Çeviri ve Seçki: Bekir Karaoğlu
Alexandre Dumas (1802-1870)

Dünya edebiyatında tarihi roman alanında en büyük isim. Taşrada eğitim gördükten sonra Paris’e geldi. Başlangıçta tiyatro oyunları yazdı ama başarılı olamadı ve romancılığa geçiş yaptı. Bu alanda çok başarılı oldu. Yazdığı 100 kadar tarihi roman arasında en meşhurları Üç Silahşörler, Monte Cristo, Demir Maskeli Adam, Kraliçe Margot, vb. sayılabilir. Dumas bu eserlerinde tarihi şahsiyetlerle kendi hayal mahsulü kahramanlarını dramatik sahnelerde ustaca etkileştirebiliyordu. Fakat bu kadar çok yazabilmesinin, maaşla çalıştırdığı gölge yazarlara borçlu olduğu sonradan anlaşılmıştır.

Dumas para ve şöhret kazandıktan sonra çok savurgan bir hayat yaşadı. Ömrünün son yıllarında servetini kaybedip iflas edince önce Belçika sonra İtalya’ya göç etti. Hastalanıp Paris’e döndü, oğlu ve kızının bakımı altında öldü.

Don Bernardo De Zuniga

(Don Bernardo De Zuniga, 1849)

I. Kutsal Çeşme

Tarih 25 Ocak 1492 idi. Sekiz yüz yıl boyunca İspanyollara karşı savaşan Mağripliler yenildiklerini ilan etmişler ve sultanları Al-Şakir Abu Abdullah önceki ayın altısında Granada şehrinin anahtarlarını muzaffer Ferdinand ve İsabel’e teslim etmişti.

Mağripliler İspanya’yı iki senede fethetmiş, ama onlardan geri almak sekiz asır gerektirmişti.

Bu galibiyetin haberi her tarafa yayıldı. Tüm İspanya’da kilise çanları, efendimiz İsa’nın doğduğu Paskalya bayramındaki gibi çalıyor, tüm ağızlar “Yaşasın Ferdinand! Yaşasın İsabel! Yaşasın Leon! Yaşasın Kastilya!” diye haykırıyordu.

Hepsi bu kadarla bitmiyordu; rivayete göre, Tanrı’nın bir baba gibi İspanya’yı kutsadığı bu senede, isimsiz bir yabancı kral ve kraliçeye başvurmuş, onlara bilinmeyen yeni bir dünya verebileceğini, hep batıya giderek orayı keşfedeceğini söylemişti.

Ama bu habere bir masal, Christophe Colomb adındaki bu yabancıya da deli gözüyle bakılıyordu. Haberleşmenin zor olduğu o çağda bu haberler tüm yarımadaya yayılmış değildi. Mağriplilerin iktidar sahibi olduğu ve Ferdinand ile İsabel’in on dokuz gün önce kurtardığı eyaletlerden uzaklaştıkça, olaylar günlük akışına dönüyor ve insanlar Hıristiyanlığa gelen bu mutluluktan şüphe ediyorlar ve savaş alanından gelen her yolcuya bu büyük olayı soruyorlardı.

Granada’dan fazla uzak olmayan fakat arada iki sıradağla ayrılmış, Yeni Kastilya ile Portekiz arasında bulunduğu için Estramaduro adını almış olan şehirde bu merak çok daha fazlaydı; zira daha erken 1240 yılında III. Fernando tarafından Mağriplilerin elinden kurtarılmış olan bu şehir katolik adını hak etmiş olan İsabel’in şehriydi.

İşte bu yüzden hikâyemizin başladığı 25 Ocak 1492 gününde Bejar şatosu avlusunda toplanmış bulunan kalabalık, bu şatonun efendisi, Banares kontu ve Ayamonte markisi unvanlarını taşıyan Pierro de Zuniga’nın üçüncü oğlu, don Bernardo de Zuniga’nın yuvaya dönüşünü izliyordu.

Mağripliler ve Hıristiyanlar hakkında kimse don Bernardo de Zuniga’dan daha taze haberler getirmiş olamazdı; İsabel’in ordusunda şövalye olarak hizmet ederken Arap yiğitlerinden Musa İbn Ebul-Gazan tarafından tuzağa düşürülmüş ve yaralı götürüldüğü Granada şehri ancak Hıristiyanlar tarafından kurtarıldığı vakit çıkabilmişti.

Don Bernardo karşımıza çıktığı devirde, yani on yıllık bir ayrılıktan sonra, savaş atı üzerinde ve yaverleri, uşakları ile birlikte baba evine girerken, otuz beş otuz altı yaşlarında, yorgun ve yaraları sebebiyle zayıflamış, ama benzi solmamıştı, bilakis düşmanlarının bakır rengi derisiyle sanki onlara benzer olmuştu. Bu benzerliği daha da artıran şey, sırtındaki Alcantara tarikatının beyaz pelerinin bir ucunu yüzüne sardığı için, Arapların bornozuna benziyor oluşuydu. Göğsünün sol tarafında bu tarikatın yeşil haçını taşıyordu.

Halk şehre maiyetiyle birlikte giren bu yarı savaşçı yarı din adamının savaş meydanından geldiğini anlayabiliyordu. Yolun başında ona haberleri sormuşlar, o da hepsini şatonun avlusuna davet etmişti.

