Çeviri ve Seçki: Bekir Karaoğlu

Alphonse Daudet (1840-1897)

Roman, hikâye ve tiyatro yazarı. Taşrada öğretmenlikten ayrılıp Paris’e geldi. Gazetelerde şiir ve tiyatro eleştirileri yazdıktan sonra, Provence bölgesindeki viran bir değirmene çekilip kasaba ve köy hayatından devşirdiği hikâyeleri Değirmenimden Mektuplar adıyla yayınladığında büyük ilgi gördü. Bunu Pazartesi Hikâyeleri izledi. Gerçekçi akıma uygun fakat büyük bir duyarlıkla kaleme aldığı romanlarıyla meşhur oldu. Bazı hikâye ve romanlarını sahneye uyarladı.

Başlıca eserleri:

Hikâye: Lettres de Mon Moulin (Değirmenimden Mektuplar), Contes de Lundi (Pazartesi Hikâyeleri), Tartarin de Tarascon.

Roman: Jack, Le Petit ChoseFromont jeune et Risler aîné, L’Immortel.

Daudet’nin Pazartesi Hikâyeleri ve Değirmenimden Mektuplar dilimize defalarca çevrildi. Burada onları tekrar etmektense, sanatçı dünyasından hikâyelerini topladığı Les Femmes d’Artistes (Sanatçı Eşleri) adlı kitabından iki güzel hikaye sunuyoruz.

Yalancı

(La Menteuse, 1874)

Hayatta bir tek kadını sevdim, diyerek anlatmaya başladı ressam D…

Onunla beş yıl mükemmel, bereketli ve sakin bir hayatımız oldu. İtiraf edeyim ki bugünkü şöhretimi ona borçluyum, çünkü o yanımdayken daha kolay çalışıyordum, ilham kendiliğinden geliyordu. Onu ilk gördüğümde ezelden benim olduğunu bildim. Güzelliği ve karakteri bütün düşlerime cevap veriyordu. Bu kadın beni terk etmedi; maalesef kollarımda ve beni severek öldü… Ama işte onu öfkeyle anıyorum. Eğer onu beş sene önceki haliyle, aşkla ışıldayan yüzü, uzun kıvrak boyu, yaldızlı beyaz teni, doğulu yahudi kadınlar gibi yüz hatları, aheste konuşması ve kadife bakışlarıyla, bu tatlı hayale bir vücut vermek istiyorsam, ona “Senden nefret ediyorum!” diyebilmek içindir.

Adı Clotilde idi. Onunla bir dost evinde karşılaştığımızda Bayan Deloche adını taşıyordu; denizaşırı gemilerde kaptanlık yapan kocasından dul kaldığı söyleniyordu. Nitekim çok seyahat etmiş birine benziyordu. Sohbet sırasında bazen “Ben Tampico’dayken,” veya “Valparaiso limanına demir atmışken,” gibi laflar ağzından çıkabiliyordu… Ama bunun dışında, tavırlarında göçebe birinin düzensiz veya ani gidiş gelişlerin aceleci üslubu yoktu. Tam bir Parisli idi, giyimde zevk sahibiydi, subay ve bahriyeli karılarında görülen egzotik bornoz veya şal takıntısı yoktu.

Onu sevdiğimi anladığım zaman ilk ve tek isteğim ona evlenme teklif etmek oldu. Birisi benim adıma onunla konuştu. Onun cevabı tekrar evlenmeyi asla düşünmediği oldu. O zaman onunla tekrar görüşmekten kaçınmaya başladım ve kafam o kadar allak bullak olmuştu ki resim yapamıyordum, seyahat etmeye karar verdim. Yolculuk hazırlıkları yaptığım sırada bir sabah, dağınık eşya ve açık bavullar arasından Bayan Deloche’un içeri girdiğini görünce birden afalladım.

“Niçin gidiyorsunuz?” dedi bana tatlı bir sesle. “Beni sevdiğiniz için mi? Ben de sizi seviyorum… Fakat… (burada sesi biraz titredi) fakat ben evliyim.” Ve bana hikâyesini anlattı.

