Ne bozkıra sığan bir kalabalıktır tabii bu, ne göze, ne de akla…

Korkuyordu geceden. Yatağı pencerenin yanındaydı. Perdeyi araladı, ışık çamın dallarından kırılarak içeri girdi. Sırtına yastığı dayadığında hafif ağrısı vardı. Sokağa park edilen arabalar yine aynıydı. ‘‘Gri renkli olan siyahtan daha iyi’’ dedi. Karşı binanın çatısında duran karga dikkatini çekti. Gak gak sesi evin içine kadar geldi. Serçenin çam ağacının dalından çatıya uçup uçup konuşunu izledi. Ötüşündeki telaştan ürktü. O anda pencerenin önünde karaltı belirince kendini geri çekti ve ‘‘kahretsin kediymiş’’ dedi.

 Koronavirüs söylentilerinin ardından korku belirtileri ortaya çıkmıştı. ‘‘Yalnızlıktan hep bunlar’’ diye düşündü. Kalktığında elini yüzünü yıkadı. Mutfak penceresini açtı. Tekrar elini yıkadı. Çaydanlığı ocağa koyarken demliği kaydı. Yere düşünce döşeli seramiklerden çıkan sesten kalbi hop hop etti. Almaya cesaret edemedi bir an. Kahvaltılıkları mutfak masasından, salondaki sehpanın üzerine koydu. Evin içi aydınlandığı halde korkusunun devam etmesini anlayamadı. Saat yediydi. Kapının yanına gitti ve deliğine bir gözünü kapatarak yanaştı. Karşısındaki dairede apartman yöneticisi oturuyordu. ‘‘Hiç kapısı açılmadı’’ dedi. ‘‘Teras katta oturan sütçü saat beşte çıkar, üst kattaki ailenin çocukları da okula gitmedi.’’ Bir çay koydu. Bir ses duyunca yine kapıya koştu. Islak mendille deliği sildi. Saat sekizdi. Üçüncü katta oturan baba oğulu işe giderken gördü. Kapıcının giriş çıkışları haricinde apartmanda sessizlik hakimdi. Kalabalığı aradı, gürültü, ayak sesleri duymak istedi. Televizyonu açtı. Geçen alt yazıyı okudu: “Koronavirüs tedbirleri kapsamında yirmi yaş altına sokağa çıkma yasağı getirildi.” Daha fazla haberleri görmek, duymak istemedi. ‘‘Bozkır’’ geldi aklına, ‘‘hayır çöl sessizliği bu!’’ dedi. Bir an ‘‘ölümü’’ düşündü. ‘‘Altmış beş yaş, şimdi de bu… yasaklar!’’

Apartman sakinlerini işe, alışverişe; çocukları ise okula, parka gidip gelirken görmek ve seslerini duymak isterdi. Delikten bakarken her geçen bükümlü görünüyordu. Elindeki kâğıt kalemle yöneticinin uzun burnunu ve sarkan göbeğini; sütçünün yassı kafası ve uzun bacaklarını çizdi. Yan yana getirip, ışığın tonuna göre görünüşlerini renklendirdi ve güldü. ‘‘Gözlerimden fazla okuyamıyorum, ondan bu sanat eserleri’’ dedi. Bir ara çizdiklerini ayıpladı, ‘‘komşum onlar’’ diye düşündü.

Günün belirli saatlerinde çarşıya iner, kalabalıklarda kaybolur, dükkanların önünden bir bir bakarak geçerdi. Çay bahçelerine oturup bir kahve içmek, eşinden kalan alışkanlığıydı. Seksen beş yaşına karşın dinçti. Bir torunundan başka kimsesi kalmamıştı. Her hafta işinin bozuk olmasına rağmen, “Ne getireyim dedem?” demesi, gelmese bile onu mutlu ederdi.

