Çeviri ve Seçki: Bekir Karaoğlu

Maurice Barrès (1862 – 1923)

Fransız yazar, gazeteci ve siyasetçi. 20. yüzyılda Fransız aydınlar üzerinde onun kadar etkili olmuş pek az entelektüel vardır.

Vosges bölgesinde doğdu. Paris’te çeşitli sanat ve kültür çevrelerinde dolaştıktan sonra hiçbirini kendine yakın bulmadı. Daha sonra yazdığı Le Culte de Moi (Benliğe Tapma) adlı 3 ciltlik eserinde bireyin mevcut toplumsal düzende anlamsız varlığını ortaya koydu. Bu düşünceler onu giderek milliyetçi ve dindar yaptı.

Başlıca eserleri: Colette Baudoche, Les Déracinés, Leurs Figures, La Colline inspirée, Un jardin sur l’Oronte.

Bruges’lü Burjuvanın İki Karısı

(Les deux femmes du bourgeois de Bruges, 1892)

Rönesans çağında Bruges’de yaşayan zengin bir Felemenk burjuva vardı, hemşehrilerinin pek eğlendiği o ziyafet ve işret meclislerinden bir zevk almıyordu. Okçuluk hoşuna gidiyordu çünkü kazandığı zaman gururlanabiliyordu; fakat turnuvadan sonra Bruges’lülerin takdir edici sözlerinde bir letafet bulamıyordu. Ve karısından da biraz soğumuştu; oysa kadın sadık ve canlıydı; onun bir portresini gördüm: ufak tefek, düzenli bir hayatın sürdüğü mütevazi evindeki her işin altından kalkan, bu melankolik yalnızlığa çare olabilecek havailik ve hoppalıklarla işi olmayan bir kadındı.

Bu düşünceler sonucu burjuva, Kutsal Toprakları ziyaret etmeye karar verdi. Hem yüce işler yapmayı hem de kendini oyalamayı amaçlıyordu.

Hayallerimizden hep iskonto yapmak gerekir; Felemenk burjuva da İtalya’dan öteye geçemedi; zira o ülkeye has ve onun eşsiz bulduğu güzellikte bir kadın bu yabancının dikdörtgen başını çıplak göğüslerinde dinlendirdi. Kadın vaktiyle Laurent de Medicis’in metresi olmuş ve genç Pic de La Mirandole ile bir gece geçirmişti. Onların portrelerini gördüm; kadın Felemenk diyarına giderken beraberinde götürmüştü ve halen Anvers’te bulunuyorlar. Laurent de Medicis şişman ve bir resim hocası gibi pasaklı, La Mirandole ise donuk yüzüyle zarif ve entelektüel bir yahudiye benziyor.

Bu dilber kadının ipek elbiseler ve parfümler eşliğinde aşığına okuduğu Aristo’dan şiirler onun şehvetli zarafetine bir haşmet katıyordu; ama genç adamın o zamana kadar surat asarak ifade edebildiği melankolisi sarhoş bir hüzne dönüşüyordu.

Bütün mali kaynaklarını mücevherlerine kadar tükettikten sonra gitme zamanı gelmişti; ama kadının bir gün kendisinden uzakta muhtaç ve zavallı bir acuzeye dönüşeceği düşüncesine katlanamayan burjuva, ona geçinebileceği Felemenk diyarına birlikte dönmelerini teklif etti.

Kadın bu barbar keçisine hayatın güzelliklerini öğretirken, bir yandan da sevgililerinden ayrıldığında sevmeyi unutabilmeyi öğrenmişti; fakat ondan ayrılmaya gönlü razı olmadı ve bu zahmetli göçü kabul etti. Yol uzadıkça kadın daha mahzunlaşıyordu, çünkü kış tarafına gittikçe doğa daha da fakirleşiyordu.

Bruges uzaktan göründüğünde ikisi de anladı ki bu son merhaleyi aştıklarında hayatlarının bir parçası olan gençliğe veda etmiş olacaklardı. Kırlar güneşten buzlanmış, olabilecek en koyu gökyüzünden zayıf bir öğle ışığı düşüyordu. Kadının yüreğinde bir sıkıntı vardı, çünkü onun gerçek karısını daha çok sevip kendisini geri yollayacağından korkuyordu. Adam da çocukken gözlerini dolduran şehrin o ilk görüntülerini yeniden bulduğunda, birgün öleceğini düşünüp kendi haline acıyordu.

