Papirus Dergisi Nisan Mayıs 2016 sayısında yayınlanmıştır.

YAZ KIZIM…

Ayşegül Ayman

“Yaz kızım…” diye başlıyor Aslı Biçen’in Tehdit Mektupları romanı.

Yaz oğlum demez zaten hiç kimse, hiçbir baba. Komutlar hep kıza mı verilir? Kızlar yazarken oğlanlar yaşamakla mı meşguldür?

Kız çocuklarının pek çoğu ilk kurgusunu baba karakteri üzerinden yapmıştır çocukken. Evcilik oynarken, erkek çocuk bulunamazsa oyuna katılacak, “babamız Almanya’da çalışıyor” olur, babanın mutlak yokluğu oyunda bile istenmez. Olur da oğlanlardan biri dâhil olursa oyuna, ‘babamızın eve döndüğü neşeli gün’e dönüverir hemen sahne.

Aslı Biçen’in mahkeme tutanakları, sanık ve tanık ifadeleri, eski eşyaların arasından çıkan sararmış kâğıtlardaki el yazısı hikâyeler ve mektuplardan oluşan ‘anlatıcısız’ romanında birden fazla baba var, ama bir türlü ‘neşeli gün’e dönemiyor sahne. Aksine babalar ve çocukları birer birer çıkıyor sahneden, birbirlerini öldürerek… Babaların en acımasızı, en zorbası zalim devlet baba da, 70’li yılların sonu 80’li yılların başında bu mezbahanın baş cellâdı.

Ülkü Öncü düzene (evde babanın düzeni, hayatta devletin düzeni) tam olarak uyum sağlamış olarak yaşarken(!), biyolojik babası Bahattin’in ve erkek kardeşi Cihan’ın ortaya çıkışı, Ülkü’nün/Ertuğrul babasının düzeninde hiç yer bulamamış aşk, heyecan, kuralları sorgulamak ve uymamak, pişmanlık, yaralanmak, belirsizlik gibi mevcut haliyle başa çıkamayacağı olguları hayatına sokuyor. Ve Ülkü, alt üst oluyor.

Ülkü Öncü karakteri, ne Ertuğrul Babasının, ne Bahattin Babasının ne de annesinin (Şeyda) sevgisini hissetmemiş, yaş olarak büyümüş, Savcı olmuş bir küçük kız çocuğu. Romanın ikinci bölümünde okuyucunun gözü önünde işlenen, ama katilin kim olduğunu bilmediğimiz cinayeti o işlediyse bile, suçlayamıyorum Ülkü’yü.

Babasınının (sadece bir tanesini) öldürmek suçuyla idama mahkûm olsa bile Ülkü için bir şey değişir mi? Kadınlığını bile babasını isteklerine kurban eden (benim erkek kızım!) Ülkü, kendine ait bir hayat yaşıyor muydu zaten? Ülkü için başka bir son mümkün müydü? Yasemin ağacını kesmek yerine kokusunu içine çekebilir miydi?

Hem kişisel hem toplumsal baba-çocuk ilişkisini temel alan Tehdit Mektupları romanının yazarı, çevirmen Aslı Biçen ile Nükhet Eren ile birlikte yaptığımız keyifli söyleşiyi aşağıda sunuyoruz.

NE: Tehdit Mektupları romanı nasıl ortaya çıktı?

AB: Bahattin’in hikâyesini daha önce yazmıştım. Roman başlangıcı gibiydi. Sonra o öyküyü bir daha elden geçirdim. Sonra iki hikâye daha eklenip bu kurgu gelişti. Bir de mektuplara anlattırmak istedim, yani anlatıcı olmasın istedim.

NE: O yönü oldukça değişik. Tutanaklar, mektuplar, sanık ifadeleri…

AB: İşte öyle bir kurgu yaptım, anlatıcı olmasın diye.

NE: Peki neden baba hikâyesi? İki tane baba var romanda ve farklı karakterde babalar.

AB: Özellikle bir baba hikâyesi olsun diye bir şey düşünmemiştim açıkçası. Hayatta babalar nasıl varsa, hikâyelerde de oluyor. Ama tabi bu baya babanın üzerinden gitmiş oldu.