Don Zuniga avluya gelip de ayağını yere bastığında hurralarla karşılandı. Atın dizginlerini seyislerden birine atıp şatonun giriş kapısındaki merdivenleri çıktı. Son basamağa geldiğinde döndü ve birikmiş kalabalığa, Katolik Ferdinand’ın nasıl otuz kadar kale ve şehri zaptettikten sonra Granada’yı kuşattığını, nasıl uzun ve ölümcül bir kuşatma sonunda 25 Kasım 1491’de şehrin teslim bayrağı çektiğini ve nasıl kral ve kraliçenin 6 Ocak’ta şehre girdiğini, nasıl Granada’nın şeyhleri ve Kurtuba’nın halifelerinin çocuklarına Alpujarras bölgesinde küçük bir yer bıraktıklarını anlattı.

Bu bilgiler kalabalığı neşelendirdikten sonra, don Bernardo sadece en yakın maiyetiyle şatodan içeri girdi. Çocukluğunu geçirdiği bu şatoya on sene sonra dönüp de ıssız bulmak onu duygulandırmıştı; nitekim babası Burgos’a çekilmiş, iki büyük kardeşinden biri ölmüş diğeri de Ferdinand’ın ordusunda görevdeydi.

Don Bernardo hüzünlü ve suskun, şatonun odalarını dolaşırken, sanki kafasında sormaya cesaret edemediği bir soru var gibiydi. Nihayet, odalardan birinde bir köşeye konulmuş dokuz on yaşlarında bir kız portresi önünde durdu ve resimdeki kızın kim olduğunu sordu.

Sorunun muhatabı olan hizmetkâr cevap vermeden önce don Bernardo’yu süzdü. Sanki niçin sorulduğunu anlamamış gibiydi.

“Bu portre mi?”

“Evet, bu portre,” diye tekrarladı don Bernardo daha ısrarcı bir sesle.

“Fakat efendim,” diye kekeledi hizmetkâr, “Bu sizin yeğeniniz Anna de Niebla’nın resmidir. Bu genç öksüz kızı unutmuş olamazsınız; şatoda büyütülmüş ve rahmetli ağabeyinize sözlenmişti.”

“Ah! Hatırladım,” dedi don Bernardo, “Şimdi nerede?”

“Ağabeyiniz 1488’de vefat ettiğinde, diğer ağabeyiniz evli ve siz de bekârlık yemini etmiş olan Alcantara mezhebinden olduğunuz için, babanız Anna de Niebla’nın Calatrava tarikatının Immaculée-Conception manastırına gönderilmesini ve rahibelik yemini etmesini buyurdu.”

Don Bernardo içini çekti, “Doğru,” dedi ve başka soru sormadı.

Lakin Anna de Niebla şatoda çok sevildiği için, hizmetkâr bu konuya girilmesini fırsat bilip daha fazla bilgi vermek istedi. Fakat daha ilk lafında don Bernardo onu susturdu; bu kadarı onun için yeterliydi.

Don Bernardo, atalarının şatosuna dönüş sebeplerini merak edenleri kısa sürede aydınlattı. Bejar şatosundan iki üç fersah ötede Kutsal Çeşme denilen bir su kaynağı vardı, suyunun şifalı oluşu herhalde Immaculée-Conception manastırına yakın olmasıydı.

Bu su özellikle yaralara çok iyi geliyordu ve dediğimiz gibi, don Bernardo hâlâ Granada kuşatmasında aldığı yaralardan zayıf düşmüş ve ıstırap çekiyordu.

Hemen ertesi gün don Bernardo tedaviye başlamaya karar verdi; imanlı biri olduğu için iyileşeceğini ümit ediyordu. Tedavi şekli basitti: don Bernardo çeşmenin şifasını dilemeye gelen en fakir köylünün yaptığını yapacaktı. Kaynağın üst tarafında tek parça taştan bir kayalık tepe ve onun üzerinde bir haç vardı. Kayalar çıplak ayakla tırmanılıyor, haçın önünde diz çöküp beş Pater ve beş Ave duası okunuyor ve sonra yine çıplak ayakla inilip çeşmeden bir tas su içtikten sonra eve dönülüyordu.

Bu ziyaretler dokuz günlük dilimlerle tekrarlanıyordu; üçüncü dokuzlukta yani yirmi yedi gün sonra iyileşmeyen kişi ender görülüyordu.

Ertesi sabah tan vaktinde don Bernardo de Zuniga atını getirtti ve gençliğinde yüz kere yaptığı bu ziyaret için tek başına yola koyuldu.

Kaynağa vardığında yere ayak bastı, atını bir ağaca bağladı, çizmelerini çıkardı ve çıplak ayaklarla kayalara tırmandı. Tepede beş Pater ve beş Ave okuyup indi, kaynaktan bir tas su içti, çizmelerini giyip atına bindi. Yola çıkmadan önce ağaçlar arasından yarım fersah ötede görünen Immaculée-Conception manastırına şöyle bir baktı ve sonra şatoya döndü.

Her gün don Bernardo aynı yolculuğu yaptı. Suyun şifalı geldiği gözle görülebiliyordu, ama yine de canı sıkkın, hüzünlü ve yapayalnızdı.

Böylece üç dokuzluğu tamamladı. Üçüncüsünün son günlerinde sağlığına kavuşmuş ve herkese orduya geri döneceğini ilan etmişti ki yirmi yedinci günde, tepedeki haçın önünde eğilmiş ve son Ave’sini okumak üzereyken, uzaktan bir din alayının geldiğini gördü. Her gelişinde Immaculée-Conception manastırına bakmadan gitmeyen bir adam şüphesiz bu gelenlere ilgisiz kalamazdı.

