(1869, Malatya – 1932, İstanbul)

Ermeni Edebiyatı Numuneleri 1913 kitabı için giriş yazısı yazanlardan biri olan Abdullah Cevdet: “Edebiyatçılar, şairler bir milletin ruhudurlar, bir milletten bunlar çıkarıldıktan sonra o millette ne kalır? His ve ileti yeteneğini çıkarırsanız insanda etten başka ne kalır? Güneş doğadan yok edilirse evrende ne kalır?” der.

Osmanlı’nın son dönem aydınlarının belirgin özellikleri-askeri mekteplerde eğitim görmek, Avrupa’da bulunmak, özgürlük ve eşitlik gibi modernite kavramlarını benimsemek, şiir yazmak, birkaç dil bilmek, Batı ve Doğu edebiyatı klasiklerini tercüme etmek, Jön Türk ve İttihat Terakki hareketine yakın olmak, dergi çıkarmak, mevcut iktidarla çatışmak, vatanseverlik, sürgüne gitmek- Abdullah Cevdet için de geçerlidir.

Yukarıda saydığımız niteliklerden birkaçını taşıyan iki dörtlüğünü aktaralım.

-Şair Balarısı –

Garpdan şarka güneşler taşıdım,

Cennete, kevsere eşler taşıdım;

Ben bu yokluk ilinin bir varıyım,

Yaptığı balda boğulmuş arıyım.  (1911)

-Matemli Yurt-

Niçin ıssız, viran oldun güzel yurt?

Neden her yanında yaslar belirdi?

-Yemen yedi, Balkan alkanlar içti,

Bülbüller kahr oldu, güller delirdi (30 Mayıs 1915)

Son dönem şiirlerinde hüzünlü teselliler arar,

“Bir fikr alınır hüznümün ummanına dair

  Bir nabz arayıp bulmamanın derdini dinle” ( 8 Nisan 1929)

 Abdullah Cevdet’in yazdıklarını, çalışmalarını, politik hareketliliğini yıllar içinde gördükten sonra Vedat Günyol’un onun için yazdıklarına göz atalım.

1889  3 Haziran’da diğer tıbbiyeli arkadaşları İbrâhim Temo, İshak Sükûtî, Mehmed Reşid ve Hikmet Emin ile birlikte, daha sonra İttihat ve Terakkî Cemiyeti adını alacak olan İttihâd-ı Osmânî Cemiyeti’nin ilk kurucuları arasında yer aldı.

1890 Kraft und Stoff adlı kitabın bir bölümünü Fizyolociya-i Tefekkür adıyla yayımladı. Ayrıca Dimağ adlı kitabıyla ilk şiir kitabı Hiç yayımlandı.

1891 Tuluat adlı şiir kitabı ile Ramazan Bahçesi adında Hz. Peygamberi öven bir nât-ı şerif kitabı yayımlandı.

1893 Masumiyet adlı şiir kitabı yayımlandı.

1894  Mekteb-i Tıbbiyye’den mezun oldu ve Dr. Diran Acemyan’ın asistanı olarak Haydarpaşa hastanesinde göz doktorluğu yardımcılığına tayin edildi. Fizyolociya ve Hıfz-ı Sıhhat-i Dimâğ ve Melekât-ı Akliyye kitapları yayımlandı. Büchner’in Natur und Geist adlı eserini Goril adıyla yayımladı.

1895  Schiller’den Türkçeye çevirdiği Guillaume Tell’e yazdığı önsöz, Jön Türk çevrelerinde çok etkili oldu. Gördüğü rağbet üzerine bu önsöz daha sonra İki Emel (Mısır-1900) adıyla risâle olarak da yayımlandı.  II. Abdülhamid’e karşı, dinî vecîbelerini yerine getirmediği için gerçek halife sayılmaması yolunda Fetâvâ-yı Şerîfe (Cenevre 1895) ile Mahkeme-i Kübrâ (Paris 1895) adlı risâleleri Cemiyet tarafından yayımlandı.

1896  Cemiyet faaliyetleri nedeniyle otuz üç arkadaşıyla birlikte tutuklandı; ardından Meclis-i Vükelâ kararı ile Trablusgarp’a sürüldü. MîzanMeşveret ve Mechveret Supplément Français dergilerine imzasız veya “Bir Kürd” takma adı ile yazılar gönderdi.

Mısır’da çıkan Kānûn-ı Esâsî ile Romanya’da yayımlanan Sadâ-yı Millet, Cenevre ve Londra’da neşredilen Kürdistan dergilerine “Bir Kürd” takma adı ile yazılar yazdı.

