu olan Musahipzade Celâl, Türk edebiyatında tiyatro alanında ilk yazılı eserlerin verilmeye başladığı II. Meşrutiyet döneminde yetişmiş ve sadece tiyatro alanında eser vermiş iki önemli tiyatro yazarından biridir. Bunlardan birisi yapıtlarında daha çok toplumsal konuları işleyen İbnürrefik Ahmet Nuri Sekizinci, diğeriyse günlük yaşamı ele alan Musahipzade Celâl’dir.

“Musahipzade Celâl geleneksel Türk tiyatrosuyla Batı tiyatrosunun sentezini yaparak ulusal kimliği olan bir tiyatronun ilk başarılı örneklerini vermiştir.” -Murat Tuncay-

Gazhane Başkatibi Musahipzade Ali Bey ile Fıtnat Ecibe Hanım’ın oğludur. Dedesi, III. Selim’ih musahibi bestekâr İzzet Şakir Ağa’dır. (Onun da dedesi Birinci Ahmet zamanında İstanbul’a hicret etmiş Tatar Osman Ağa’dır.) 1935’te çıkarılan Soyadı Kanunundan önce “Musahipzade Celâl” imzasını kullandığı için tüm eserlerinde bu adı benimsedi ve “Musahipzade Celâl” adıyla ünlendi.         

Musahipzade Celâl; Osmanlı’nın son dönemi ile, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde yaşamış bir yazar olmakla birlikte daha çok Doğu’lu bir kimliğe sahiptir. Doğu terbiyesine uygun yetiştirilmiş, alçak gönüllü, yumuşak huylu, hırslarından arınmış, hatırşinas ve nazik kişiliği ile tam bir İstanbul beyefendisiydi. Geçmişe, geçmişin değerlerine romantik bir özlem duyan Musahipzade, bu yüzden de konularını daima ilgisini çekmiş olan tarihten aldı. Katip olan babası onu erken yaşta edebiyatla tanıştırmış, musahip ve bestekar olan dedesinin etkisiyle, eski saray yaşantısına, Osmanlı asilzadelerinin değerlerine aşina olarak büyüdü.

İstanbul’da Firuzağa Sıbyan Mektebi’nde ilköğreniminin ardından, Feyziye Rüştiyesi’ni ve Süleymaniye Numune-i Terakki İdadisi‘ni bitirdi. 1889 yılında, yazı yazma alışkanlığını edineceği Babıali Tercüme Odası’nda kâtip olarak göreve başladı. Bir yandan da Hukuk Mektebi‘ne devam etti ancak bitiremedi.

Tiyatroyla ilk tanışması bir akrabasının kendisine verdiği bir kurmalı oyuncak sayesinde oldu. Bu oyuncak kurulduğunda, artistler sahneye girip dönüyorlardı.  Oyun yazarlığına esin kaynağı ise, çocukluğunda izlediği Karagöz, Ortaoyunu ve Çengi Kolları Eğlenceleri oldu. Arkadaşları ile birlikte orta oyunları tertip edip bizzat kendisi de bu oyunlarda zenne rollerine çıktı. Çenebaz yaşlı kadın tiplerini pek iyi yaptığı söyleniyor. Bu arada bir lakabı da vardı: “Kocakarı Celal”.

“Bizim evde, bazan Emin Beyin Doğancılardaki yalısında – bu yalı yanmıştır – Şemsipaşadaki Direkliyalıda – burası da yıkılmıştır – oyunlar oynardık. Manyasizâde Refik Bey “Pişekâr”a çıkardı. İbnirrefik “Kavuklu”yu oynardı. Ben de “Kocakarı”ya çıkardım. Ressam Muazzez de vardı. İbnirrefik, bir defasında, bir donanma gecesi Manyâsizadenin köşkünde “Vanlı Ermeni”ye çıkmıştı. O gece “Hamam Oyunu” vardı.”