Bu alay rahibelerden oluşuyordu, köylülerin taşıdığı açık bir sedye üzerine uzatılmış bir rahibeyi şifalı çeşmeye getiriyorlardı. Sedyeye refakat eden rahibeler ve üstünde yatan hepsinin yüzleri peçeliydi.

İnip suyunu içmekten vazgeçen don Bernardo yukardan olan biteni izlemeye başladı.

Merakı o kadar artmıştı ki son Ave’yi okumayı unuttu.

Alay kaynağın başına geldiğinde, yatık rahibe doğrulup indi, ayakkabılarını çıkardı ve önce yalpalayarak sonra daha sağlam adımlarla tepeye tırmanmaya başladı. Don Bernardo’nun uzağa çekilip boş bıraktığı haçın başına geldiğinde rahibe diz çöküp duasını etti, doğruldu ve aşağı inip kız kardeşlerinin arasına katıldı.

Bu bir hayal miydi, yoksa gerçekten görmüş müydü, çünkü rahibe diz çökerken peçesi altından gözleri bir lahza, don Bernardo üzerinde kalmıştı?

Azize kız yukarı çıkarken, don Bernardo da kalbinde tuhaf bir heyecan hissetmiş, gözleri sanki kamaşır gibi olmuş, altındaki kaya titriyormuş gibi sırtını bir ağaca yaslamak zorunda kalmıştı.

Fakat rahibe uzaklaşınca don Bernardo’nun gücü geri geldi, onu gözleriyle daha fazla takip edebilmek için kayanın üzerinden eğilip çeşmeyi izlemeye başladı. Rahibe, indikten sonra çeşmeye yaklaştı ve sadece kutsal suyu görebilecek kadar peçesini açıp suyu içmeye yanaştı.

Lakin o zaman kimsenin aklına gelmeyen ve dolayısıyla öngöremeyeceği bir şey oldu: Çeşmenin berrak suyu bir aynaya dönüştü ve yukarda bulunduğu yerden don Bernardo rahibenin yansıyan yüzünü gördü.

Solgun ama mucizevî sayılacak bu güzellik karşısında don Bernardo de Zuniga şaşkınlıkla öyle bir haykırdı ki onun yankısıyla aşağıda dudaklarını henüz suya değdirmiş olan hasta azize ürperdi. Sonra, peçesini örtüp sedyeye çıktı, düşüncesiz şövalyenin olduğu tarafa son defa başını çevirerek gitti.

Don Bernardo de Zuniga hemen kayadan inip bu sahneyi izlemiş olan köylülerden birine sordu:

“Az önce çeşmeden içen ve Immaculée-Conception manastırına götürülen bu kadını tanıyor musun?”

“Evet,” diye cevapladı adam, “o herkesin ölümcül sandığı bir hastalığa yakalanmış bir rahibedir. Söylendiğine göre, daha önce bir saat kadar ölü kalmış, sonra kutsal su getirip içirmiş ve hayata döndürmüşler. Bugün onun ilk dışarıya çıkışı; iyileştiğinde çeşmeye bizzat gelip içeceğim diye dilek tutmuş.”

“Peki,” diye sordu don Bernardo tutamadığı bir heyecanla, “bu rahibenin adını biliyor musun?”

“Evet, efendim; adı Anna de Niebla’dır; Bagnares kontu ve Ayamonte markisi olan Pierro de Zuniga’nın yeğeni olur. Kuzeni bir ay kadar önce savaştan döndü, Granada’nın fetih haberini getirdi.”

“Anna de Niebla,” diye mırıldandı don Bernardo, “Ah! onu tanıdım ama bu kadar güzel olacağını düşünememiştim!”

II. Anna de Niebla’nın Tespihi

Böylece don Bernardo on sene önce Bejar şatosunda çocuk yaşında geride bıraktığı ve herhalde hatırasını hep taşıdığı bu genç kızı tekrar görmüştü.

On yıldır at sırtında yalnız hayaller kurduğundan bu yana, Anna de Niebla yirmi yaşında bir genç kız olmuş, kendisi de otuz beş yaşına varmıştı; o rahibe çarşafına bürünürken kendisi de Alcantara şövalyesi pelerini giymişti.

O Tanrı’nın nişanlısı olmuştu, kendisi de İsa’nın şövalyesi.

Aynı yuvada büyümüş iki genç arasında, yuvadan ayrıldıktan sonra her türlü sözlü iletişim veya bakışma artık yasaktı.

Herhalde bu yüzden kuzininin suda yansıyan yüzünü görmek don Bernardo de Zuniga’da derin bir heyecan uyandırmıştı.

Şatoya her zamankinden daha düşünceli, daha suskun ve karamsar döndü; hemen Anna de Niebla’nın çocuk portresini gördüğü odaya gitti. Kaynak suyu yüzeyinde dalgalanan yüz hatlarını herhalde bu tual üzerinde bulabilmek, on yıl süren değişimi güneşte açılan bir çiçeğin evreleri gibi görebilmek istiyordu.

On beş senedir savaş meydanlarında ve hücum koşularında vatanı ve dininin düşmanlarına karşı mücadele etmiş olan o, şimdi hepsinden daha yaman saldıran bir düşmana, daha ilk darbede boyun eğiyordu.

Alcantara şövalyesi Don Bernardo de Zuniga, Immaculée-Conception rahibesi Anna de Niebla’ya âşık olmuştu.

