Gecenin bir vaktinde kalkıyorsun, tuvalete doğru yöneliyorsun. Duvardaki düğmeyi çeviriyorsun ama yolunu aydınlatan bir şey yok. Elektrikler kesik olmalı diyerek bir küfür savuruyorsun. “Bu çağda olur mu hiç!” Teknoloji seni ışınlamaya hazırlanırken sen ışığı bulamıyorsun, mum yakayım diyorsun, önümü göreyim hiç olmazsa. Gerçi ezberlediğin yoldan eminsin ama yine de ilerisini görmeye ihtiyaç duyuyorsun. Hep şüpheciydin de ondan. Kendi kurduğun düzene bile güvenmekte zorlanıyorsun bazen. Birileri önüne engel koyuyormuş gibi hissediyorsun, korkuyorsun. Neden korktuğundan da emin değilsin. Başına gelebilecekler konusunda çok kafa yordun, hâlâ da öyle. Kendini hep kıstırılmış hissetmişsin. Çekmecelerden birine el atıyorsun. Mumun orada olması gerektiğinden eminsin. Beynindeki kayıtlara ulaşıp silme aşamasına gelindiğinden haberin var aslında. Çakmak da hemen yanındaymış, yanılmıyorsun. Demek ki böyle bir duruma hazırmışsın. O halde neden korkuyorsun? Bilemiyorsun. Hep yaptığın gibi bunu sonra düşüneyim diyerek erteliyorsun sorgulamayı. Varoluşunu da sorgulamaktan hep çekinmiştin zaten. Çakmağı çaktığında bir karartının yoluna çıktığını görüyorsun. Aydınlıktan sonraki karanlığın olduğunu düşünemiyorsun bir an. Hemen söndürüyorsun çakmağı. Bir iki kez nefes alıyorsun. ”Saçmalama, yak artık şunu” diyerek yakıyorsun yarıya kadar erimiş olan mumu. Daha önce de kullanmış olduğunu fark ediyorsun. Kızıyorsun kendine düştüğün durum yüzünden. Önceki durumunun doğruluğundan da emin değilsin ya neyse. Oda aydınlanıyor. Aydınlanan yolda yürümeye çalışıyorsun. Eriyen mumu elini yakmasın diye çay tabağına yerleştirmiş olduğunu görünce şaşırıyorsun. “Bu altılığın ne işi var odada?” diye kendine soruyorsun. Detayları bile düşünmüşsün. Daha ne olsun. Terliklerini giymenin iyi olacağından eminsin. Yatağına doğru bakıyorsun. Seninle birlikte hareket eden bir şeyi, bir karartıyı görünce irkiliyorsun yeniden. Önüne baktığında görmüyorsun onu. “Hep önüme baksam daha iyi olacak herhalde. Ama yerler soğuk. Terlik giymek şart.” Bir daha dönüyorsun. Yan duvara tırmanmış bir kafa, bir de gövde görüyorsun. Kızıyorsun onlara. İçimdekiler mi yoksa diyorsun. “Nasıl benden onay almadan hareket edersiniz!” diye azarlıyorsun onları. Onlar da sana karşılık veriyor ama duyamıyorsun her zaman yaptığın gibi. Yeniden deniyorsun. Değişen bir şey olmadığını görünce çileden çıkıyorsun. Vurmak için elini kaldırıyorsun, duvardaki parçan da kaldırıyor. Geri adım atıyorsun. Bir an için titrediklerini sanıyorsun. Mum söner gibi oluyor, hemen avcunun içi ile koruyorsun. Duvardaki görüntü kayboluyor, rahatlıyorsun. Ama içindeki tedirginlik seni terk etmiyor. Üzerine çullanır gibi büyüyor. “Eyvah içime kaçtı, duvardaki içime kaçtı. Beni içimden vuracak!” diye endişeleniyorsun. Aslında o, yani gölgen hep oradaydı, sık sık kavga ediyordun onunla. Yüzünü ona döndüğünde gerçekleri görüp kaçmışsın. Kendi gerçeğinden yani. Kaçtığında başkalarında gördüğün yüzünden de mutlu olamamışsın. Kendini kandırdığın zamanlar hariç. Mumun sıcaklığını hissedince hemen indiriyorsun elini. İçindekilerin dışarı sıçradıklarını görüyorsun. “Oh, dışarıdakilerle daha rahat uğraşırım” deyip asıl sorunun içindekini alt edememek olduğunu anımsıyorsun. “Keşke hep dışarıda kalsalar” diyerek kendini biraz rahatlatıyorsun. Ya da öyle hissediyorsun. “Böylesi daha iyi olacak” diye düşünüyorsun olamayacağını bile bile. Tuvalete gitme ihtiyacın seni sıkıştırıyor. Terliklerini giymekten vazgeçip önüne dönüyorsun. Onlarla, duvardakilerle yani, sonra uğraşmaya karar veriyorsun. “O düzlükte nasıl durabiliyorlar” diye hayranlık duymuyor değilsin aslında. “Düzlük hep doğru yere çıkarır mı insanı?” diye soruyorsun kendine. Varsın çünkü. Gecenin bu vaktinde zihnine akın eden bu düşüncelere bozuluyorsun. “Biraz rahat bıraksanız olmaz mı?” diye serzenişte bulunuyorsun. Tuvaletin lambası pat diye yanınca onlar da hemen kabuklarına çekiliyorlar. Tuvalete doğru yürümeye devam ediyorsun. Elektrik yine kesiliyor. Neyse ki mum hâlâ yanmakta. Arkana göz atıyorsun arada bir. Uzun uzun ayaklar görüyorsun şimdi. Bir bölümü duvardakilerle birleşmiş olan ayaklar bunlar. “İnsan bu, insan olmalı. Yoksa içimdeki insan mı duvarda asılı kalan” diye soruyorsun kendine. “İçimdeki insan dışarı mı çıktı yine?” Üzülüyorsun. Senin olan şeyden koptuğun için mi, senin olandan korktuğun için mi, senin olanı anlayamadığın için mi bilemiyorsun. Tuvaletin kapısının açık olduğunu anlıyorsun. Demek ki o kadar hazırlıklıymışsın ışığın olmayışına. Işıksız yaşanabilir mi demişsin hep ama şimdi duygularının seni yanılttığını ya da sana oyun oynadıklarını düşünüyorsun.

