İsminin okunmasını beklerken  orada ne işi olduğunu hatırlamaya çalıştı. Adı “Açılın, Dünyanın En İyi Hikayesini  Ben Anlatırım!” olan ve çok gereksiz bulduğu bu yarışmaya neden katılmıştı? Halasının ona sormadan yarışmacı olarak kendi adını yazdırmasına gıkı bile çıkmamıştı. Bunları düşünmenin sırası olmadığını biliyordu bilmesine de düşünmeden edemiyordu. Belki de şans bu kez yüzüne gülecekti. Evet şans, çok önceleri bir romanda okuduğu satırlardaki gibi:  “Şans, kafasının üst kısmında birkaç tel saçı kalan biri gibidir. O tellerden birini tutabilirsen…”  Sanki tam böyle değildi ama buna benzer bir şeylerdi yazılan.  O kadar zor bir işi başarabilmek için şansın da tutmak isteyen kişiye yardım etmesi gerekirdi herhalde. Şimdi şans onu sahnede bekliyor olabilir miydi? O bir tane saç telini yakalayabilmek için elinden gelen her şeyi yapacağını düşündü. İç sesi yine onu rahat bırakmıyor, neden neden diye sorup duruyor, gözünün önüne halasının merkezinde kurulmuş aile çemberinin  sıkan, boğan, içinden bir türlü çıkılamayan kofluğunu getiriyordu.

Sulak yerde doğduklarından olacak ailesindeki herkes uzun boyluydu, özellikle halası ve kuzenleri ; bu güzide topluluk genlerin olağan akışından başka bir anlamı barındırmayan bu bedensel özelliğe  adeta bir erdemmiş gibi yapışır, onlara getirdiği ayrıcalığa yaslanırlardı. Uzun boyun anlamı ya da sınırı ailede söz sahibi olanlar için 170 cm’ydi. Boyu 170 cm’yi geçen tüm aile üyeleri bu ayrıcalıklılar  kulübüne girmeye hak kazanırlardı. Annesi ve babası onun boyunun büyürken bu sınırın altında kalacağını anlamış olacaklarından boy ölçme testlerinde bir takım hilelere bile başvurmaya kalkışmışlar, ne yapsalar da gerçeği değiştirememişlerdi. Evet, onun boyu 169 cm’ydi ve bu ailesinde ilk kez yaşanıyordu. Bir cm’cik; -dille söylenirken ya da cetveldeki bir ölçü olarak çok küçük görünse de-, yaşamı boyunca büyük bir kusurmuş gibi taşıyacağı bu minik mesafeyi bir türlü aşamamıştı. İsminin söylendiğini duyduğunda sahneye çıkmak için ayağa kalktı, sakin kalmaya çalışarak  derin bir nefes aldı.   

“ Merhaba, sözlerime halama teşekkür ederek başlamak istiyorum. Bana sürpriz yaparak yarışmaya katılmamı sağladığı için, ardından kuzenlerime. Annem, babam da burada olabilseydi  keşke…”

“ Hemen anlatmaya başlayın isterseniz. Fazla zamanımız yok, sırada daha beş yüz hikaye var ve sizin sadece beş dakikanız!”

“Anlatacağımı yakın bir arkadaşımın dedesinin komşusunun baldızı anlatmış. Yıllardır unutmadığım bu hikayeyi sizlerle ve dünyayla paylaşabildiğim için mutluyum.