Aslında hiç vakit kaybetmeden oradan uzaklaşmak, o gerçek savaşlara ve sadece bedeni öldüren o yaralara dönmek gerekiyordu. Ama don Bernardo buna cesaret edemedi.

Ertesi gün, her ne kadar son dokuzluğu bir Ave eksik olarak tamamlamışsa da, yeniden çeşmeye gitti. Orada dua etmedi, çünkü kalbini ele geçiren aşk duaya yer bırakmamıştı. Kayanın tepesine oturmuş ve gözünü manastıra çevirmiş, yeni bir din alayı çıkmasını beklemeye başlamıştı.

Bu bekleyiş üç gün sürdü; aç, susuz ve uykusuz, acımasızca kapalı manastır kapıları çevresinde dolanıp durdu. Dördüncü gün bir Pazar günüydü ve ayin için kapılar halka açılacaktı, herkes girebilirdi.

Don Bernardo’nun beklediği gün nihayet gelmişti. Fakat o günahkâr bir amaçla bekliyordu; bugün Tanrı’ya daha yakın olabileceği aklına bile gelmedi; sadece Anna de Niebla’ya yaklaşabilmek istiyordu. Manastır kapıları açıldığında o da diğerleri gibi hazır bekliyordu.

Mihrabın yanında kalın bir perdenin gerisinde rahibeler korosu vardı; yüzleri görünmeden ilahiler söylüyorlardı.

Don Bernardo kiliseye girer girmez hemen koronun yakınlarında bir yere diz çöktü; alnı mermere değmiş olarak bekledi.

İlahi ayin başladı. Don Bernardo kendini biz insanlar için feda eden İsa efendimizi aklına hiç getirmedi; bütün ruhunu bir vazo gibi açmış, koronun içinden yükselecek olan Anna de Niebla’nın sesini bir çiçek gibi derlemeyi bekliyordu.

Bu konserin içinde her defasında diğerlerinden daha ahenkli, daha berrak ve daha büyüleyici bir ses yükseldiğinde, don Bernardo titriyor ve ellerini gökyüzüne kaldırıyordu. Sanki bu ahenge tutunmak ve onunla birlikte göğe yükselmek istiyordu.

Sonra o ses sustuğunda veya diğer seslerle örtüldüğünde, sanki ona kuvvet veren ve yaşama sebebi olan şey bitmiş gibi, bir iç çekişiyle yere çöküyordu.

Ayin böyle tarifsiz duygular ortasında bitti. İlahiler sustu, orgun son notaları söndü, halk dışarı çıktı ve görevliler rahibeler manastıra döndüler. Kilise binası sessiz ve hareketsiz bir enkaza dönüştü; ona ruh veren dualar göğe çıkmıştı.

Don Bernardo içerde yalnız kaldığı zaman çevresine bakabildi. Başının üstünde Meleklerin Selamı sahnesini temsil eden bir tablo vardı; resmin bir köşesine onu kiliseye bağışlayan kişi de resmedilmişti.

Alcantara şövalyesi şaşkın bir çığlık attı. Bu resimdeki diz çökmüş ve ellerini kavuşturmuş olan bağışçı Anna de Niebla idi.

Mumları söndürmekle meşgul olan zangocu çağırıp sordu.

Bu tabloyu Anna de Niebla kendi elleriyle yapmıştı; o devirde adet olduğu üzere, ressam tablonun bir köşesine kendi mütevazı resmini de koyardı.

Zangoç ona ayrılma vaktinin geldiğini hatırlatınca don Bernardo başıyla selam verip çıktı.

Orada kafasına koydu; ne pahasına olursa olsun bu tabloya sahip olacaktı.

Fakat manastır yöneticilerine ne teklif yaptıysa reddedildi; yapılan bir bağış satılamazdı.

Don Bernardo bu tabloya sahip olmaya ant içti. Bütün parasını topladı, yaklaşık yirmi bin riyal ki tablonun değerinden çok daha fazlaydı; bununla ilk Pazar günü kiliseye gidecek, herkes çıktıktan sonra bir yere saklanıp bekleyecekti. Gece olduğunda tabloyu yerinden çıkaracak, elindeki yirmi bin riyali de mihraba bırakıp gidecekti.

Kapalı kiliseden nasıl çıkacağını da planlamıştı. Pencereler yerden en fazla üç metre yüksekliğinde ve mezarlığa bakıyorlardı. Birkaç sandalyeyi üst üste koyup pencereden çıkabilirdi.

Sonra elindeki hazinesini şatoya götürüp pahalı bir çerçeveye takacak, Anna de Niebla’nın çocukluk portresinin yanına asacak ve ömrünün sonuna kadar bir daha o odadan dışarı çıkmayacaktı.

Gündüzler geceleri takip etti ve nihayet pazar günü geldi.

Don Bernardo de Zuniga yine kiliseye ilk girenler arasındaydı. Yirmi bin riyali üzerinde taşıyordu.

Ama gözüne ilk çarpan şey kilisedeki o matem havasıydı; koronun demir parmaklıkları arasından mumların aydınlattığı bir katafalk görünüyordu.

Don Bernardo merak edip sordu.

O sabah bir rahibe vefat etmişti; katılacağı ayin bir cenaze ayini olacaktı.

Fakat dediğimiz gibi, don Bernardo ayin için gelmemişti, kafasındaki planı uygulamaya gelmişti.

Melekli tablo mihrabın üst tarafındaki yerinde asılıydı.

En alçaktaki pencere on iki ayak yüksekteydi, birkaç sıra ve sandalyeyi üst üste koyarak çıkması kolay olacaktı.