Bu fotoğrafta Musahipzade Celal Bey. kendi yazdığı bir orta oyunu’nda “zenne” rolüne çarşaflı bir halde çıktığı görülüyor. -oğuztopoglu.com sayfasından alınmıştır.-

1908’de çalıştığı Tercüme Bürosu’ndan ayrılınca zamanının büyük bölümünü oyun yazma çalışmalarına ayırdı. Ahmet Vefik Paşa‘nın Moliere çevirilerini inceleyerek ve Mardiros Mınakyan’ın Osmanlı Dram Kumpanyası temsillerini izleyerek tiyatro bilgisini geliştirdi. Yayımlanan ilk oyunu “Türk Kızı”nı 1910’da yazdı.  (Eser daha sonra 1937 yılında “Gülsüm” adıyla yayınlandı.) Celâl Esat ve Selâh Cimcoz Beylerin Selim-i Salis, Celâl Nuri’nin Kandiya Burcunda, Galip Bahtiyar Bey’in Son Darbe adlı eserlerinin içinde uyandırdığı tarihi bir piyes yazma isteği sonucunda 1912’de “Köprülüler” oyununu (bir diğer adı Avcı Mehmet’tir) yazdı ve oyun Mınakyan Tiyatrosu’nda sahnelendi.

Musahipzade; Köprülüler’den sonra, Zata adında bir orkestra  şefi ile tanıştı. Zata, Benilyan Opereti‘nde çalışıyordu. Onunla görüşerek bir şarkılı komedi yazmaya karar verdi. (1913) Bu eseriyle, sahneye Belediye Reisi “İstanbul Efendisi”ni çıkartarak, esnafı çarşıyı gösterecek ve Türk Musıkisini verecekti. O zamana kadar, Türk musıkisi “Leblebici Horhor” ile “operet”e girmişti.

Musahipzade Celâl’in mahalleyi mekân olarak kullandığı en beğenilen oyunlarından biri olan“İstanbul Efendisi” üç perdelik bir komedi olarak yayınlanmıştır. Oyunda Tanzimat edebiyatında sıkça rastlanabilecek bir aşk hikâyesi konu edilmektedir. Oyunun kahramanı Savleti Efendi, esnafı teftiş eden İstanbul Efendisi’dir. Böylesine ciddi bir işi olmasına karşın cinlere, perilere inanmak ve müneccimliğe özenmek gibi onunla alay edilmesine neden olan bir özelliği de vardır. Aslında kadı ile oğlunun olağanüstü şeylere olan merakı oyunun komedi üreten asal ögesidir. Savleti Efendi, kızını evlendireceği adamı, yere attığı tespihten dökülen taneleri sayarak bulmaya çalışır. Oysa kızı Esma, Safi Çelebi’yi sevmektedir. Çengi Afet adlı esirci kadın, İstanbul Efendisi’nin cinlere, perilere olan inancını kullanarak bir entrika çevirir ve Esma’nın sevdiği gençle evlenmesini sağlar.” -Yrd. Doç. Dr. Refika Altıkulaç Demirdağ-

1914’de tamamladığı eser,  1917’de Benliyan tarafından Beyoğlu Odeon Tiyatrosunda oynandı, büyük başarı sağladı. Sonradan muhtelif sahnede 299 defa temsil edilen ve 300’üncüsü 1934’de Şehir Tiyatrosunda verilen “İstanbul Efendisi” için “Türk Musıkisini kimse yadırgamadı. İlk temsilde sanatkarların hepsi Ermeni idiler. İçlerinde Türk olarak bir Ömer Aydın vardı. İyi bir temadır. Fakat asıl dava halledilmişti. Türk musıkisi sahneye çıkmıştı” demiştir.

1921 yılında Odeon Tiyatrosu’nda oynanan ve Sâdâbâd’taki cariyeler
arasındaki kıskançlıkları konu alan, masal tarih havasında, töre ve modalardan doğan yanlışlıkların nüktedan bir dille anlattığı “Lale Devri” adlı oyunu, İstanbul’da ilk defa kadınların tiyatroya gelmesini sağlayan oyun oldu. O sene Ramazan ayında ilk defa kadınların da gece tiyatroya gelip bu oyunu izlemesi için izin verildi. Yaptığı bir röportajda musıki itibariyle en sevdiği oyununun “Lale Devri” olduğunu söylemiştir.