Birbirlerine komşu evlerde yaşayan ve çok iyi anlaşan iki robotun başından geçiyor hikayemiz, Robx ile Robz’nin. Robz; görevlerini  eksiksiz yerine getiren, bununla da yetinmeyip kendince eksik bulduğu alanlarda da çalışan çok yetenekli  bir robotmuş. Çim biçme, bahçe düzenleme, ev içi temizliği, bebeklere ve evin hayvanlarına bakım konusunda üstüne yokmuş. Robx ise yaptığı hatalarla gözden yavaş yavaş düşen başka bir robot. En son, bebek bezini evin köpeğine bağlayıp, bebeğe de köpek maması yedirmeye çalıştığı gün sahipleri onu son bir kez daha bakım merkezine göndermeye karar vermişler. Kendi aralarında, eğer tamir edilemezse robot mezarlığına bırakacaklarını konuşmuşlar. Bunu duyan Robx bahçede dalgın dalgın  otururken yanına Robz gelmiş. Düşünceli gördüğü Robx’ i güldürmek için neler neler yapmış, aslında o da biliyormuş Robx’in teknik hatalarını ve onu bekleyen sonu. Sensörlerinin iyi çalışmadığını, aklının karıştığını, böyle anlarda karşılaşabileceği tehlikeli bir durumda kaçamayacağını ya da kendini savunamayacağını da biliyormuş. Tüm akıl karışıklığına karşın evdekilere gösterdiği özende -bazı şeylerin yerlerini karıştırsa da- bir eksilme olmadığını da, hâlâ iyi şarkı söylediğini, iyi dans ettiğini de. Robz ile Robx’in beraber güldükleri o kadar çok konu varmış ki, hayal ettikleri şeyler hep bir kapıya çıkarmış. Robz düşünmüş taşınmış, onun kendini  daha iyi hissetmesi için  sadece ikisinin anlayacağı bir dilleri olması gerektiğine karar vermiş, Robx’ te bu fikre sevinçle katılmış. Robz ne zaman diyormuş Robx’e, kafan karışmış hissedersen bahçeden beni çağır. Böylece kendi dillerini bulmuşlar, iki robotluk dünyalarında oluşturduklarını diğer robotlar hiç anlayamıyormuş. Evin bebeğini çamaşır deterjanı ile yıkamaya kalktığı sıradan bir gün, Robx bahçeye çıkmış, daha nasıl çağıracağını düşünürken Robz’yi karşısında bulmuş. İki kez üst üste yanan sarı ışık : “Endişelenme, ben varım” ya da üç kez yanıp sönen kırmızı ışık: “Her zaman yanındayım” demekmiş. Beraber oturdukları  bir gün müzisyen robot yanlarından geçerken, eskilerden söylediği bir şarkı hoşlarına gitmiş, adını da çok sevmişler: “Benimle Oynar mısın?” Robz,  Robx’e dönmüş, başına ne gelirse gelsin hep onunla oynayıp oynamayacağını sormuş, Robx tüm ışıklarının hepsini birden yakıp yakıp söndürmüş ve eklemiş, bunun anlamı: “Seninle her zaman oynarım.”

Seyircilerden gelen gürültünün farkına vardı. Ön sırada oturan halası ve kuzenlerine döndü. Kendi dünyalarına dalmışlar, onu dinlemiyorlardı bile. İçlerinde hangisinin daha uzun boylu olup olmadığını tartışıyorlardı. Bakışları diğer sıralara doğru kaydı, bütün salonu dolaştı, gördüğü her manzara karşısında biraz daha afallıyordu, koskoca salonda onu dinleyen tek kişi bile yoktu. Herkes bağırarak kendisinin sesini duyurmak, diğer tüm sesleri bastırmak niyetindeydi. Jüriye döndü, kendi aralarında hararetli bir tartışmaya girmişler, bir şey duymuyorlardı.

Kafası karışmıştı, birden sesler ona doğru yöneldi,  hikayesini anlatmaya devam etmediği için kızıyorlardı bu kez de. Sensörleri arıza durumuna geçmişti. Küfürler kızıl kıyamet üstüne yağıyordu artık. Gitmesi belki de kaçması gerektiğini düşünüyor ama tek bir adım atamıyordu. Kafası gittikçe daha da karışıyor, boyunun 169 cm. olduğu gerçeğinden başka bir şey hatırlayamıyordu.

Sahnenin arkasında yanıp sönen ışık demetini fark etti. Başını o yöne doğru güçlükle çevirdi. Robz; tüm ışıklarını yakıp söndürüyor, onu yanına çağırıyordu.

Hikayesini bitirmeden sahneden ayrılmak üzere ona doğru ilk adımını attı. Robz bu kez yanıp sönen tüm ışıklarını kesintisiz akan yeşil ışığa çevirdi. Biliyordu Robx, kendi sesini duyması gerektiğini söylüyordu ona Robz. Kendi diline, kendi dünyasına inanmasını öncelikle, anlamasını, ardından yaptığı hataları, kafa karışıklıklarını onarmanın peşine düşebilirdi.  Şimdi boyu 170 cm’ye ulaşmış olsa da artık bir önemi kalmadığını düşünüyor, ışıkları,  attığı her adımıyla daha da güçleniyordu.

Gülayşen Erayda