1898  Gustave Le Bon’dan mülhem “cumhur ruhu” teorisini nakleden yazılar yazdı.

Eşi Fatma Hanım ile

1905  İstanbul’da yapılan gıyabî muhakeme sonunda ömür boyu kalebentlik cezasına çarptırıldı. R. Dozy’nin, Essai sur l’histoire de l’Islamisme adlı kitabını Târîh-i İslâmiyyet ismiyle tercüme edip yayımladı.

1906  Kahriyat adlı şiir kitabı- ana teması Abdülhamit karşıtlığı olan- yayımlandı.

1907  Gustave Le Bon’un Rûhü’l-akvâm ilk baskısı Mısır’da yapıldı. İkinci baskı 1913’te  İstanbul’da yayımlandı. 

1908 Mısır’da yaşarken Shakespeare’den Hamlet ve Julius Caesar  tercümelerini yaptı.

1909- 1910  Macbeth çevirisi Mısır’da yayımlandı. Romeo ve Julliet, Şehbâl mecmuasında tefrika edildi.  II. Meşrutiyet döneminde de Roj-u Kürd ve Hetav-ı Kürd mecmualarında yazılar yazdı,

1914  Gustave Le Bon Asrımızın Nüsûs-ı Felsefiyyesi ise 1914’te İstanbul’da basıldı.  Rubâiyyât-ı Ömer Hayyâm yayımlandı.

1917  Shakespeare Kral Lear tercümesi İstanbul’da yayımlandı.

1921  Shakespeare Antuan ve Kleopatra tercümeleri ile Dilmestî-i Mevlânâ yayımlandı.

Abdullah Cevdet ve kızı Gül Hanımefendi

1924  Voltaire’in Râhib Meslier’nin Vasiyetnâmesi Hakkında tercümesi yayımlandı.

1928  Baron Holbach’ın Akl-ı Selîm adlı eserinin tercümesi yayımlandı.

…(alıntı)

Türk Dili dergisi, 1979-328, sayfa 10

BÜYÜK İNSANCI ABDULLAH CEVDET

VEDAT GÜNYOL

Abdullah Cevdet (1869-1932), düşünce tarihimizde başlı başına bir olaydır. Daha genç yaşta, İstanbul’da tıp öğrenimini yaparken, (20-21’ler- de) batı düşüncesine açılır gönlü ve kafası. Tıbbiyenin son sınıfında Louis Büchner’in “Madde ve Güç” adlı yapıtını okur ve o güne kadar aileden gelme katı dinsel inançlarında sarsıntıya uğrar. Aklın süzgecinden geçmemiş bilgilere, inançlara karşı bir kuşku, bilgiye bilime dayalı bir inanç girer içine. Olan olmuştur: Genç Abdullah Cevdet, o güne kadarki dinsel inançlarını yitirmiş, aklın mantığın buyruğuna girmiştir, kör inançlara savaş açarak.

Abdullah Cevdet, batıya açılan başlıca pencerelerimizden biri, belki de en olumlusudur. Batı uygarlığına gönül vermiş, kafası düşüncesi, özellikle de tekniği ile batı uygarlığının büyüsüne kaptırmıştır kendini.

Doğudan kaynaklanmış, iliğine kadar doğuya bağlı bir düşünüş ve görüşün etkisinde büyüyüp gelişmiş bir kafanın, birden uyanıp, uyutulmuşluktan, koşullanıp koşullandırılmışlıktan silkinerek özgürlüğe atılışını simgeliyor Abdullah Cevdet.

1 Eylül 1904’te Cenevre’de çıkarmaya başladığı “İçtihat” dergisinin önsözünde şunları diyordu aşağı yukarı Fransızca ve Türkçe olarak: “Batı ve Doğu arasında, bu iki ülke üstüne, edebiyatlarını da içine alan ciddi bir incelemenin yardımı ile çift yönlü bir düşünce alışverişi yaratmaktır bu dergiyi kurarken güttüğümüz amaç.”

Çift yönlü bir düşünce akımı yaratmak! Abdullah Cevdet, bu amaçla, Sadi’den, Mevlâna’dan, Hayyam’dan yaptığı çevirilere, Shakespeare’den, Schiller’den, Byron’dan yaptığı çevirileri ekleyerek batıyı doğuyu bir potada eritip aklınca gönlünce bir bileşim yaratmak istiyordu. Sonunda, batıya kaptırıyor bütün bütün gönlünü ve kafasını.

Nedir Batı, Abdullah Cevdet için? Önce düşünce özgürlüğü. Düşünce özgürlüğü bilime sarılmayı, bilimin gelişip serpilmesini sağlar. “Tayyare Donanması” adlı yazısında (İçtihat, 10 Nisan 1912) şöyle diyor: “Bilim, erdem, özgürlük…Bu üç kavramın aralarındaki bağlılık… Gündüzle güneşin, güneş ışığının aralarındaki bağlılığın aynıdır. Güneş var olunca, ışığı da bulunur. Güneş ışığı bulununca gündüz olur beliti: Bilimin bulunduğu yerde erdem, erdemin bulunduğu yerde özgürlük bulunur sorununa varılabilir.”