1916 yılında yazdığı ve İstanbul Operet Heyeti’nde oynanan “Macun Hokkası” adlı eserinde geleneksel Türk tiyatrosu’nu çok belirgin şekilde kullanmıştır. Bu oyunun karakterleri “Hacivat” ve “Karagöz“dür. “Macun Hokkası” oyununun Kaptanzade Ali Rıza Bey’in ısrarıyla meydana geldiğini belirtmiştir. Oyun yazmayı sürdürürken memuriyet hayatına 1917′de Üsküdar livası’nda (sancak) bandrol memuru olarak devam etti. 1920′de bandrol örgütü kaldırılınca, görevi Maliye tahsil memurluğuna aktarıldı. 1923 yılında Üsküdar defterdarı iken emekliye ayrıldı. Musahipzade Celal, emekliliğinden sonra bir süre “Evkaf Müzesi”’ne bir serpuş (başlık) koleksiyonu yapmak üzere davet edildi ve  koleksiyon uzmanlığı yaptı.

1919-1924 yılları arasında yazdığı oyunların hepsi Osmanlı Operet Heyeti (1923 yılından sonra İstanbul Operet Heyeti adını aldı) tarafından sahnelendi.  Baba parası yiyen mevki sahibi kimseler ile yaşamlarını alın terleriyle kazanmaya çalışan emekçilerin arasındaki karşıtlığı anlatan “Yedekçi” (1919), “Kaşıkçılar” (1920), “Atlı Ases” (1921), “Demirbaş Şarl” (1921), kitap halinde basılan ilk eseri olan “İtaat İlamı” (1923), merhum Muhlis Sabahattin tarafından bestelenen “Moda Çılgınlıkları”nı (1923) (basılmadı ve oynanmadı) yazdı.

Yedekçi, Musahipzade Celâl’in basit konulu komedi oyunlarından biridir. Bu oyunda saf bir delikanlı olan Yedekçi Salim’in Doğancıbaşı Kerim Ağa’nın kızı Munise’ye olan aşkı konu edilmektedir. Salim, biraz saf bir delikanlı olduğundan Doğancıbaşı onunla alay ederek, çorak tarlada kavun, karpuz yetiştirdiği takdirde kızını kendisine verebileceğini söyler. Bunu ciddiye alan Salim bir yıl boyunca çorak tarlayla uğraşıp gerçekten kavun karpuz yetiştirir. Bunun üzerine Doğancıbaşı bu işin olamayacağını ima etmek için balığın kavağa çıktığını haber alınca kendisine gelmesini, kızını o zaman verebileceğini söyler. Salim buna da inanır. Bu arada Munise, Beliğ Çelebi adında bir düzenbazla evlendirilmek üzeredir. Oyunun sonunda Munise aslında Salim’in sevgisinin daha temiz ve dürüst bir sevgi olduğuna karar vererek babasının oyununu tersine çevirir ve Salim’le evlenmeyi başarır. Bu oyunda da Musahipzade’nin diğer oyunlarının birçoğunda görülebilecek bir takım geleneksel komik unsurlar bulunmaktadır. Salim’in saflığı Karagöz’ün ve Kavuklu’nun saflığını hatırlatır. Doğancıbaşı’nın kurnazlığı da Hacivat’ı ve Pişekâr’ı hatırlatır.” -Yrd. Doç. Dr. Refika Altıkulaç Demirdağ-

Eserlerinin basımı için yardım isteyen bir dilekçe ile Atatürk’e müracaat etti. Atatürk konu ile ilgilenilmesini emrederek dilekçeyi İçişleri Bakanlığına gönderdi. İç İşleri Bakanlığı Basın Genel Direktörlüğü “İtaat İlamı” isimli oyunu dört yüz lira telif ücreti ödeyerek kendi bünyesi içinde kitap haline getirdi. Daha sonra aynı sene içerisinde Kanaat Kitapevi tarafından kalan on yedi oyun da basılarak kitap dünyası içindeki yerini aldı (1936)

1924 yılında yazdığı ve 1927-1928 sezonunda Darülbedayi’de sahnelenen; Padişah Deli İbrahim’in yeteneksizliğini, halkın batıl inançlara düşkünlüğünü, yönetici kadronun Anadolu halkını sömürmesini konu edinen “Fermanlı Deli Hazretleri adlı oyunuyla daha yaygın bir ünün sahibi oldu..