NE: Evet, özellikle Ülkü’yü yetiştiren babası, biyolojik babası değil diğer baba, bir hayli şekil veriyor. Tam bir baba biçiminde, başka bir açıdan da bakarsak; devlet baba. Otorite demeyelim de, şekillendiren baba. Devletin de adamı zaten. Diğerine, Bahattin’e göre çok farklı bir baba.

AB: O (Ertuğrul) zaten kitapta da çok geliştirilmiyor. O böyle biraz uzakta ve daha çok Ülkü karakterini belirleyici bir yan bir şey olarak kalıyor.

AA: Ülkü belki de tamamen Ertuğrul Bey’in ülküsüydü. İnsan olarak değil de bir fikirdi yani Ülkü. Onun (Ertuğrul) oluşturduğu bir şey, seçtiği meslek, inandığı ideoloji, evleneceği adam, hepsi babasınındı aslında, Ülkü’nün değildi.

AB: Evet, onda (Ülkü) tam bir böyle biat hali var cidden. Tümüyle babaya biat etmişlik, kendine ayrı bir hayat kurmamışlık var.

AA: Eğer o cinayeti işlediyse belki de hayatında yaptığı ilk özgür eylemiydi.

AB: Evet, kendi duygularına kapılıp yaptığı…

AA: O yaptıysa tabi…

NE: İlk bölümde Cihan 12 Eylül öncesi ODTÜ’yü anlatıyor. ODTÜ’ye ve döneme ilişkin baya bir detay var romanda. Bunları biriyle konuştunuz herhalde?

AB: Araştırdım biraz, birkaç insanla konuştum. Avukatlarla konuştum. Zaten uzun bir teşekkür bölümü var ya, hep görüştüğüm, konuştuğum insanlar onlar. ODTÜ’lü konuştuğum insanlar da vardı, onlardan da bilgi aldım. Ayrıca eski gazeteleri de karıştırdım.

NE: Evet, o bombalama olayları falan. Ben mesela o dönemi yaşamış biri olarak- aşağı yukarı aynı yaşlardayız Cihan’la, üniversitedeydim, 76’da girdim- çok sorgulayıcı buldum (Cihan karakterini). Var mıydı o kadar sorgulayan birisi etrafımda diye düşündüm. Ankara’da mücadelenin içinde olan insanları da biliyorum, pek çok şeyi çok sorguluyor Cihan karakteri.

AB: Ama o dışarıda zaten. Hiçbir şeyin içine de girmiyor. O biraz böyle ayrıksı, dışarıda kalıyor.

NE: O kadar çok sorgulayabilir miydik? Arkadaşı aracılığıyla bir yakınlığı oluyor (sol mücadele ile), ama hayatını devam ettirebilme, kendini koruma kaygısı daha ön plana çıkıyor. Çünkü bir yerde bomba patlıyor, bir yerden kurşun atılıyor. Sokağa çıktığında ne tarafa döneceğini bilemediğin bir durum oluyor. Çok sorgulayıcı geldi bana ve o ortama göre daha yumuşak. Duygusal bir dili var. Ülkü karakteri de onun tam karşıtı, değil mi? Dilde sert, çok kısır, hiçbir şeyi sormuyor. Öyle bir zıtlık da yaratılmış gibi mi?

AB: O ister istemez oluştu herhalde. Beni aslında şöyle de eleştirdiler. Ülkü karakteri fazla boyutlu olmamış, çok karikatür olmuş gibi eleştiriler de duydum. Ama bilmiyorum, belki benim önyargılarımla da ilgili. Böyle ülkücü bir insan olunca, faşist ya da sağcı, kafamda da belli önyargılar var. Onların da etkisi var diye düşünüyorum, çünkü çok da öyle insanlar tanımıyorum açıkçası. O karaktere biraz daha farklı boyutlar da kazandırmaya çalıştım ama öyle bir eleştiri de aldım.

NE: Olanları devlet üzerinden de okuyabilir miyiz? Devlet var çünkü Cihan’ı hapse atan, üzerine gelen bir devlet var. Oradaki babayı da (Ertuğrul) devlet yerine koyarsak, bir devlet baba hali var mı? Devletle işbirliği yapan, bir çeşit onun kolu.