Bu düşünceler ilahi tören sırasında don Bernardo’nun kafasını meşgul etti. Fena bir şey yapacağının farkındaydı, ama tüm ömrünü kâfirlerle savaşarak geçirmiş olduğu ve tablonun yerine yirmi bin riyal bırakacağı için, belki Tanrı onu affederdi.

Arada bir kulağını ilahiye veriyordu ki birden bu şakıyan sesler arasında, sekiz gün önce bir meleğin parmakları gibi ruhundaki tüm telleri titreten o sesin bulunmadığını fark etti.

O ahenkli akort yoktu, sanki dinin klavyesinde bir tuş eksikti.

Ayin bitti. Herkes çıktı.

Don Bernardo bir günah çıkarma hücresine girip kapıyı üzerine kapattı. Kimse onu görmedi

Kilisenin kapıları menteşeleri gıcırdayarak kapandı, kilitler şakırdadı. Zangocun ayak sesleri onun saklandığı günah çıkarma hücresinin yakınından geçip uzaklaştılar. Her şey sessizliğe büründü.

Sadece arada bir, örtülü kilise bölmesinde, taşlara sürtünen bir ayak sesi ve alçak sesle okunan bir dua sesi gelip gidiyordu. Herhalde, rahibelerden biri ölüye dua okumaya geliyordu. Akşam karanlığı tüm kiliseye çöktü; sadece koro bölmesi mumlarla aydınlatılmıştı.

Sonra ay doğdu, soluk ışıklarından biri pencereden girip kilisenin içine düştü.

İçeride ve dışarıda tüm hayat belirtisi giderek azalıyordu; saat on bire doğru ölünün başındaki son dualar da kesildi, kiliselere ve mezarlıklara has o sessizlik hâkim oldu. Sadece kilise yakınlarındaki bir ağaca tünemiş bir baykuşun geceyi yırtan çığlığı arada bir yükseliyordu.

Don Bernardo harekete geçme zamanının geldiğine karar verdi. Günah çıkarma hücresinin kapısını itip dışarı adım attı.

Ayağını taş zemine bastığında çanlar gece saat on ikiyi vurmaya başladı.

Hücreden çıkmak için iki çan darbesinin bitmesini bekledi. İşini yaparken kimsenin onu rahatsız etmemesini istiyordu. Sonra koronun bulunduğu yere doğru ilerledi. Daha bir adım atmıştı ki koro parmaklıkları açıldı ve bir rahibe göründü.

Don Bernardo bir çığlık attı. Bu rahibe Anna de Niebla idi.

Peçesi kalkık yüzü açıktaydı. Alnındaki örtüyü güllerden bir taç sarmıştı. Elinde fildişinden bir tespih vardı.

“Anna,” diye haykırdı genç adam.

“Don Bernardo!” diye mırıldandı rahibe.

Don Bernardo ileri atıldı:

“Benim adımı söyledin, o halde beni tanıdın!”

“Evet,” dedi rahibe.

“Kutsal çeşmede mi tanıdın?”

“Kutsal çeşmede.”

Ve don Bernardo din kadınını kolları arasına aldı.

Anna de Niebla onun bu tutkulu kucaklamasından kurtulmak için bir hareket yapmadı.

“Fakat,” diye sordu don Bernardo, “heyecanımı bağışla, çünkü sevinçten deli olacağım; bu saatte burada ne arıyorsun?”

“Senin burada olduğunu biliyordum.”

“Beni mi arıyordun?”

“Evet.”

“Seni sevdiğimi biliyorsun, değil mi?”

“Biliyorum.”

“Ya sen; sen de beni seviyor musun?”

Rahibenin dudakları sessiz kaldı.

“Ey Niebla! Niebla! Bir kelime, sadece bir kelime yeter. Gençliğimiz adına, benim aşkım adına, İsa’nın adına söyle, beni seviyor musun?”

“Ben kiliseye yemin ettim,” diye mırıldadı rahibe.

“Ah! Yeminlerin ne önemi var!” diye haykırdı don Bernardo, “Ben de yemin etmemiş miydim? Ama işte bozdum!”

“Ben bu dünya için ölüyüm,” dedi solgun sevgili.

“Hayat için dahi ölü olsan, Niebla, seni dirilteceğim.”

“Beni diriltemezsin,” dedi Anna başını iki yana sallayarak. “Ama ben, Bernardo, senin ölmeni sağlayacağım…”

“Ayrı yaşamaktansa aynı mezarda uyumak evladır!”

“Neye karar verdin, Bernardo?”

“Seni buradan kaçıracağım, gerekirse dünyanın öbür ucuna, okyanusların ötesine götüreceğim.”

“Ne zaman?”

“Hemen şimdi.”

“Kapılar kilitli.”

“Haklısın. Yarın serbest misin?”

“Ben hep serbestim.”

“Yarın aynı saatte beni burada bekle, kilisenin anahtarını yaptırıp geleceğim.”

“Seni bekleyeceğim; ama sen gelecek misin?”

“Hayatım üzerine yemin ederim. Ama sen de söz veriyor musun?”

“Al, işte tespihim.”

Ve fildişi tespihi onun boynuna taktı.

Bunun üzerine don Bernardo iki koluyla Anna de Niebla’yı sardı, göğsünde sıktı ve dudakları birleşip öpüştüler.

Fakat, ilk aşk busesi gibi yakıcı olması gerekirken, rahibenin dudakları buz gibiydi; don Bernardo’nun damarlarında bir soğukluk kalbine aktı.

