Papirus Dergisi Nisan Mayıs 2016 sayısında yayınlanmıştır.

Işık DEMİRTAŞ

“Çok uzun süre düş gören, kendi gölgesine döner.”

Hint Atasözü

“Baba” yaşamımızda yer alan, çokça kullandığımız sıradan bir sözcük mü? İlk kez duyuyormuşum gibi kulağımda kalan tınısını dinliyorum: Ba-ba, basit iki hecenin tekrarı. Kendi kendime tekrarlıyorum ba ba ba… Sanki konuşmakta zorlanan birinin ağzından çıkıyor gibi. Sözlüğe bakıyorum: “Çocuğun dünyaya gelmesinde etken olan erkek.”

Yani, dünyaya gelebilmek için, içinden geçilmesi zorunlu bir dehliz gibi mi?

Ama farklı anlamları da var;

  • Tarikatların bazısında tekke büyüğü
  • Kirli ve gizli işler yapan çete başı
  • Yaratıcı, kurucu kimse
  • Gemi veya iskelede halatın bağlandığı yuvarlak başlı dikme
  • Koruyucu, bir ülkeye veya bir topluluğa yararlı olmuş kimse

Yukarıdaki tanımlara bakınca sadece çocuğun dünyaya gelmesinde etken olan “erkek” değil demek ki “Baba”. Tarikatların tekke büyükleri de Baba, kirli ve gizli işler yapan çete başı da, koruyucu yararlı kişi de, yaratıcı kurucu da. Çatı merteğine de Baba diyoruz. Tanımların ortak bir noktasını bulmak istersek Baba, bir nevi dayanak diyebilir miyiz? Hatta tamamen güneşin aydınlığına bakarak, “Babalarının şefkati ile büyüyen çocukların özgüveni tam olur, hayatta başarılı olurlar” gibi beylik cümleler de kurabiliriz. Peki ya “Baba’sızlık”?

TOL’un ana karakteri Yusuf bir numaralı “Babasız”ımız. O, ilkokula başladığı yıl annesi intihar edince doğru yetimhaneye gönderiliyor. Altını ıslatıyor. Babasını, annesinin ona bölük pörçük anlattığı çok az şeyi saymazsak, hiç tanımıyor. Zorlu geçen yılların ardından babasının mirasını da içinde saklayan yeşil dosya yüzünden Musahhihlik görevinden atılınca işsiz kalıyor. Arada bir şeyler karalıyor. Bir gece meyhanede her zamanki gibi yalnız içerken yan masasındaki Şair ile tanışıyor. Kendi babasını tanımayan Şair, Yusuf’un babasını tanıyor. Diyarbakır’a birlikte yolculuk ederlerken babasının hayatta olduğunu Şair’den öğreniyor. Yusuf, babası Oğuz’u, yani Topal Ahmet Efe’yi kendi el yazısı ile yazdıklarından okumaya başlıyor. Şair’in anlattıklarından ve ona verdiği günlüklerden beslenerek babası ile ilgili tüm gerçekleri öğreniyor. O güne kadar bir türlü anlam yükleyemediği ve her fırsatta kurtulmak istediği benliğinde, baba mirasının izlerini yakalayıp rahatlıyor. Babasından miras kalan sadece onun cezaevi sicili değil, yazmaya olan zaafını ve itaatsizliğini de ondan almış. O da toplumun dertlerini dert edinip, ezilenleri kurtarmayı amaç edinmiş. Üstelik babası Oğuz da, kendisi gibi babasını tanımamış. Annesi olduğundan emin bile olmadığı bir kadının, Yetimhane ziyaretinde kulağına fısıldadığı Hindistan Büyükelçisi’nin gayri meşru oğlu olduğu cümlesi onu yaralamış, atlaslara kapatmış. 18 yaşına gelince yedi santim eksilen bacağıyla ve yürüttüğü üç şiir kitabıyla çıkmış yetiştirme yurdundan. Kalan yaşamını eksik santimlerini tamamlamaya ve Tol’a adamış.

Babasının şefkatinden ve korumasından mahrum gölgede kalan çocuklar için; Bu çocuklar istekleri dışında yerleştirildikleri ‘Devlet Baba’nın yurtlarında tanıştıkları “en baba” muameleler sayesinde uysal olmaları hedeflenirken, tam tersine muhalif anarşistler oluyorlar diyebilir miyiz? ”Anarşist diye bir şey yoktur. İflah olmaz, yiğit, yufka yürekli haydutlar vardır, o kadar.” (Syf:166)

Düşününce gözümün önünde başka babasızlar da canlanıyor. Yaklaşık bir yıldır, hemen her gün beyaz camda ve haber sitelerinde yüreğimiz ezilerek baktığımız savaştan kaçan mülteci çocuklar. Onları da “Devlet Baba”ları yerinden yurdundan etmiş, kimse onları istemiyor. Kendi doğuşlarına, suya kaçmaktan başka çareleri yok. Çıktıkları canlı kalabilme yolculuğunda bedenlerini yolda bırakıyor çoğu. Kalanlar da, sığıntılıkları başlarına kakınç edilerek lütfedilen kamplarda kaç santim eksilecekler? O “Babasız”lardan, kaç tane Oğuz/ Topal Ahmet Efe, Şair, Yusuf ve ille de İsmail’ler çıkacak?