AB: Tabi, bir nevi müesses nizamı temsil ediyor onlar. O kanat yani, o baba, o kız. Aslında, Cihan’a eziyet eden tarafı temsil ediyorlar. Sonuç itibariyle o düzeni temsil ediyorlar. Bir de tabi şahsi hınçlar da vardır. Biyolojik babası olduğunu öğreniyor Ülkü Bahattin’in, ama sonuçta onu terk etmiş. Başka bir adam onu büyütmüş ve o onun gerçek babası değil. Bunlarla yüzleşmek de çok zor herhalde, birden bire öğrenip. Orada aslında onun yaşadığı donukluk da var. Ciddi bir bunalım yaşıyor. O durumla baş etmekte çok zorlanıyor.

AA: Kişisel olarak da o tarz şeylere donanımlı olarak yetişmiş bir çocuk değil. Onun için babası ve babasının görüşleri dışında bir şey yok. Hâlbuki Cihan’da aşk var, cinsellik var, sorgulama var, acı var, ayrılık var, hasret var. Olumlu ya da olumsuz hayatın içindeki şeyler var. Bunu görmek Ülkü’yü hem alt üst ediyor, hem de bence kıskanıyor. Yaptığı ya da yapmadığı şeylerin kişisel bir intikam duygusundan da kaynaklandığını düşünüyorum.

AB: Evet, öyle bir hınç kesin var.

AA: Mesela Cihan şöyle bir cümle kuruyor; “Kedi özlemesi güzeldir.” diyor. Ülkü’de “Asılacak adam asılmalıdır.” diyor. Dilleri ne kadar farklı, biri ne kadar katı, acımasız, diğeri ne kadar şefkatli, yumuşak. Mutlaka o ikisi çatışıyor bir yerde, Cihan tarafında değil de Ülkü tarafında çatışıyorlar.

NE: Böyle olmaları babadan dolayı mı? Birinin babasının Bahattin olması, diğerinin babasının Ertuğrul olması mı?

AB: Bahattin de böyle müthiş bir baba değil aslında ama, çocuğunu rahat bırakan bir baba. Çocuk ta kendi yoluna gidiyor. Ama öbüründe bir zorlama var cidden, hani bir genel baskı kızın üzerinde. Onu belli bir kalıba dökme isteği. O ikisi arasında tabi bir fark var, yetişme farkı.

NE: O anlamda, kızın annesi de ne kadar donuk, sert.

AB: Zaten bence Ülkü’de asıl sorun anne. Ben öyle düşünüyorum. Anne çocuğu reddettiği için, baba onunla ilgilenmiş ve o da babaya kendini beğendirerek öyle bir çocuk olmuş. Annenin ilgilenmemesi, kendi depresyonuna kaptırması sonucunda çocuk babayla özdeşleşmiş, babanın peşinden gitmiş, ilkelerini benimsemiş.

NE: Bir de annenin yazdığı metin var.

AB: Hikâyeler…

NE: O naiflikte, incelikte, güzellikte. 1900’lerin başındaki kadın yazarların tarzına benzettim. Var mı birinden alınma durumu?

AB: Yok. O hikâye 15 sene önce yazdığım metnin içinde vardı. O benim çok hoşuma gittiği için onu kullanmak istedim.

AA: Benim bir şey dikkatimi çekti. Cihan’ın mektuplarında devlet ile ilgili bir bölüm var. “Senin de bir vatandaş olarak onayınla, sessiz kabulünle var olan sistemin bir parçası, emniyette olmak için herkesin ödediği bir bedel.” Devleti çok ta olumlamayan ifadeler, Cihan’ın ağzından. Devletle ilgili sizin görüşünüzü merak ettim?

AB: Aslında tamamen benim görüşümü yansıtıyor.