Böylece Rosarie rıhtımına yanaştılar ve aşı boyası tuğlalı basık evlerin içinde yüzdüğü küçük gölü seyrettiler. Baş döndürücü kokusu onlara Venedik cennetini hatırlatıyordu. Eski taşlar üzerinde biten otların çevrelediği bu melankolik aynaya bakıyorlar ve karanlık kemerler altında kaybolan bu soğuk suyla beraber düşünceleri akıp gidiyordu. Bu küçük çatılar üzerinde gökyüzü o kadar alçalmış gibiydi ki Notre-Dame kilisesinin çan kulesine değecek gibiydi. O zamanlarda da Vache meyhanesi sütunlar üzerinde suya doğru uzanıyordu. Benim de dinlediğim gibi, belki küçük balık pazarında hüzünlü bir şarkı çalınıyordu.

Adam kadına dönüp titreyen bir sesle: “Sizi tanımadan önce yaşadığım bu yöreye dönerken, kalbimin en samimi yerinden söylemek isterim ki size çok şey borçluyum. Benim gibi yaban bir adamı çok iyi hoş tuttunuz; size minnettarım.”

Gülünç görünse de ince olan şeyleri sezebilen kadın o kadar duygulandı ki gözlerinde yaşlarla cevap verdi:

“Bunu nasıl becerebiliyorsunuz bilmiyorum, sevgili dostum, siz ki bazen sert bazen kaba, ama bazen o kadar incelikli olabiliyorsunuz ki, bir eşiniz yok bu dünyada. Benim gözümde de sizden daha değerli kimsenin olmadığına emin olun.”

Ve birbirlerine sarıldılar, iki âşık gibi değil, aynı ırktan iki kardeş gibi, sanki biri diğeri için kolayca canını verebilecek gibi, sanki her birinin gerçek benliği kendinde değil diğerindeymiş gibi kucaklaştılar.

Böylece felemenkin evine geldiklerinde, karısı onun dönüşüne samimiyetle mutlu oldu ama adam, bu güveni gördüğünde, birkaç adım gerisinde seyreden dostunun üzüleceğini, ona haksızlık yaptığını düşünmeden edemedi. İkisini birbiriyle tanıştırdı: “Sevgili karım, bu yabancıyı kucaklayın, çünkü o hayatımın mutluluk kaynağı. Kendi haçlı seferimde bulup imana getirdiğim bir kafir; arkamdan tekrar putlarına dönmesin diye onu yanımda getirdim.”

O zaman Bruges’de bu hayırlı gezginin kâfir bir kadını hıristiyanlığa döndürüp yanında getirdiği haberi yayıldı ve onun şerefine bir ziyafet tertiplendi. Burjuva sağ tarafına yabancı kadını, sol tarafına karısını oturttu. Sevgilisinin parlak güzelliğini insanların takdir etmesinden memnundu, ama her ikisi biraz dalgın oturuyor, insanlar onları azizlere benzetiyordu.

Ziyafet sonrası eve döndüklerinde, onun yokluğunda hep ağlamış ve neşesi kalmamış olan karısı ciddi bir sesle ona şöyle dedi: “Efendim, ben artık solgun ve zevke yabancı biriyim, benim yatağıma gelmeyin. Ama size cenneti bulduran o kadının hizmetkârı olurum; yatağımı ben onunla paylaşayım.”

İtalyan kadın kendisi yalnız yatarken, sevdiği adamın karısının kollarında uyuyacağı düşüncesiyle üzülüyordu. Bu çözümü sevinçle kabul etti; adam iki kadının soyunmasına yardım ettikten sonra, aynı odadaki ikinci yatağa çekildi.

Böylece üçü beraber yaşadılar; uzun Felemenk gecelerinde soğuk fazla olunca bazen kadınlardan biri bazen diğeri gelip adamın yatağını paylaşıyordu.

Bruges ağaçların gölgelediği, kanalların yansıttığı ve durmak bilmeden esen kuzey rüzgârının çanları çaldırıp serinlettiği bir şehirdir. Rıhtımlarda sessizce süzülen kuğulara baktıkça, Venedik kanallarında da buzlanmış kuğular yerine ateşli kadınların süzüldüğünü hatırlıyorlardı. İki sevgili de gecenin Felemenk sanatının ince güzelliklerini gölgelemesinden hoşlanıyorlardı. Kadın Halles meydanında akşam basit çan kulesini bir Floransa kalesine dönüştürdüğünde, o İtalyan şehrinde buna benzer kalelerde yaşayan ve kendisini en önce genç kollarına alan o gözüpek adamları hatırlıyor, adam ise Toscana’nın taş kaldırımlı sokaklarında ruhunu ateşleyen o belli belirsiz şeyleri hatırlıyordu.