“Evkaf müzesinin sükûneti rahat çalışmama çok uygun geliyordu. Bir sıra üzerine oturur, havuzda yıkanan güvercinleri seyrederken Fermanlı Deli Hazretleri’nin güvercin kovalama sahnesi gözümün önünde belirir gibi olurdu. Bu eseri, 1924 yılında, orada tamamladım”.

Oyun, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde İstanbul’da geçer :

“Dönemin sadrazamı Mustafa Paşa’nın vekilharç kâtibi Musa Efendi, Padişah’ın fermanı ile darağacına asılır. Asıldığı ağaç ağırlığına dayanamaz ve Musa Efendi düşer… Onun ölümden kurtulduğunu gören cellat, verilen emri bir kere yerine getirdiği için ikinci kez Musa Efendi’yi asmaz ve onun canını bağışlar. Musa Efendi şaşkınlığından delirince, “deliyi affedelim” diye ferman buyurulur. Musa Efendi bir süre tımarhanede kalır. Delileri eğlendirmek için muskalar yazar. Tesadüfen delilerden biri iyileşince, herkes derdine çare bulması için Musa Efendi’ye gelmeye başlar. Musa Efendi’nin adı artık halk arasında Fermanlı Deli Hazretleri olarak anılır ve her derde çare bulduğuna inanılır.”

1927 yılında kütüphane görevlisi olarak Darülbedayi’e (sonra İstanbul Şehir Tiyatroları adını aldı)  girince geçmişten gelen tiyatroya olan ilgisini geliştirme olanağı buldu. Ardı ardına tarihi hiciv özelliğinde eserler kaleme aldı. 1927’den sonra yazdığı ve fon olarak 18. yy. halk yaşamını kullanan ve o günlere ışık tutmayı amaçlayan, oyunlarında Batı tiyatrosuyla orta oyununun bir bileşimini elde etmeye çalışan Musahipzade CelâlAynaroz Kadısı” (1927), Kafes Arkasında” (1928), Bir Kavuk Devrildi” (1930), Mum Söndü” (1930), Pazartesi-Perşembe” (1931), Gül ve Gönül” (1932), Balaban Ağa” (1933) adlı oyunları Darülbedayi’de sahnelendi.

Balaban Ağa’da  devlet memurunun cahilliği taşlanmıştır. Subaşı Balaban; neşeli, babacan, sevimli, dürüst bir kişidir. Kötü kadınları ıslah edeceğine, dünyadan kötülüğü kaldıracağına inanmış, bunu kendine vazife edinmiştir. Aynı oyundaki Arif Ağa, bilgisizliğiyle taşlanırken; efendiliği, çelebiliği ile sevimli bir komedi tipi olarak canlandırılmıştır. Balabanağa’nın enerjisi ve canlılığıyla Arif Ağa’nın ağırkanlılığı hoş bir tezat teşkil eder.” -Yrd. Doç. Dr. Refika Altıkulaç Demirdağ-

Oyunlarından “Aynaroz Kadısı” (1938) yılında İpekçiler Film Şirketi tarafından Muhsin Ertuğrul’un rejisi ile filme alındı. Filmin jübilesi 01.12.1938 tarihinde İstanbul’da İpek ve Melek sinemalarında yapıldı.

Aynaroz Kadısı”nda Osmanlı’nın çöken adalet sistemi, rüşvet ve yalanla yürütülen işleri ve devlet için çalışanların haksızlığı kanıksamaları aslında ağır bir alaycılıkla eleştirilir. Bu oyununda Kadı Yakup Efendi’nin düzenbazlıkları anlatılmaktadır. Oyunda, iyi özelliklere sahip olduğu söylenebilecek Hristo ve Afroditi, birbirini seven iki gençtir. Kilise yetkilileri, hem Afroditi’nin babasından kalan paraya el koymak, hem de bu güzel kızdan cinsel açıdan faydalanmak için onu kiliseye kapatmak niyetindedirler. Hiristo ile Afroditi kiliseden kurtulmaya çalışırken aynı niyetlere sahip olan kadıya sığınırlar. Kadı, çok istemesine rağmen kızdan cinsel açıdan faydalanamaz ama kilisenin elindeki paraya el koyar. Kilise bu parayı zorla aldığını iddia ederek mahkemeye başvurunca da Aynaroz Kadısı, Şeyhülislamdan mahkemeyi gören kadılara kadar herkese rüşvet dağıtır. Sonunda da papaz, mahkemesinden vazgeçmek zorunda bırakıldığı gibi hapse attırılır.” -Yrd. Doç. Dr. Refika Altıkulaç Demirdağ-

