Mağazadan içeriye girerken aynadaki görüntünle göz gözesin. Üzerinde ince belini ortaya çıkaran tayt ve yüzücü mayosunu andıran askılı bir bluz var. Kocaman çantanın sap kenarından rastgele bağlanmış bir eşarp sarkıyor. Top top kumaşların bulunduğu reyona doğru yöneliyorsun. Raflarda dizili rengârenk kumaşlara göz gezdiriyorsun, tezgâhtara turkuaz, mor, erguvan renkli topları indirmesini işaret ediyorsun. Kumaşları tek tek açtırıp, çantandaki kutudan çıkardığın sarı, mavi, yeşil renkli çiçek ve kelebek motiflerini üzerlerine iliştirip, kendinden biraz uzağa tutuyorsun, tek kaşını kaldırarak nasıl göründüğünü inceliyorsun. Motiflerin, kumaşların üzerindeki duruşlarını değiştirip, tekrar tekrar bakıyorsun. Tezgâhtara jile, şal gibi özgün modellerini tasarlayacağın aksesuarlar için kumaşların dokusunun uygun olup olmayacağını soruyorsun. Seçtiği kumaşların örgü dokusunun serin havalarda sıcak tutacağını, isterse mevsimine göre daha ince, serin tutabilecek kumaşları da gösterebileceğini söylüyor satıcı. İndirttiğin kumaşlardan kestirip alıyorsun, cüzdanını çıkarıp parayı öderken, satıcıya daha sonra tekrar uğrayacağını söyleyip çıkıyorsun. Başını kaldırıp gökyüzüne bakınca turkuaz rengi bulutla karşılaşıyorsun.

Caddenin ilerisindeki meydan günün bu saatinde kalabalık olmasa da güneş yakmaya başlamış ve insanlar da gölgeliklere kaçıyorlar. Denizin kenarında yan yana dizili kafelerin tenteleri hafifçe titreşiyor, altlarında uzanan masalar serinlik vaad ediyor. Müziğin belli belirsiz artan ritmi hafifçe dalgalanarak yayılıyor, kulağına ulaşıyor: -nothing compares 2u- Sinead O’Connor diye mırıldanıyorsun, elin saçlarına gidiyor, gülümsüyorsun. Köşedeki mavi tenteli olanın gölge tarafındaki masalarından birine geçip oturuyorsun. Garsona bir cappucino söylüyorsun. Çantandan şalını çıkarıp hafifçe terleyen sırtına bırakıyorsun. Kendi kendine gülümsüyorsun, eskiden diye düşünüyorsun, terleyince şal almak gibi şeyler yapmazdın. Lise yıllarında atletizm müsabakaları için bileklerine kum torbalarını bağlayarak koştuğunu, antrenman yaptığın yılları hatırlıyorsun. Zarif sandaletlerini taşıyan kaslı bacaklarına bakıyorsun, geniş omuzlarının gölgesindeki nemlenen dekoltene ilişiyor gözün, derin bir nefes alıyorsun, iyiyim diyorsun. Güneş gözlüğünü çıkarıp masanın üzerine bırakıyorsun. Garsonun getirdiği cappucinoyu içmeden önce köpüğünden bir kaşık alıyorsun. Dudaklarının üstüne yerleşen kremayı dilinle dağıtıyorsun. Kısa kesilmiş açık kumral saçlarının dışarıda bıraktığı kulaklarındaki turkuaz renkli gümüş küpelerinde, makyajsız iri mavi gözlerinin yansımaları salınıyor. İri taşlı gümüş yüzüğün de aynı renkte. Bu üçlü kendi ahenkleri içinde bir ritim tutturmuş, hallerinden memnun, “sizin duymanız önemli değil” der gibiler. Telefonun çalıyor, ekranda oğlunun görüntüsü, açıyorsun iyiyim diyorsun, sen neler yaptın bakalım, işlerin ne durumda? Baban belki akşam burada olacak, -it’s been so lonely without u here- hafta sonu sen de gelebilsen keşke. Evi bir görsen diyorsun, girişin üstü, bahçe içinde iki tane kocaman balkonu var. Ön taraftaki denize cephesi olan balkondan bakınca karşıda Kaz Dağları, masamızı kurup manzaraya karşı yemek içmek, sohbet muhabbet tam istediğimiz gibi. Kalabalık olunca da, yani on kişi falan çok rahat sığarız. Ev sahibiyle konuştuk, senin de görebilmen için dört gün daha bekleyecek diyorsun. Oğlun, işlerini ayarlayabilirse haber vereceğini söylüyor. Çantana doğru eğilip, sandalyenin yanındaki torbadan kocaman bir demet fesleğen çıkarıyorsun, etrafı fesleğenlerin kokusu sarıyor, telefonun kadrajına yaklaştırıyorsun, “bak” diye gösteriyorsun: “Ooo kokusu buraya kadar geldi, yoksa leziz pesto sosundan mı yapacaksın?” Niyetim o diye cevap veriyorsun, yeni mahsul çam fıstıklarından da aldım, havanda dövme işini de pederiniz yapar artık, sen olmayacağına göre diyorsun. “Hadi öptüm, haberleşiriz” sözleriyle telefonlar karşılıklı kapatılıyor. Saatine bakıyorsun, daha 35 dakika var. Kızlarla buluşup Cunda’ya geçeceksiniz. Garsonu çağırıp çay istiyorsun, açık olsun ve traş limon da lütfen diye ekliyorsun. Başını kaldırdığında ufuk çizgisindeki turkuaz renkli bulutu görüyorsun.