“İyi,” dedi Anna, “artık hiçbir insani güç bizi ayıramaz. Görüşmek üzere, Zuniga.”

“Görüşmek üzere, sevgili Anna. Yarına!”

Rahibe aşığının kollarından sıyrıldı, geri dönüp gitti, koro parmaklıkları onun arkasından kapandı.

Don Bernardo yerinden kıpırdamadan, kollarını uzatıp onun gidişini izledi. Ancak o gözden kaybolunca gitmeyi aklına getirdi.

Dört tane sırayı yan yana dizdi, onların üzerine dört tane daha ekleyip pencereye çıktı. Mezarlıkta hep olduğu gibi otlar yüksek ve sık olduğundan, on iki ayak yukardan yere canı yanmadan atlayabildi.

Anna de Niebla’nın portresini götürmeye gerek duymadı; çünkü nasıl olsa yarın Anna de Niebla’nın canlısına kavuşacaktı.

III. Yaşayan Ölü

Güneş ufuktan sıyrıldığında don Bernardo de Zuniga atını bıraktığı handan aldı. İçinde anlayamadığı bir sıkıntı vardı, pelerini sarınmış olduğu halde üşüyordu.

Ahır uşağına manastırın anahtarcısının yerini sordu. Adamın dükkânı köyün öbür ucundaydı.

Don Bernardo ısınabilmek için atını dörtnala sürdü ve kısa süre sonra örs üzerinde çınlayan çekiç seslerini duydu. Anahtarcının açık kapı ve pencerelerinden kıvılcımlar yola sıçrıyordu.

Anahtarcının kapısına geldiğinde atından indi, ama üşümesi geçmemiş, hareketleri biraz katılaşmıştı.

Anahtarcı da Alcantara şövalyesinin sanki her gün uğrar gibi kapısına dayanıp içeri girmesi üzerine, elindeki çekici havada kalmış bakıyordu.

Gerçekten o olduğuna ikna olunca, anahtarcı çekici örs üzerine bıraktı, kasketini çıkarıp kibarca sordu:

“Size nasıl hizmet edebilirim, efendim?”

“İmmaculé-Conception manastırının anahtarcısı sen misin?”

“Evet, benim efendim.”

“Onların yedeği var mı?

“Hayır efendim; sadece tasarımları var. Bir anahtar kaybolduğunda oradaki plana bakıp yenisini yapıyorum.”

“Pekala, bana kilisenin anahtarı lazım.”

“Kilisenin anahtarı mı?”

“Evet.”

“Özür dilerim, efendim, ama vazifem gereği anahtarı ne yapacağınızı sormam gerekiyor.”

“Onunla köpeklerimi dağlayıp kuduzdan koruyacağım.”

“Bu mülk sahibinin hakkıdır. Kilisenin üzerinde inşa edildiği toprağın sahibi misiniz?”

“Ben don Bernardo de Zuniga’yım, Bagnares kontu ve Ayamonte markisi Pierro de Zuniga’nın oğlu. Emrimde yüz silahlı adam var ve üzerimdeki pelerinden gördüğün gibi, Alcantara şövalyesiyim.”

“Ama bu imkânsız,” dedi anahtarcı korkuyla.

“Neden imkânsızmış?”

“Çünkü don Bernardo de Zuniga dün gece saat birde öldü; oysa siz, biraz üşüyor gibisiniz ama canlısınız.”

“Bak hele! Bu güzel haberi kimden aldın?”

“Bir saat önce buradan Bejar arması taşıyan bir seyis geçti; cenaze töreni istemek için Immaculée-Conception manastırına gidiyordu.”

Don Bernardo gülmeye başladı:

“Al bakalım, anahtar için sana on altın lira bırakıyorum. Öğleden sonra uğrayıp aldığımda on altın daha getireceğim.”

Anahtarcı kabul makamında eğildi; yirmi altın onun bir yıllık kazancından fazlaydı, bunun için cezayı göze almaya değerdi.

Ayrıca, niçin ceza alacaktı ki? Köpekleri kuduzdan korumak için kilise anahtarıyla dağlamak adettendi. Bu kadar cömert bir şövalye hırsızlık mı yapacaktı?

Don Bernardo atına bindi. Anahtarcının demir ocağında ısınmaya çabalamıştı ama yine üşüyordu. Belki yükselmeye başlayan Mart güneşi onu ısıtabilirdi.

Kırlara açıldı ve atı dörtnala koşturmaya başladı; fakat soğuk giderek vücuduna yayılıyor, bütün organları titriyordu.

Dahası vardı: Manastırdan uzaklaşmaya çabaladığı halde, onun etrafında geniş bir çemberde dönüp duruyordu.

Saat on bire doğru bir ormandan geçerken, meşe ağacından tahta levhalar kesen bir işçi gördü. Atını durdurup sordu:

“Ne yaparsın sen?”

“Gördüğünüz gibi, sayın efendim, tabut imal ediyorum.”

“Meşeden yaptığına göre çok değerli biri için olmalı.”

“Bu, Bagnares kontu ve Ayamonte markisi Pierro de Zuniga’nın oğlu don Bernardo de Zuniga için.”

“Şövalye öldü mü ki?”

“Evet, dün gece saat bire doğru.”

“Bu da delirmiş,” dedi şövalye ve omuzlarını silkip oradan uzaklaştı, yoluna devam etti.

Saat bire doğru, anahtarı ısmarladığı köye yaklaşırken, katır sırtında yol alan bir papaz ve onu yaya takip eden bir zangoçla karşılaştı.