Yabancı yatırımların yerli iktisadı iflasa sürüklemesini, bilgisiz yöneticilerin halkı sömürmesini anlattığı “Bir Kavruk Devrildi” ise (1939) yılında  yine İpekçiler Film Şirketi tarafından Muhsin Ertuğrul’un rejisi ile filme alındı. Filmin Jübilesi 31.01.1939 tarihinde İzmir Elhamra Sinemasın da yapıldı. Bu iki film de (1959) yılında İstanbul Belediyesi Film Deposunda çıkan yangında yok oldu.

1934’de yazdığı ve beklenen ilgiyi görmeyen, sahnelenmeyen “Selma – İstanbul’un İmarı” adlı dramdan sonra yeni oyun yazmadı; 18 oyunu 1936’da toplu halde yayımlandı. 1937’de Türk Kızı’nın değiştirilmiş hali olan “Gülsüm”ü ve ardından arkadaşı Mehmet Şükrü Erden ile “Genç Osman” adlı oyunu kaleme aldı. Oyun 1937’de Ankara Devlet Tiyatrosu’nda oynandı.

Ayrıca “Gücü Gücü Yetene, Kadın Tertibi, Kısmet Değilmiş, Hisse-i Şayia, Sekizinci” ve “Ceza Kanunu gibi uyarlama oyunları da bulunmaktadır. 1946 yılında kaleme aldığı “Eski İstanbul Yaşayışı” adlı kitabında kendi hatıraların, eski Osmanlı adetlerini ve gündelik hayatın detaylarını anlattı. “Urgancının Oğlu”, “Adamımın Adamı”, “Do, re, mi, fa, sol” ve “Karacaoğlan” isimli yazmak istediği dört adet oyun planladığını, ayrıca İnci dergisi‘nde çıkmış “Sinan Çelebi” isimli bir romanı olduğu söylenmektedir.

Türkiye’ye özgü denebilecek bir müzikal komedi türünün ilk yazarı olma özelliğini taşıyan Musahipzade, oyunlarında 18.yüzyıl Osmanlı toplumundaki idari bozuklukları ve dini sömürüyü malzeme olarak kullandı. Daha çok müzikli komedi  tarzında eserler yazdı. Sanatçı, bir anlamda Meşrutiyet tiyatrosu ile Cumhuriyet dönemi tiyatrosu arasında önemli bir köprü görevi gördü. Sosyal tenkide önem veren Musahipzade, eserlerinde  geleneksel Türk tiyatrosu’ndan, özellikle orta oyunu ve meddah geleneğinden yararlandı. Kahramanlarını kendi muhitlerindeki ağız ve dil özellikleri ve üslûpları ile konuşturdu. Oyunlarının komedi tarzında oluşu, halkın komedi oyunlarına Karagöz ve meddah ile orta oyunu‘ndan kalan bir birikimle alışık olması, oyunlarının çok basit ve anlaşılır olarak kurgulanmış olması sebebi ile oyunları çok popüler oldu. Yakından tanıdığı saray ve konak hayatını, eski İstanbul’un eğlencelerini, töre ve âdetlerini, ticari hayatını eleştirel ve mizahi bir tutumla yansıttı. Eserlerinin dekorlarını ve kişilerin elbiselerini kendi tasarladı, çizdi.

Amacının “tarih sahifelerini sahnede tekrar etmek değil, gölgesi altında hayal meyal seçilen halk hayatını” anlatmak olduğunu belirten Musahipzade Celâl, devlet yönetimini ve kurumlarını yozlaştıran çıkarcı, işbirlikçi, asalak tiplerin, dini kötüye kullanan, kendi amaçlarına alet eden din sömürücülerinin karşısında bir tavır aldı. Bu yüzden bazı çevreler tarafından ağır itham ve suçlamalara da maruz kaldı.