AA: Biz hep baba imgesi açısından baktığımız için, bana göre iki baba var, Bahattin var, Ertuğrul var, bir de üçüncüsü devlet baba var. Devlet baba çok zorba, zalim, çocuklarının bakmıyor gözünün yaşına. Ertuğrul da biraz ona benziyor gibi. Bahattin farklı, en azından çocuğunun büyümesine izin veren birisi, ona saygı gösteren birisi. Bunları göz önüne alınca, ben okuyucu olarak iki türlü de okuyorum. Burada kişisel bir öykü de var; babalar ve çocuklarını içeren, genel olarak içinde yaşanılan iklim de var. Orada da devlet baba var. Siz yazar olarak bunu kişisel bir öykü olarak mı yazdınız yoksa ülkenin o yıllardaki dinamiği içinde mi düşünerek yazdınız?

AB: Yani aslında dediğim gibi hikâye temelde Bahattin’in hikâyesinden çıkıyordu. Sonuçta işin içine Türkiye’de yaşayan bir insan için devlet girdiğinde, şu anda da görüyoruz, şu anda da yaşıyoruz neler olduğunu. Güneydoğu’nun ne halde olduğunu görüyoruz. Taş üstünde taş kalmadı, ev kalmadı, bark kalmadı. İnsanlar birer yorgan alıp kaçtılar. Tabi tahakküm üzerinden bakılınca, Türkiye’de her zaman baba tahakkümü de, devlet tahakkümü de, genelde böyle bir ataerkil durum var. Bir tahakküm mekanizması cidden var. Alt seviyedeki, birinin böyle diğerine sürekli tahakküm etmesinin doğal karşılanması zihniyeti neticede böyle bir devlet ortaya çıkarıyor. Devleti de biz kuruyoruz çünkü sonuçta. Altında yaşayan insanlar kuruyor. Bu kitabı yazdığım sırada tam öyle hissetmiyordum, ama devlet halktır aslında, bunu bu ara çok hissediyorum. Sanki devlet çok kötüymüş de, halk da aslında onu istemiyormuş ta, ama boyun eğiyormuş gibi bir şey değil. Onlar da gündelik ilişkilerini, kişisel ilişkilerini bu şekilde kuruyorlar. Her zaman bunu üretiyorlar zaten. Yukarıdan aşağıya doğru değil de bence aşağıdan yukarıya doğru bir yapılanma var. Tepesi de öyle oluyor. Hele şimdi artık bu tam zirveye ulaşmış vaziyette. Bizim aslında bütün o genlerimizdeki, toplumumuzda, kültürümüzdeki ataerkillik, o tahakküm artık olabileceği en yüksek noktaya ulaştı.

 AA: Yani o zalim otoriteyi ailesinde de istiyor.

AB: Tabi, tabi. Kızına o zaten öyle davranmak istiyor. “Kadınlar gülmesin!” deyince, zaten baba da öyle istiyor, “Kızım sen fazla gülme!” diyor. İnsanın böyle olmamak için ekstra bir çaba sarf etmesi gerekiyor, kendini eğitmesi gerekiyor. Bir şeyler okuması ya da başka bir ilişki tarzının kendisine gösterilmesi ya da kendi kendine onu görmüş olması gerekiyor. Yoksa normal toplumsal standart, bizim ilişki kurma tarzımız kesinlikle bu, başka bir şey değil.

AA: Babanın sesi o yukarıdan gelen.

AB: Babanın, kocanın… Yani aslında burada böyle gönüllü bir ataerkil düzen var.

AA: Hiç eksilmeyen bir baba ve hiç büyümeyen, büyüyemeyen çocuklar var.

AB: Evet, Türkiye’de bu çok.

AA: Toplum ondan oluşuyor ve düzen bunun dışına çıkanı da yaşatmıyor. Mesela Cihan o düzenin dışında ve onu öldürüyor. Otoriter baba-büyümemiş çocuk düzeninin dışına kişisel ölçekte de toplum ölçeğinde de çıkartmak istemiyor.

AB: Çıkartmak istemiyor, çünkü o zaman kontrol edemez. Kontrol etmek istiyor. Kontrol edebilmen için de büyütmemen lazım, çocuk bırakman lazım. Kafasına vurunca susması lazım.

AA: Kitapla ilgili değil de, merak ettiğim başka bir konu var, çeviri yapmak ve yazarlık konusunda. Çevirisini yaptığınızın yazarın üslubundan, dilinden etkilenmeler oluyor mu? Çünkü siz kendi yazdıklarınızdan çok daha fazla çeviri yapmışsınızdır bugüne kadar.