Lord Kinross, Işık Lisesinde verdiği bir konferansta (10.11.1968) Atatürk’ün, Abdullah Cevdet’ten esinlendiğini ileri sürüyor ve şöyle diyordu: “(Atatürk) kendi devrinin Türk düşünürlerinden Abdullah Cevdet’in fikirlerini de paylaşmaya başlamıştı: Uygarlık demek, Avrupa uygarlığı demektir. Ve bu uygarlık, gülleri ve dikenleriyle memlekete ithal edilmelidir.” (Ayşe Sarıalp çevirisi)

Şimdi gelin de: “Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir” sözünün kaynağında, Abdullah Cevdet’in “bilimin bulunduğu yerde erdem, erdemin bulunduğu yerde özgürlük bulunur” sözlerini anımsamayın.

Latin harflerinin kabulünde de Abdullah Cevdet’in yürekli girişimini unutamayız. O Abdullah Cevdet ki Latin harflerinin kabulünden çok önce, İçtihat’ın sol kapağında Türkçeyi Latin harfleriyle dile getirmiş, Şemsettin Sami’den sonra belki de onunla birlikte, Türkçenin yazılışına, okunuşuna bir rahatlık, bir güzel kolaylık getirmeyi düşünmüştü.

Türkiye Cumhuriyetinin temel ilkelerinden biri olan laiklik ilkesi acaba nereden kaynaklanmıştır diye bir soru sorarsak, karşımıza, Abdullah Cevdet’in Rahip Mesliner’den (kimilerine göre Voltaire’in takma adı) yaptığı “Aklıselim (Sağduyu)” adlı çevirisi gelir akla ilkten.

Bu yapıtı 1928’de yayımlayan Dr. Abdil Hüsnü şöyle diyor yapıtın başsözünde: “Şüphesiz, dinin her zaman kutsal ve saygın bir temeli vardır. Ama din adına kurulu hurafeler, çoğu kez siyasal ve mali çıkarlar elde etmek için kullanılmıştır. Gericiler, hırslı adamlar, aslı astarı olmayan ama halk üzerinde etkisi büyük olan bu silaha başvurmuşlardır ve her fırsat buldukça başvuracaklardır. Aklıselim bu bedbaht silahlar üzerine batarya ile açılmış korkunç ve amansız bir yok etme silahıdır.”

Abdullah Cevdet de, yazdığı bir önsözde şöyle diyor: “Aklıselim kutsal bir başkaldırmadır ve bunu gönüllerde gezdirmek aşkının ateşi hiçbir zaman söndürülemeyecektir. Prometeus Kafkas Dağlarında değil, gönül dağlarındadır ve zincirlerini kırmıştır. Mabudumuz erdemdir. Erdem ise özgürlüksüz olamaz. Bu çevirinin konusu bir kulluk köleliktir, özgürlük Tanrısına bir kulluk kölelik ve tapınmadır.”

Abdullah Cevdet, softalığa ve zorbalığa savaş açmış ve bu savaşı otuz yılı aşkın bir direnmeyle “İçtihat”ta sürdürmüş bir özgürlük savaşçısıdır. Kılıç Hakkı’nın softalıkla savaşını dergisinde sürdürmüş, yobaz din çevrelerini tedirgin etmiş, Abdülhamit yönetimine başkaldırmış, yobazlığa kafa tutmuş bir özge (kendi deyimiyle) düşünce adamıdır.

Abdullah Cevdet, daha 1913’Ierde, ulusal bağımsızlığın ancak ve ancak ekonomik ve mali bağımsızlıkla sağlanabileceğini ileri sürmüştür. İçtihat dergisinin 30 Mayıs 1913 tarihli sayısındaki yazısında şöyle yazıyordu: “Bugün politik bağımsızlığın ekonomik ve malî bağımsızlık ile ve ancak ekonomik ve malî bağımsızlıkla kabil ve payidar olduğu açıkça görülmektedir ve şunları ekliyordu sözlerine: “Gerçek özgürlüğün temelleri ekonomik özgürlüktedir.”

İnsan ister istemez, Atatürk döneminin başlarındaki İzmir İktisat Kongresinin temelinde, Lord Kinross’a dayanarak, bu görüşün etkisini duyabiliyor.