“Daima yokluktan şikâyet ederken mevcut olanları da görmemek için gözlerimizi yummayalım. Musahipzade Türk tiyatro edebiyatının klasiği addedilebilecek kadar kuvvetli ve yaşayacak bir muharrirdir.” -Yaşar Nabi Nayır-

“Öte yandan, Musahipzade Celal’in oyunlarını bugün de çekici yapan, görüntüde ve konuşmalarda görülen çok renklilik, görsel çarpıcılık, tiplerdeki çeşitleme ve sahne üzerindeki devingenliktir. Batı tiyatrosunun çoğu kez aile ilişkilerinde yoğunlaşmasına, odalarda tutuklanmasına karşın Musahipzade Celal’in oyunları sokağa, mahalleye, mesire yerlerine, bahçelere, çarşıya açılır. Bu geniş ortamlarda her kesimden insan, kendi özel giysisi, özel tavrı ile yer alır ve zengin bir görüntü oluşturur. Oyunların konularının geçmişten alınmış olması bu görsel zenginliğin, sahne imkânlarının elverdiği ölçüde çeşitleme yapılarak sunulmasına olanak sağlar. Göz alıcı tarihi dekorlar, çok renkli kostümler, Osmanlıca yüklü ve Osmanlı işi nüktelerle yüklü dil, kulağa tanıdık gelen şarkılar, göze hoş gelen danslar yıllarca bu oyunların popüler olmasını sağlamıştır.” – Sevda Şener – Taha Toros Arşivi –

Ömrünün sonuna doğru gözleri görmemeye başlayan Musahipzade Celâl, oyunlarını yeğenlerine ve yeğenlerinin çocuklarına yazdırdı. 13 Şubat 1952’de 40. sanat jübilesi yapıldı. İstanbul Şehir Tiyatrosu‘ndaki işinden çıkarıldı. Basının konu ile ilgilenmesi üzerine “bir yanlışlık oldu” savı ile işe geri alındı. (1955). Müsahipzade Celal, İstanbul Şehir Tiyatrolarındaki işinde çalışırken Tramvay Caddesinde ( Beyoğlu ) düştü, çalışamaz duruma geldi. 1954 yılından itibaren evinden dışarı çıkamadı. Bazı kaynaklar emekli olduğuna dair bilgi veriyorsa da Emekli Sandığında dosyası yoktur, yani emekli olamamıştır. 86 yaşına kadar çalışmıştır.

Önemli bir tiyatro yazarı olduğu için İstanbul Şehir Tiyatroları’nın Üsküdar sahnesine adı verilen Musahipzade Celâl, Beylerbeyi Sarayı’ndan gelin gelen eşi Firdevs Nikter “Saraylı Hanım”ın 16 Haziran’da vefat etmesinin ardından, 20 Temmuz 1959’da,  91 yaşında yaşamını yitirdi. Kabri Karacaahmet Mezarlığındadır.

-Fotoğraf “oguztopoglu.com”dan alınmıştır-

Değerli yazarımızı vefatının 59. Yılında sevgi ve saygıyla anıyoruz.

Ayşen Cumhur Özkaya

Kaynaklar :

– Yeni İstanbul Gazetesi -Fikret Adil – Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği – Taha Toros Arşivi

– Musahipzade Celal’in İstanbul Efendisi Adlı Oyununda Geleneksel Türk Tiyatrosu Ögeleri – Çağlar Çorumlu

– İnsanokur.org – Ayhan Hüseyin Ülgenay

– Musahipzade Celal’in Oyunlarında Moderne Dönüşen Gelenek – Yrd. Doç. Dr. Refika Altıkulaç Demirdağ

– Musahipzade Celal’in Dramlarında Yapı – Yrd. Doç. Dr. Refika Altıkulaç Demirdağ

– Türk Edebiyatında Yazarlar ve Şairler Sözlüğü

– Neden Müsahipzade Celal? – Art-İzan.org. -İlker Yasin Keskin –