Zangoç bir haç ve kutsanmış ibrik taşıyordu.

Don Bernardo geçsinler diye atını yana çekmişti, ama sonra fikir değiştirip papazı durdurdu:

“Nereden geliyorsunuz, aziz peder?”

“Bejar şatosundan, saygıdeğer efendim.”

“Bejar şatosundan mı?”

“Evet.”

“Ne için gitmiştiniz?”

“Don Bernardo de Zuniga’ya son talkını vermek için. Gece yarısı öleceğini anlayıp beni çağırtmıştı; maalesef ne kadar acele ettiysem de geç kaldım.”

“Ne demek geç kaldım?”

“Ben vardığımda don Bernardo çoktan ölmüştü.”

“Çoktan ölmüş müydü?”

“Evet, maalesef günah çıkartamadan öldü. Tanrı ruhuna acısın!

“Saat kaçta ölmüş?”

“Gece saat bire doğru.”

“Olur şey değil,” dedi şövalye gülerek. “Bu adamlar beni deli etmek için söz birliği etmişler.”

Ve atını hızla mahmuzlayıp uzaklaştı.

On dakika sonra anahtarcının kapısındaydı.

“Oh! oh!” dedi anahtarcı, “Neyiniz var, efendim? Sapsarı olmuşsunuz!”

“Üşüyorum,” dedi don Bernardo.

“İşte anahtarınız.”

“İşte paran.”

Adamın eline on iki altın lira daha attı.

“Uff!” dedi anahtarcı, “Paranızı nerede tutuyorsunuz, efendim?”

“Niçin soruyorsun?”

“Bu para buz gibi soğuk. Ayrıca, bir şey daha var…”

“Nedir?”

“Anahtarı kullanmadan önce üç defa istavroz çıkarın.”

“Niçin?”

“Çünkü, kilise anahtarı ocakta eritilirken, ateşi şeytan üfler.”

“Pekâlâ,” diye gülümsemeye çabaladı şövalye, “Sen de don Bernardo de Zuniga’nın sağlığı için dua et.”

“Ederim; ama korkarım bir işe yaramaz, çünkü o öldü.”

Don Bernardo tüm bu karşılaştığı insanların garip cevaplarını gülümseyerek karşılıyor olsa da, yine de etkileniyordu. Özellikle bu soğuk, kalp atışlarını donduran ve iliklerine kadar sızan bu soğuk onun dermanını kesiyordu.

Ayakları üzengilerde kurşun gibi ağırdı. Ellerini yokluyor ama hissetmiyordu.

Akşam rüzgârı kulaklarında bir ayaz gibi esip, pelerini altına bir örümcek ağından geçer gibi işledi.

Gece olduğunda mezarlığa geldi, atını bir çınar ağacına bağladı. Atı da kendisi gibi bütün gün ağzına lokma koymamıştı.

Dermanını kesen soğuk rüzgârdan korunmak için yüksek otlar arasına uzandı.

Ama toprağa yattığında daha beter oldu. Ölüm zerreleriyle karışık bu toprak mermer gibi soğuktu.

Aşırı bir gayretle dirseği üzerinde doğruldu.

Orada bulunan iki mezarcı bir çukurdan çıktığını zannettikleri adamı görünce birer çığlık attılar.

“Ah! Affedersiniz,” dedi don Bernardo, “Beni uyandırdığınız için teşekkür ederim. Uyanma vaktim gelmişti.

“İyi ettiniz, efendim” dedi adamlar, “Buralarda uyuduğu zaman insan hiç uyanamayabilir.”

“Ya siz bu saatte mezarlıkta ne yapıyorsunuz.”

“Görüyorsunuz ya, efendim.”

“Mezar mı kazıyorsunuz?

“Evet.”

“Kimin için?”

“Don Bernardo de Zuniga için.”

“Don Bernardo mu?”

“Evet. Söylendiğine göre, on beş gün önce yazdırdığı vasiyetnamesinde Immaculée-Conception manastırının mezarlığına gömülmek istemiş. Bize de bu akşam geç haber verdiler; şimdi yetiştirmek için uğraşıyoruz.”

“Ne zaman ölmüş?”

“Dün gece saat birde. Aha işte mezar açıldı ya, don Bernardo ne zaman isterse artık gelebilir. İyi akşamlar, efendim.”

“Bekle,” dedi şövalye, “her emek karşılığını bulmalı; al sen ve arkadaşın için.”

Onlara yedi sekiz altın lira fırlattı. Mezarcılar paraları kapıştılar.

“Kutsal Meryem aşkına!” dedi mezarcılardan biri, “Umarım sizin sağlığınıza içeceğimiz şarap paranız kadar soğuk olmaz, yoksa ruhumuza kadar donarız.”

Ve mezarlıktan çıkıp gittiler.

Saat on bir buçuğu çalmıştı; don Bernardo yarım saat daha ayakta zor durarak vakit öldürdü. Kanı damarlarında katılaşıyor gibiydi. Nihayet gece yarısı çanı çaldı.

İlk çınlamayla birlikte don Bernardo anahtarı kilise kapısının kilidine soktu ve kapıyı açtı.

Şövalyenin şaşkınlığı büyük oldu. Kilise aydınlatılmış, koro mahalli açık, sütun ve kemerler siyah perdelerle örtülü, katafalkın etrafında yüzlerce mum yakılmıştı.

Katafalka yaklaştı, cesedin üzerine eğildi. Peçeyi kaldırdığında bir çığlık attı.

