Mendil… Ufacık bir bez parçası… Her santimetrekaresine ne ağırlıklar sinmiş, dokumalarına ne yükler sığmıştır. İpekli, pamuklu, nakışlı, renkli, beyaz, oyalı, oyasız, çizgili, çizgisiz, kendinden çizgili, çeşit çeşittir.

Benim mendille ilgili hoş olmayan anılarım var ne yazık ki. İlkokulda, pazartesi sabahları tırnak kontrolü için ellerimizi üstüne koyduğumuz mendilin, temizlik simgesi haline getirilmesine sinir olurdum. Mendilimi unuttuğum bir gün, arkadaşımın fazla mendilini ödünç almıştım. Geri vermem gerektiğinden yıkadım, ütüledim. Jest olsun diye de çocuk aklımla, olanca parfümü üstüne boca ettim. Sonuç, şimdiki leke çıkarıcıların bile yok edemeyeceği koca bir leke ve büyük üzüntüm olmuştu. Bir de annemin, Avrupa’dan gelme çok sayıda nakışlı mendilleri vardı. Onları, bizden köşe bucak saklardı. ”Büyüyünce kırk tane mendil alıp vereceğim,” diye içimden anneme gönül koymuştum. Eşim olmaya aday kişi, nişan bohçasına mendil koymamamızı istemişti. Ayrılık getirirmiş. Bilseydim koydurur, otuz iki yıl sürüncemeli geçecek bir evliliğe adım atmazdım belki de. Üniversitedeki genç hocamın ders anlatırken elindeki mendilden kuvvet almasını hâlâ yadırgayarak anımsarım. Zavallı mendil, hocanın elinde origami yapılan kâğıtlara bin fark atacak hallere girerdi. Mendile olan acıyan her bakışım, hocaya alay edercesine dönünce çok kızdırmış olacağım ki bana öğrenim hayatımda yarım dönem kaybettirdi.

Tabii bir de Yahya Kemal Beyatlı’nın o unutulmayan şiiri beni çok etkiler. Mendili en hüzün yüklü haliyle işlemiştir şiirinde Beyatlı.

“Artık demir almak zamanı günü gelmişse zamandan

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol“

İnsanın bu dizelerle boğulduğu hüzünle mendil aramaya kalkası geliyor.

Çocukluğumuzda da mendilin yeri ayrıydı. Günümüzdeki çocuklar gibi ekran karşısında değil sokaklarda oynardık biz oyunları. ”Menekşe mendilim düşe, bizden size kim düşe” tekrarlamalı oyun ne güzeldi. ”Yağ satarım, bal satarım, ustam ölmüş ben satarım” diyerek oynanan oyunda, çemberde arkasına konulan mendili fark etmeyen çocuğun hali yamandı.

Mendil, eski bayramlarda, çocuklara el öptükten sonra harçlıkla beraber verilirdi. Yeni doğan bebek gezmelerinde verilen mendilin içine her birinden farklı beklentilerle, yumurta, para, lokum, pamuk konulurdu. Keloğlan masallarında, filmlerinde gördüğümüz, omuzdaki sopanın ucuna bağlanan azık mendili de unutamadıklarımızdan.

Mendil, her zaman kullanıldığı yere hakkını verir. Mendilin asil görünüş verme gibi bir hoşluğu da vardır. Erkeklerin takım elbiselerini kravatla kombine eden mendiller örneğindeki gibi. Hatta eskiden kadın yeleklerinde de mendil görürdük. Folklorik giysilerinse mendille hiç bağlantısı kesilmedi. Mendiller, hep aksesuarlarının olmazsa olmazı o canlı renkleriyle.

Osmanlı dönemine dönecek olursak; padişahların, karşısında dans eden cariyelerden beğendiğini gece halvete davet etmek için önüne attığı mendilin rengi mor olsa da, sokaklarda rengine bakılmadan kim bilir kaç aşkı başlatmıştır.  Beğendiği delikanlıyı gören feraceli genç kızlar, o güzelim şatafatlı ipek mendillerini “ezkaza” yere düşürdüklerinde beyefendiye onu yerden almaktan başka bir şey kalmazmış.

Kenarlarındaki oyalarla konuşan, dertleri anlatmaya aracı olan mendillerin yemenilerden pek farkı yoktur aslında. “Mendilimde gül oya, gülmedim doya doya” dizeleri ile başlayan türkü, mendil oyalarının çeşitliliği, anlamları hakkında düşündürüyor doğrusu.

Mendil değersizleşmeye ne zaman başladı dersek, bunda kâğıt mendillerin etkisi çok fazla tabii. Kâğıt mendillerin kullan-at pratikliği bez mendillere tercih edilmesinde başlıca etken bence. Bir de piyasaya ıslak mendil çıkınca iyice pabucu dama atıldı. Bir İstanbul türküsünün ”Çürüttüm otuz iki mendili, bulamadım o yârin dengini” veya bir Hatay türküsünün “Al mendili mendili/Kız sever karanfili/Mendilim sende dursun/Sil gözünün yaşını” güftesindeki gibi gözyaşları ile ıslanacak mendiller yok artık.

Büyük kitleleri ekrana kilitleyen sabah programlarında derdini anlatarak ağlayanların mendil istemek yerine Selpak demesi mendilin hem kâğıda hem de bir markaya indirgenmesinin göstergesi olup gitti. Selpakçı çocuklar diye acıma içerikli bir söz bile yerleşti dilimize.

Dilenciler, artık boş karton kutular yerine, kâğıt mendilleri kendilerine sponsor yaparak sadakalarını çoğaltıyorlar.

Böyle böyle kâğıt mendiller alanı ele geçirse de bez mendiller yaşamımızın bir köşesinden hep başlarını çıkarıp duruyor. Örneğin, halay başının havaya girmesi elindeki mendile bağlıdır Amelelerse, dört köşesine birer düğüm atarak başlarına geçirdikleri mendillerini yegâne güneş koruyucuları olarak kullanmaya devam ediyorlar. Aynı zamanda teri alması için üçgen olarak katlanan mendili boyunlarına bağlıyorlar hâlâ.  Bez mendilden vazgeçemeyen yaşlı erkeklerin de terledikleri zaman kocaman bir mendil çıkarıp kafa, göz, ense, yüz silme seremonisi yapıp durduklarına kaç kez tanık oldum. Hepimiz tanık olmuşuzdur; kız istemeye gidildiğinde damat adayının heyecan terlerine bir mendil yetmez. Tuzlu kahve içiminden yanan boğazın acısı da eklenince canhıraş bir halde saldırılan mendil, kâğıt yerine bezden olsa keşke. O zaman yüzlerine, gözlerine yapışan parçalarıyla damatlar o komik duruma düşmez en azından.


İşte hayat yelpazemizde bu kadar yeri olan mendil, sevinçlerimize, coşkularımıza, üzüntülerimize, özlemlerimize, hayallerimize ortak olan bir semboldür. Onlara adeta son damgayı vurur.

Ceyda Sevgi Ünal