Bu bir aşk ve terk edilişin romanı gibiydi. Kocası içiyor ve onu dövüyordu. Üç yıl geçmeden ayrı yaşamaya başlamışlardı. Ailesi Paris’te çok yüksek bir konumdaydı, evlendikten sonra onunla görüşmeyi kesmişlerdi. Paris hahambaşı onun dayısı oluyordu; kızkardeşi yüksek rütbeli bir subaydan dul kaldıktan sonra, Saint-Germain ormanı genel muhafızıyla ikinci evliliğini yapmıştı. Neticede kocası tarafından ortada bırakılınca, çok şükür aldığı iyi eğitim ve yetenekleri sayesinde geçimini sağlayabiliyordu. Zengin evlerine piyano dersleri vermeye gidiyor ve hayatını rahatça sürdürebiliyordu…

Bu dokunaklı ama fazla uzun ve biraz tekrarlanmış gibi, kadınların lüzumsuz ayrıntılara boğduğu türden bir hikâyeydi. Bu yüzden bana anlatması birkaç gün sürdü. İmperatrice caddesinde sessiz sokakların ve sakin çimenlerin gerisinde ikimiz için küçük bir ev tuttum. Orada hiç iş yapmadan sadece onu dinleyerek ve ona bakarak bir yıl geçirebilirdim. Beni işime dönmeye o zorladı, ben de onun piyano derslerine yeniden başlamasına engel olamadım. Sadece kendi çabasıyla ayakta kalmaya çalışmasını takdir ediyor ve bu vakarlı duruşu karşısında kendimi mahcup hissediyordum. Bütün gün ayrı kalıyor ve ancak akşam o küçük evde bir araya gelebiliyorduk.

Ne kadar mutlu dönüyordum eve; o geciktiğinde sabırsızlanıyor, o benden önce dönmüşse seviniyordum. Paris’te alışverişten dönerken bana çiçek buketleri getiriyordu. Ben da bazen ona zorla bir hediye kabul ettirebiliyordum, ama o gülerek benden daha zengin olduğunu söylüyordu. Nitekim piyano dersleri iyi para getiriyor olmalı ki çok şık giyiniyordu. Tenine yakışan siyahın hâkim olduğu kadife kumaşın üzerinde parıldayan oltutaşı ve ipek danteller kadın zarafetini tüm ihtişamıyla ortaya koyuyordu.

Aslında mesleğinin hiç yorucu olmadığını söylüyordu. Bütün öğrencileri, banker ve tüccar kızları ona tapıyor ve saygı gösteriyorlardı; bir keresinde bana gösterdiği bileziği, işini iyi yaptığı bir evde ona hediye etmişlerdi. Onun işi dışındaki saatlerde birbirimizden hiç ayrılmıyor hiçbir yere çıkmıyorduk. Sadece o pazar günleri Saint-Germain ormanındaki muhafaza memurunun eşi olan kızkardeşini ziyarete gidiyordu; zira kızkardeşiyle son zamanlarda arası düzelmişti. Ben onunla tren istasyonuna kadar gidiyordum. Aynı akşam eve dönüyordu; bazen dönüşü için ara istasyonlardan birinde randevulaşıyorduk ve orada su kenarı veya ormanlar içinde geziniyorduk. Bana ziyaretini anlatıyor, kızkardeşinin mutlu ev hayatından ve çocuklarından söz ediyordu. Bunları duyunca onun hesabına üzülüyordum, çünkü onun gerçek bir aile hayatından hep yoksun kalacağı ve kalbini paralayacak olan bu sahte konumunu ona unutturabilmek için şefkat ve sevgimi daha da artırıyordum.

Çalışma ve güvenle dolu ne güzel günler yaşadık! Ben hiçbir şeyden şüphelenmiyordum. Tüm söyledikleri o kadar gerçek ve inandırıcıydı. Sadece bir şikâyetim vardı. Bazen bana gittiği evlerden ve öğrencilerin ailelerinden söz ederken, o kadar fazla ayrıntı veriyor, o kadar hayali entrikalar anlatıyordu ki bunları kendi kafasında kurduğu anlaşılıyordu. Sakin bir yaşamı olduğu için çevresinde roman konusu olacak dramlar görüyordu. Bu kuruntusu canımı sıkıyordu. Ben ki onunla bir eve kapanıp yaşamak için bütün dünyadan uzak olmak isterdim, onun bu önemsiz şeylerle kafasını meşgul etmesini anlayamıyordum. Ama şimdiye kadar talihsiz bir hayatı olmuş mutsuz bir genç kadına bu kadarını çok görmüyordum.

Sadece bir defa şüphe, daha doğrusu bir önsezi duydum. Bir pazar akşamı eve dönmedi. Telaşa kapıldım. Ne yapmalı? Saint-Germain ormanına mı gitmeli? Ama onu zor durumda bırakmış olmaz mıydım? Sabaha doğru gitmeye karar verdiğimde çıkageldi. Yüzü sapsarı ve karışıktı. Kızkardeşi hastalanmış, bütün geceyi onun başucunda geçirmişti. Bana söylediklerine inandım, en ufak soruma verdiği gereksiz ayrıntılar, yok trenin gecikmesi, yok bir memurun ona kaba davranışı, vs. den kuşkulanmadım. Aynı hafta iki üç defa daha Saint-Germain’e gidip yatıya kaldı, sonra hastalık geçince normal sakin hayatına geri döndü.