Abdullah Cevdet’e göre, yoksul olan adam özgür değildir ve özgür olamaz. Yoksul olan ulus güçlü ve bağımsız değildir, güçlü ve bağımsız olamaz. Köleliğin her çeşidi köleliktir. Ve ben şu kanıdayım ki, zengin olmamak kabahati her zaman insan kusuru sonucu değildir. Ama yoksul olmak her zaman insanın kendi kusuru sonucu olan bir kabahattir. Sözün kısası, insan, zengin olmamasından sorumlu olmasa da, yoksul olmasından herhalde sorumludur.

Ne demiş Muhammet Peygamber? “Yoksulluk dünyada ve ahrette yüz karasıdır.”

İşte, Abdullah Cevdet, daha 1913’lerde böylesi bir gerçeğe parmak basmıştır. Özgürlüğün, ekonomik bakımdan bağımsızlık olduğu gerçeğini aydınlığa kavuşturmuştur.

Abdullah Cevdet’i batıcılığın Türkiye’deki önderlerinden ilki olarak selamlarken onun insana, insanlara açık yüreğini, elle tutulur, gözle görünür kanıtını “Karlı Dağdan Ses”(1931) adlı şiir yapıtında buluyoruz.

“Karlı Dağdan Ses”, saçlarına ak düşmüş bir özge ozanın son sözlerini iletiyor bizlere.

Bir düşünür, hem de içten yürekten bir düşünür olan Abdullah Cevdet, şiirlerinde kendini dile getiriyor, ruhunun, ciğerinin özünü vere vere.

Nedir Abdullah Cevdet’in derdi başı? İnsan sevgisi ve özgürlük. Dünyada iki şey var, üstünde durulmaya değer olan: Acımak’la sevmek.

“Acımakla sevmeyi yap iki kanat ruhuna

Acımak bir yükselmedir, sevmek güzelleşmedir.”

Evet, iki şey var dünyada, önemli olan: Acımak ve sevmek.

1915’te, hayatına son verilmek istenen bir dönemde yazdığı “Şair Türkiyası’na” adlı şiirinde şöyle diyordu:

“Hür düşün, hür düşünceni dinlemekte yiğit ol,

 İstersen ki Kanlı Bel’i kan içmeden aşasın;

Milletçiler, Vatancılar, Dinciler var sinende,

Bir insancı çok mu? Bırak bir insan da yaşasın.”

Nedir insancı olmak, insanca yaşamak, insanca varolmak dileğinden başka?

İşte Abdullah Cevdet’in insancılığı burada. Acımak ve sevmekte odaklanan bir tutku.

İnsan sevgisi, Abdullah Cevdet’te buluyor anlamını ilk kez yazınımızda ve düşünce yaşamımızda. Onunla giriyor düşüncemize toplumsal bir kaygı olarak insan sevgisi.

Açlar arasında tok olamam. (1927)

Var mı, Türk yazınında, Abdullah Cevdet kadar, açlara susuzlara içtenlikle uzanan bir yürek, bir kalem?

Mehmet Âkif Ersoy’u gösterebilirsiniz, yoksullara, kendi yazgılarına bırakılmış insanlara, Tanrı yoluna baş koymuş bir şairin, burkuk yüreğinden kopan sızlanışları dile getiren Mehmet Âkif Ersoy’u. Ne var ki, Mehmet Âkif, yoksullara Tanrı katından aldığı esinle acıma (merhamet) duygusunda yoğunlaşmış bir ruh titreşimiyle eğilirken; Abdullah Cevdet, sırtını insan aklımın gücüne, kendi deyimiyle akl-ı selim’in (yani sağduyunun) erdemine dayamış olmanın bilinciyle eğiliyor.

Abdullah Cevdet, “Vatanım ruy’u zemin, milletim nev-i beşer” diyen Tevfik Fikret’in insancı ve romantik coşkusunu gölgede bırakan, bir ussal, düşünsel atılımla giriyor düşünce yaşantımıza. Onun için, ben, Abdullah Cevdet’i, Türk insancı düşüncesinin ilk bilinçli ve gerçekçi temsilcisi sayıyorum. Yüreği insanlara açık, aklı kafası insanların esenliğine yönelik, göksel güçlere sırt çevirmiş bir insan, bir düşünür olarak selamlıyorum Abdullah Cevdet’i, elli altmış yıllık Türk düşünce yaşamında. Kafası, yüreği, dünya görüşü, insan sevgisiyle, otuz yılı aşkın dergi yazı çizi uğraşıyla, kör inançlara, softalık saplantılarına kafa tutmuş ve bu uğurda, kellesi koltuğunda kaç insan, kaç düşünür gösterebilirsiniz, Namık Kemaller, Mithat Paşalar, Şinasiler de içinde olmak koşuluyla?

(Taha Toros arşivinden alınmıştır)

Nukhet Eren