Bu cansız beden Anna de Niebla’ya aitti.

Dönüp etrafına baktı, soracak birini ararken zangocu gördü.

“Bu ceset kimindir?” diye ona sordu.

“Anna de Niebla.”

“Ne zaman öldü?

“Pazar sabahı.”

Don Bernardo vücudunu saran soğuğun daha da arttığını hissetti. Bu, imkânsızdı.

“Yani dün gece yarısı, çoktan ölmüş müydü?”

“Şüphesiz.”

“Dün gece ceset neredeydi?”

“Şimdi bulunduğu yerde. Fakat, kilise aydınlatılmadığı ve koro parmaklıkları kapalı olduğu için görünmüyordu.”

“Yani, dün gece birisi Anna de Niebla’nın yanına geldiğini görmüş olsa, hayalet mi görmüş olur? Onunla konuşan hayaletle mi konuşmuş olur?”

“Tanrı her hıristiyanı böyle bir felaketten korusun! O adam hortlak görmüş, hortlakla konuşmuş demektir.”

Don Bernardo sendeledi.

Her şeyi anlıyordu. O bir hayalete sarılmış, bir hortlağın öpüşünü tatmıştı.

İşte bu yüzden o öpüş soğuktu, işte bu yüzden damarlarında buzdan bir ırmak akıyordu.

O zaman, anahtarcının, tabutçunun, papazın ve mezarcıların ona söyledikleri aklına geri geldi.

Don Bernardo’nun gece saat birde öldüğünü söylemişlerdi.

Anna de Niebla’yı gece saat birde öpmüştü.

Şimdi ben ölü mü canlı mıyım?

Ruh ve bedenim çoktan birbirinden ayrı mı geziyor?

Ölü bedeni Bejar şatosunda yatarken manastır civarında dolaşan onun ruhu muydu?

Ölü rahibenin yüzünden çektiği peçeyi yere atıp kiliseden dışarı koştu. Başı dönüyordu.

Saat gece biri çaldı.

Başı eğik, kalbi yaralı olarak mezarlığa gidiyor, açık çukurun kenarına bıraktığı atını çözüyor ve eyere atlayıp Bejar şatosuna doğru uzaklaşıyor.

Çünkü bu müthiş esrarı, ölü mü diri mi olduğu ancak orada çözebilir.

Fakat, tuhaf şey, duyuları sanki körelmiş gibi.

Altındaki atı bacakları arasında hissetmiyor; duyarlı olduğu tek şey, bedenini ölüm nefesi gibi saran o soğuk.

Atını daha da mahmuzluyor, ama at da artık bir hortlak gibi.

Yelesi sanki uzuyor, ayakları yerden kesiliyor ve nal sesleri artık duyulmuyor.

Birden sağında ve solunda iki siyah köpek havlamadan sessizce ortaya çıkıyor; gözleri çakmak çakmak ve ağızları kan çanağı.

Köpekler atın sağrısı boyunca ateş saçan gözleri ve açık ağızlarıyla koşuyorlar; onlar da at gibi ayakları yere değmeden, toprağın üzerinde süzülüyorlar, koşmuyor sanki uçuyorlar.

Yolda rastladığı her şey, şövalyenin gözüyle sanki bir kasırga tarafından sökülüp geçiyorlar ve sonunda uzaktan Bejar şatosunun kuleleri görünüyor.

Orada bütün şüpheleri son bulacak. Köpeklerin refakat ettiği atını daha da mahmuzluyor.

Şato da sanki karşılar gibi ona doğru geliyor.

Kapı açık, şövalye bir hamleyle eşikten geçip avluya giriyor.

Avlu insan dolu ama kimse onun geldiğini görmüyor.

Onlara sesleniyor, kimse duymuyor; baktığı kimse onu görmüyor; dokunuyor ama onun temasını hissetmiyorlar.

O sırada kapı merdivenlerinde bir tellal görünüyor:

“Duyduk duymadık demeyin: don Bernardo de Zuniga’nın naaşı, vasiyetnamesindeki arzusuna göre, Immaculée-Conception manastırının mezarlığına götürülecektir; mezarına kutsal su serpmeye hakkı olanlar beni takip etsinler.”

Şövalye şatoya giriyor; bu yolculuğu sonuna kadar götürmek istiyor.

Atından yere kayarak iniyor, ama bacaklarında dermanı kalmadığı için dizüstü düşüyor; doğrulmak için atın üzengilerine sarılıyor.

O sırada iki siyah köpek onun boğazına atlıyor ve onu boğuyorlar.

Bir feryat etmek istiyor ama kuvvet bulamıyor. Sadece son bir nefes verebiliyor.

Orada hazır olanlar sadece didişen iki köpek ve gölge gibi kaybolan bir at görüyorlar.

Köpeklere vurup ayırmak istiyorlar, ama onlar ancak görünmeyen işleri bittikten sonra ayrılıyorlar. Sonra, yan yana avludan koşarak çıkıp kayboluyorlar.

Ve köpeklerin on dakika önce boğuştukları yerde, parçalanmış et ve kemik döküntüleri arasında Anna de Niebla’nın tespihi duruyor.

Aynı anda Bernardo de Zuniga’nın naaşı, şatonun uşak ve seyislerinin omuzlarında merdivenden dışarı çıkarılıyor.

Ertesi gün şaşaalı bir cenaze töreniyle, Immaculée-Conception mezarlığında, kuzeni Anna de Niebla’nın yanına gömülüyor.

Tanrı taksiratlarını affetsin!