Kapıcı çöp dediğinde ses etmedi. Gittiğini görünce gülümsedi. Sokağa çıkmak için kendince bir nedendi. Sessiz bir anı gözledi. Çöp kutusu iki yüz metre ilerideydi. Apartman kapısından çıktığında gökyüzüne baktı. Yürürken peşine beyaz bir kedi takıldı. Vardığında çöp kutusunun içinden başka kedilerin kaçıştıklarını gördü. Hava fazla soğuk değildi. Bakınarak biraz yürüdü. Geçen bir arabadan maskeli kişilerin bakındıklarını fark edince adımlarını hızlandırdı. Apartman yöneticisi,

“Seni bekliyordum” dedi. “Torunun neden ilgilenmiyor?”

“Telefon etti, ihtiyacım olursa gelir.”

“Belediyeye ilettim, bundan böyle aşevinden yemek gelecek.”

“Zahmet etmişsin, sağol.”

Kapıdan girecekti ki,

“Sana çıkmak yasak! hem maske takacaksın, kapıcı çöpleri almadı mı?”

“Sağolsun istemişti, ben hava almak istedim!”

Yönetici daha konuşmak istese de içeri girdi.

‘‘Yöneticiymiş, bir şey sanıyor kendini, sanırsın kolluyor, virüs çıktı da kesildi sesi’’ diye söylendi. Ellerine baktı. Sabunlu bez getirip kapı kolunu sildi.

Üst kattaki çocukları merak etti. En ufağına kartondan yapboz verirdi. Anneleri yapılan gürültü için “Söz dinletemiyorum, amca!’’ deyince duygulanmıştı. Şimdi ise çıt çıkmıyordu. Kapılarının kapandığını duydu ve gözlemeye başladı. Annelerine,

“Çocukları merak ettim” dedi.

Yapbozu uzattı,

“Yaparlar belki.”

Anneleri mesafeli durarak,

“Saatlerce bilgisayarın başında hepsi, dertleri oyun!”

Yapbozu eve bırakmak için merdivene yönelen kadın mırıldanarak uzaklaştı,

“Babaları da ses etmiyor.”  

Sabah saat sekiz olduğu halde üçüncü kattaki baba oğul işe gitmedi. “Belki çocuk yirmi yaşını doldurmamıştır, baba nerde acaba?’’ diye düşündü. En ufak seste kapıya koştu. “Kaçırdım mı acaba?’’ dedi. Pencerenin önünde merakla bekledi. Oğulu alışverişten gelirken görünce heyecanlandı. Maske ve eldivenliydi. Pencereden, “Babanı hiç görmedim,” dedi.

“Hal hatır sorardı bazen!”

“Sözde babamı ücretli izine çıkardılar!” diyebilen oğul, ellerindeki torbaları daha iyi tutmak için silkelendi ve kapıya yöneldi.

Sütçü sabah erken çıkıp, gece geç saatte dönüyordu. Haftada bir, bir litre süt isteyecekti. Ailesini virüsten dolayı köye gönderdiğini, yöneticinin pencere önünde konuşmasından duydu. Üst kattaki çocukların annesine rica edip kapısına not bıraktırdı. Ertesi gün, karşısında duran maske ve eldivenli sütçü:

“İşlerim çok yoğun! Yetişemiyoruz” dedi.

Göğsünü öne verip, korkusunu ironiyle gizleyip, gülerek uzatıyordu sütü,

“Bir litre az ama senin için getirdim.”

“Sağol,”derken onun taklidiyle sütü aldı ve gülüşme devam etti.

Sütün kabını sabunlu su ile yıkadı, kapı kollarını sildi. Verdiği paranın üstünü,  pantolonun cebine koyduğunu fark etti ve elleri titremeğe başladı. Çıkarınca pantolonu pencereye bakındı ve elini tekrar yıkadı. Yenisini giyince, “Oh be!” dedi.

Yorulmuştu sanki. Yatağına uzanıp kestirdi biraz. Pencerede karaltı belirince, “yine kedi” dedi. Okşamak istedi bir an. Yerinden kalkıp işsiz kalan baba oğulu ve çocukları düşündü. Kapıya yanaştı, “çöl sanki, sessizlik her şeyin nedeni!” dedi ve atasözünü hatırladı. “Korkunun ecele faydası yoktur.”

Muhsin Başaldı