AB: 50 kitap falan oldu herhalde, 25 yıldır.

AA: Bildiğim kadarıyla çevirdiğiniz yazarlar da çok baskın, farklı tarzları olan yazarlar. Bir de şunu merak ediyorum. Kendi yazdığınız kitapla, çevirdiğiniz kitap arasında bir duygu farkı vardır mutlaka. Yazarın kendi yazdığı daha değerlidir demeyeyim ama, çevirmek sanki başka birisinin yaptığının üzerine bir şey yapıyormuşsunuz gibi değil mi?

AB: İkisi çok farklı tabi, yazmakla çevirmek. Çok ta alakası yok aslında.

NE: Yazmaya faydası var ama çevirinin değil mi? Yani dili kullanma açısından.

AB: Bilmem. Ben öyle düşünmüyorum. Ben çeviri yapmadan önce yazıyordum yani. 7 yaşında şiir yazarak bu işlere başladım. Sonra da lisedeyken öyküler yazıyordum.

NE: Ama pek çok yazar, işte Borges gibi, özellikle Latin Amerikalı olanlar, çeviriler de yapmış yazarlar ve kendilerine has, özellikle Borges’in bir üslubu da var.

AB: O daha çok yazarlıkla ilgili bir şey. Şimdi siz yazarsınız diyelim. Bir kitap okuyorsunuz ve hoşunuza gidiyor ve onu kendi dilinizde de görmek istiyorsunuz. Onu alıp çevirebilirsiniz, ama mesela Borges’in mesleği değil çevirmenlik. Bizde de Nahit Sırrı Örik’in de çevirileri var, Reşat Nuri’nin de var, Refik Halit’in de var. Yani her yazar böyle sevdiği belki “ah şu kitabı ben yazsaydım” dediği bir kitabı da çevirmiş. Ama benim durumum o değil. Benim mesleğim çevirmenlik. Ben yazarlıkla çevirmenliği çok ayrı görüyorum. Ben de pek birbirini etkilemiyor. Mesleki bir şey olduğu için, sürekli o işi yaptığım için, iki alan ayrı gibi geliyor bana, ilintili gelmiyor. Üslup açısından okuduğum birinden ne kadar etkilenirsem çevirdiğim birinden de o kadar etkilenirim.

NE: Ben Abşalom Abşalom’u okumayı hala bitiremedim, Mesela onu çeviren birisinin (Aslı Biçen çevirisi), okuması zaten zor bir kitap, ondan sonra yazmaya oturduğunda mutlaka etkileneceğini düşünüyorum.

AB: Ama işte, 1 değil, 5 değil, 50 tane kitaptan bahsediyoruz. Hangisinden etkileneyim? Mesela bir insan otursa bir tek yazarı sürekli çevirse, mesela ben Faulkner’ın ya da Dostoyevski’nin bütün eserlerini çevirsem o zaman ister istemez etkilenebilirim. Ama ben bir Faulkner çeviriyorum, Bir Dickens çeviriyorum, bir Appelfeld çeviriyorum, hiç alakasız. Bazen çok eski şeyler çeviriyorum, bazen çok yeni şeyler, üsluplar bambaşka, hiçbir alakası yok. Benim asıl derdim başka bir şey oluyor çeviri yaparken; “O yazar Türkçe’de yazsaydı hangi üslupla yazardı?” üzerinden düşünüp, aslında o yazara bir ses vermeye çalışıyorum. Yani o yazarın sesini almak gibi değil de, Türkçe yazsa nasıl bir üslupla yazardı, nasıl olurdu onu tam aktarmaya çalışıyorum. O yüzden, beni doğrudan yazar olarak etkilemiyorlar. Okuduğum şeylerden daha fazla etkilemiyorlar. Ama tabi ki ben yazar olduğum için, onlara baya bir şeyler kattığımı düşünüyorum açıkçası. Belli bir yazma yeteneği olmayanların yaptığı çeviriler çok iyi olmuyor.

Sayın Aslı Biçen’e konukseverliği ve keyifli söyleşi için çok teşekkür ediyoruz.