İşte böyle İtalya günlerini hatırlarken ağrıtan bir sarhoşluğa kapılmadan edemiyorlardı. Gerçi o günleri, şimdi Kuzey denizinin sisleri arasında yaptıkları gezintilerden ve Oies sokağının metaller yansıtan vitrinleri arkasında geçirdikleri akşamlardan daha fazla aramıyorlardı. O ikisi sıradan olanı reddeden karaktere sahiptiler, ama Felemenk kadın onlara iyi bir yemek hazırlamak veya evi ısıtmakla mutlu oluyordu.

Philippe bir kalp hastalığından öldüğünde, Bruges’lülerin deyimiyle “iki karısı”nın tuttukları yas herkesi acındırdı. Karısı çok perişan görünse de, onunki kâfir kadının acısına yaklaşamazdı. Çünkü kadın ona hakikati bulduran insanı kaybetmişti.

Bu güzel kadın, kırmızı ipekten gömlek ve çorap giydikleri için halk arasında Kızıl Hemşireler diye bilinen Redemptoristines manastırına inzivaya çekildi. Vaktini çile doldurmakla geçirmek istemekle beraber, güzel vücudunu sadece ipekle örtmek istedi, çünkü vaktiyle aşığının kolunda tattığı o hazların kefaretini ödemek istiyordu. Her adım atışında hışırdayan ipek ona feci günahlarını hatırlatıyordu.

Denildiğine göre, önce o ölmek istedi, mezarında bir süre adamıyla beraber olabilmek için.

Öbür kadın inzivaya çekildiği béguinage[1] evinde çok daha uzun süre yaşadı. Onu ziyarete gidip hatıralarını öğrenmek istedim. Hiçbir şey bu béguinage kelimesi kadar, yosun taşıyan suları, yaprakları tiftiklenmiş söğüt ağaçlarını, kırmızı tuğlanın rengini yumuşatan ılık güneşi, denizin hafif soluğunu, gümüş çan sesini ve o kadının yoksul hayatını ki yarım hayattan başka bir şey değildi, o kelime kadar anlatamaz. Basık evlerin bulunduğu bu ıssız yere ne bir arzu çağrısı ne de bir fikir gürültüsü ulaşamıyordu. Peki ya dünyayı dolduran ve onun hiç tanımadığı aşk ve gururdan ne haber? Onun ruhunda, dar patikalarla ayrılmış çayırlar içinde ve Paskalya palmiyeleri gibi yükselen cılız kavaklar arasındaki béguinage avlusuna döşenmiş taşlardan daha karmaşık hiçbir şey yeşermiyordu.

İhtiyar kadının son arzusu o ikisinin ayakuçlarına gömülmek idi; bu kimseyi şaşırtmadı çünkü halk onları mübarek kabul ediyordu. Ayrıca, mezarı üstüne bronzdan bir heykel yapılıp, normalde aile köpeğinin gömüldüğü yere dikilmesini istiyordu. Fakat bu mütevazı istek aşırı ve aile kavramına aykırı görüldü. Sonunda her üçü yan yana gömüldü. Üçünün heykelinde birer elle tuttukları mermer bandrolde onun seçtiği şu sözler kazınmıştı: “Marthe, Marthe, niçin dert ediyorsun? Maria en iyi yeri seçti.”

Ama ben onun vasiyetine yapılan bu aldırmazlığa itiraz ediyorum; onun istemediği bir düzeye çıkarılmasına karşıyım! Herkes bu ilkel sefaletin içinde sessiz bir erdemle yaşayabilen Felemenk ruhunu yüceltirken, ben İtalyan ihtişamını, uyuklamayan ihtirası, dolu dolu yaşayan ihtirası yüceltiyorum.

Ah! Bana bıraksalardı, o hizmetkâr olmak için yaratılmış kadını sonsuza kadar efendilerinin ayakucunda bırakırdım. Tanrı şimdiye kadar Felemenk diyarında doğan bir kalbe Venedik ateşi koymadı! O ufak tefek Felemenk kadın saygı gördüğü için memnun olsun! Bu azize kadını sevgiyle anıyoruz. Ama ben bir béguinage avlusunda duygulanıyorsam, o mütevazılıkten çıktığımda ihtirasın parlak ihtişamına daha bir coşkuyla dönebildiğim içindir.[2]


[1] Belçika ve Hollanda’da bir tarikata bağlı olmadan dindar yaşamak isteyen kadınların kurduğu cemaat evleri.

[2] Çevirenin notu: Hikayede baştan belirtilmese de, adam, karısı ve sevgilisinin isimlerinin Philippe, Marthe ve Maria olduğunu dolaylı olarak öğreniyoruz. Yazarın bu yöntemine çeviride aynen uyduk.