İşini tamamlamışsın. Aynada kendine bakmışsın. Yüzündeki çizgilerin sana el salladıklarına tanık oluyorsun. Kiminde sararmış yapraklar, kiminde papatyalar oynaşıyor gibi geliyor sana. El sallayan genç filizleri görünce bir ah çekiyorsun. Sararmışa odaklanıyorsun üzülerek. Aynaya yansıyan gölgen de sana bakmayı sürdürüyor, onda kırışıklık yok gibi.

Dönüş yolundasın, tuvaletten çıkıyorsun, aynayı geride bırakmışsın artık. Birbirinizden uzaklaşmışsınız. Bir an önce yatağına geçmeli, gözünü kapamalı, kendinle hesaplaşmalısın. Her zaman yaptığın şey bu aslında. Hesapların içinden hiç çıkamadığını anımsıyorsun. “Bu defa yeneceğim onu, içimdekini yani. İçimde gizlenen gölgemi.” “Bu kaçıncı iddia diyor” içindeki sana. “Kes sesini!” diyorsun öfkelenerek, ama neden yenmen gerektiğini, sana ne yaptığını bulamıyorsun bir türlü. Yenip, tek başına kalarak daha mutlu olacağını geçiriyorsun aklından. Uzanmadan önce yatağına oturuyorsun. Mumu başucunun biraz üstündeki rafa koyup önüne bakıyorsun. Başın ellerinin arasında bacaklarından destek almışsın. Görüyorsun onu yeniden. Önünde işte. Kamburunu çıkarmış gibi duruyor. Ters ters bakıyorsun. O sana sırtını dönmüş sanki. “Ben aslında senim” diyor sana. “Bazen istemediğim şeyleri yapıyorsun ama yine de senim. Gerçeğin olduğuma inan ne olur” diyor. “Olmaz” diyerek tersliyorsun. “Ama onaylamadıkların da senin tercihin değil miydi? Her seferinde beni suçladın. Hep yüreğini açık tuttuğunu söylüyorsun ama kimsenin girmesine izin vermeyen sen değil miydin? Aklınla davet ettiğini yüreğinle kovmadın mı? Bazen de tersini yaptın.” “Off!” diyerek derin nefes alıyorsun. Kızıyorsun gölgene. Sonra hak verir gibi oluyorsun. “Onunla yaşamalıyım, o benim gerçeğim” diyerek uzanıyorsun yatağına. Kararlarını hep yatarken alıyorsun. Uyandığında uygulayamayacağını da biliyorsun. Hep öyle yapmışsın çünkü. Gözünü kapatıyorsun. Mumun ışığını fırsat bilen nesneler duvardaki yerlerini almış, senin uyanmanı bekliyorlar. Mum giderek eriyor. Uyanmıyorsun. Sandalyen, terliklerin üzülüyor. Uyanmıyorsun. Mum tabağın içinde tepeciklere dönüşüyor. Nesneler beklemekten yorulmuş duvardan inip yerlerini alıyorlar. Artık sonlarını düşünme zamanı gelmiş bekleşiyorlar. Sessizlik yerini yeni günün sesine bırakıyor yine.

Hamit Ergüven