Maalesef, bir süre sonra kendisi hasta düştü. Bir akşam piyano dersinden ateşle titreyerek döndü. Doktorun dediğine göre ciğerlerinde çok ciddi bir kan toplanması vardı ve tedavisi imkânsızdı. Çılgına döndüm, ne yapacağımı bilemiyordum. Sonra ona ömrünün son günlerini nasıl daha mutlu kılabilirim diye düşündüm. Çok sevdiği ve övündüğü ailesini onun ölüm döşeğine getirecektim. Ona haber vermeden Saint-Germain’deki kızkardeşine mektup yazdım ve bu arada hahambaşı dayısına koşup gittim. Hangi uygunsuz saatte geldiğimi hatırlamıyorum. Büyük felaketler insan hayatının en ufak ayrıntısını bile altüst edebiliyorlar… Sanıyorum hahambaşı akşam yemeğine oturmuştu. Haber verilince beni bekleme salonunda kabul etti.

“Bayım,” dedim, “Hayatta bazen öyle anlar gelir ki bütün kin ve nefret son bulur…”

Din adamı bana şaşkın bakışlarını çevirdi.

Devam ettim:

“Yeğeniniz ölüm döşeğinde.”

“Yeğen mi? Ama benim yeğenim yok, yanılıyorsunuz.”

“Ah! Rica ederim, bu saçma aile dargınlıklarını bırakın… Size kaptanın karısı bayan Deloche’dan sözediyorum…”

“Bayan Deloche diye birini tanımıyorum… Evladım, sizi temin ederim ki…”

Böyle diyerek beni kapıya doğru yönlendiriyordu, herhalde bir deli veya dolandırıcı olduğumu düşünüyordu. O çılgın halime bakılırsa haksız da değildi. Ama söylediği şey o kadar beklenmedik ve müthişti ki… Demek bana yalan söylemişti… Niçin?… Birden aklıma bir fikir geldi. Daha önce bana sözünü ettiği öğrencilerinden birinin, banker kızlarının evine gittim.

Kapıdaki hizmetkâra sordum: “Bayan Deloche?”

“Burada öyle biri oturmuyor.”

“Biliyorum… Ben size evin kızlarına piyano dersi veren hanımdan söz ediyorum.”

“Evin kızı yok; bu evde piyano filan da yok… Ne demek istediğinizi anlayamıyorum.”

Ve kapıyı yüzüme kapattı.

Araştırmalarımı daha fazla sürdürmedim. Her gittiğim yerde aynı cevabı alacak ve aynı hayal kırıklığını yaşayacaktım. Küçük evimize döndüğümde bana Saint-Germain’den gelen bir mektup verdiler. İçinde ne olduğunu tahmin ederek zarfı açtım. Orman genel muhafızı Bayan Deloche diye birini tanımadığını, karısı veya çocukları olmadığını yazmıştı.

Bu bana son darbe oldu. Demek ki beş yıldır bütün sözleri yalandı… Kıskançlıktan kafamda bin bir çılgın düşünceyle, ne yaptığımı bilmeden, onun ölmekte olduğu odaya girdim. İçimi kemirmekte olan tüm sorular hep birlikte bu ıstırap yatağına düştüler:

“Pazarları Saint-Germain’e ne yapmaya gidiyordunuz? Bütün gün kimlerin yanında vakit geçiriyordunuz? O gece kimin evinde yattınız? Cevap verin!” Bunları söylerken üzerine eğiliyor, hâlâ vakur ve güzel olan gözlerinde cevap arıyordum. Ama o sessiz kaldı.

Öfkeden titreyerek devam ediyordum: “Piyano dersi vermiyordunuz. Her yere sordum, kimse sizi tanımıyor… O zaman bu para nereden geliyordu, bu danteller bu pırlantalar?”

Bana içimi karartan bir hüzünle baktı, hepsi o… Ona kıymamalıydım, huzur içinde ölmesine izin vermeliydim. Ama kıskançlık acımadan daha kuvvetliydi. Devam ettim:

“Beş yıl boyunca beni aldattın. Her gün, her saat bana yalan söyledin… Sen benim hayatımı biliyordun, ama ben senin hiçbir şeyini bilemedim. Hiç ama hiç, adını bile bilmiyorum. Çünkü taşıdığın bu isim de sahte, değil mi? Ah! Yalancı, yalancı! İşte ölüyor ama ben hâlâ adını bile bilmiyorum… Kimsin sen? Nereden geliyorsun? Hayatıma niçin girdin? Konuşsana! Bana bir şey söylesene!”

Boşuna uğraşıyordum! Bana cevap vermek yerine, sanki son bakışı sırrını ele verir korkusuyla, başını duvara doğru çevirdi… Ve öylece öldü, talihsiz kadın! Sonuna kadar yalancı kalarak öldü.