Annesi ölünce amcasının yanında okuyup hayata atılan Şair’in abisi İsmail de babasını küçük yaşta kaybedenlerden. Onu farklı kılan; belki de ilk gençlik yıllarında, evlerine gelen muhtelif erkeklerin hediyelere boğduğu annesine karşı geliştirdiği sevgi-nefret ilişkisinin “İki kişi İsmail”inden, etrafındaki rakiplerini öldürdükten sonra tek kişiye evrilen İsmail’i toplum tarafından onay görme isteği. Gölgelerin ardına saklanmış ikiyüzlü bir yaşamda rahatça var olabiliyor. Büyüklerine itaat edip, küçüklerini acımasızca yok eden İsmail, içinde kalan tek duygu olan kardeşi şaire duyduğu sevgi yüzünden kendisini beylik tabancasıyla vurunca, devlet töreniyle gömülüyor. Defalarca kardeşini ölümden kurtaran ve ona yeni bir yaşam kurmayı teklif eden İsmail her seferinde Şair tarafından yok sayılıyor. Kurşun atmanın verdiği “şeref” onu kutlandırmıyor. İsmail’in bir Oedipus Trajedisi kahramanıyla benzerliği olabilir mi? Annesine aynı anda duyduğu sevgi-nefret ilişkisi nedeniyle babasının yerini alan tanımadığı adamları yok etme isteği onu öldürmeye götürüyor. Tetikçi olarak çevresinden hem saygı ve onay görüyor hem de uzun bir süre “krallara layık” bir hayat sürüyor. Artık kullanılabileceği bir alan kalmadığına karar verilince gözden düşüyor, tüm desteğini ve saygınlığını yitiriyor. Yüreğinde taşıdığı tek değer; kardeşine olan duygularını zaten kimse bilmiyor. Sonunda bir kenara itilip kendisini “mekânsız, zamansız, bir boşlukta” hissedince de intihar ediyor. Ahh bu güneş ışınları, en gölgedekileri aydınlatınca “kutsallık” çıplak kalıyor

Şair ve Yusuf, tren yolculuğu boyunca arada inilen istasyonlarda gördükleri gazetelerden “Tanka tüfeğe askere kesmiş” bir ülkenin muhtelif yerlerindeki bombalanma haberlerini takip ediyorlar. Kuşların ayaklarına bağlanmış not kâğıtlarında “İki saat içinde orayı boşaltın, bombalanacaksınız” uyarısı kargacık burgacık harflerle yazılmış. Bombaların nereden geldiği bütün araştırmalara rağmen bulunamıyor. Bu haberleri kaçırmamak için küçük bir el radyosu da ediniyorlar. Bu radyodan yinelenen bombalama haberlerini dinleyip, konuşarak yolculuklarına devam ediyorlar. Okudukları sayfalarda İzmir, İstanbul, Paris, Diyarbakır, Ankara’da yaşayanların tanıklıkları, duyguları var. Tankın tüfeğin askerin gölgesinde, güneşin karanlıkta kalan tarafında yaşananlara tutulan ışıkla aydınlanıyorlar. Diyarbakır’a geldikleri zaman hepsinin hikâyesi ve roman da tamamlanıyor. Gabar’dan inen Topal Ahmet Efe ile birlikte ‘Tol’, yani intikam, şenliğe dönüşüyor. Şenliklerde çoluk çocuk, asker sivil, genç yaşlı, herkes halay çekiyor. Aynı saatlerde Yunanistan, İtalya, Fransa, Brezilya, Arjantin ve Amerika Birleşik Devletleri’nin pek çok kentinde de şenlik var.

Romandaki babasız şairlerin yaratıcısı Murat Uyurkulak, TOL’da kullandığı dil, anlatma tarzı, karakterleri ve kurgusuyla olağanüstü bir roman yazmış, bana göre.

Romanı, -“Doğru dürüst bir lanet bile bulaştırmadan tenlerine, Tanrı’nın yarattığı Oğuz soyunun” (Syf:124) ‘destanını’- okudum. Okudukça, yazılanların karanlığının satır satır içime üflediği öfke, güvercinlerin ayaklarına bağlanan notların haberlediği bombalarla hafifledi. Sonunda da layık olduğu yerden, kanalizasyondan havaya uçurulup püskürtülen zulmün ardından gelen, dünyanın dört bir yanındaki devrim kutlamalarının aydınlığı sersemletti beni. Böyle olur babasız serserilerin, ayyaş şairlerin TOL’u!

Son söz: İnsanlığın suçunu omuzlayıp hep karanlıkta durup düş gören, gölgelerine dönmeyip yaşamı dönüştüren, kendilerini gerçek aydınlık adına feda eden tüm babasız şairlere selam olsun.