Yaşamının bu dönemine kendini hazırlamak, ne yapacağına, nerede, nasıl, kimlerle yaşayacağına karar vermek kolay değil. Geride bıraktığın günleri düşünüyorsun.

Dört yıl önce basit bir ameliyat sonrasında peşini bırakmayan yorgunluk şikâyetleriyle yeniden tahliller yaptırınca, “ciğerleriniz sönmüş” diyen doktorun yüzüne baka kalmıştın. Anlamını, yani akciğer kanseri olduğunu öğrendiğinde şaşkınsın, bir türlü inanamıyorsun. Kabullenmek kolay değil.

İçinden mırıldanıyorsun sayıklar gibi: -I said nothing can take away these blues- Küçük hücreliydi ve dördüncü aşamasındaydı, akciğer bronşlarına yerleşmişti ve ameliyatla alınamıyordu.

Saklamaya çalışman işe yaramıyor. Haberin içini dolduran endişe, ailenin yakından uzağa çeperlerine sızarak yayılıyor. Babanı ve anneni kaybedeli çok uzun zaman olmuştu. Üç kız kardeştiniz ve sizi birbirinize bağlayan sadece kan bağı değil sevgi ve düşünce bağlarıydı. Bunları yıllar önce üçünüzün ortak bir yemini gibi ağırbaşlılıkla ve vakurla size söyleyen ablanın, başını ve yüreğini eliyle işaret etmesi gözünün önüne geliyor.Bir de çok sevdiğin, senden küçük kuzenin vardı, dördüncü kardeş sayılır.

Öğrenir öğrenmez yanına geldiler, “Göndeririz bu hastalığı geldiği yere” dediler ve hep seninle kaldılar. -nothing compares 2 u- Uzun uzun araştırdınız, herkes kendi tanıdığı doktorlarla konuştu. Tartışıldı, değerlendirildi.

Bunların içlerinden ortaklaştıklarınızdan randevu alıp, gittiniz. -I went to the doctor n’guess what he told me.- Tedavi için neredeyse tek tip protokol uygulamasından söz ediyordu hepsi; standart ilaç tedavisi. O dozlar mecburen alınacaktı.

Bizimkiler, “Asıl sana gereken moral ve çok güçlü bir bağışıklık sistemi” dediler,  -they said girl u better try to have fun- Küba’ya seyahat programları yaptınız tedavi için. İyileşeceğin gelecekteki zamanlar için onlarca hayal kurdunuz, birlikte yeme içme gezme planları yaptınız. Bağışıklığı güçlendirmek için özel şekilde beslenmeye başladın.

Gerçekten çok korkuyordun. Eşin de iki yıl önce kolon kanseri teşhisiyle ameliyat olmuştu ama tedavi için kemoterapi ve radyoterapi gerekli görülmemişti. Ameliyat sonrası üç ay boyunca titiz bakım süreci bittiğinde, doktor nerdeyse eskisinden bile sağlıklı bulmuştu onu. Tezcanlı olduğunu söylerler ama inanılmayacak ölçüde sabırlı biri olmuş ve gece gündüz yanında kalarak özenle iyileştirmiştin onu. Şimdi sıra sendeydi ama o senin kanser olman fikrine kolay kolay alışacak gibi görünmüyordu. Hüzünlü ıslak bakışlarını dikip, dakikalarca çaresizce sana bakmasını görmek ve onu teselli etmek giderek zorlaşıyordu. -I know that living with u baby was sometimes hard-

Otuz iki yıl önceye, ilk tanıştığınız zamanlara gittin. Henüz üniversite öğrencisiydin, yaz tatilinde aynı gurup içinde tanışıp, yakınlaşmıştınız. İkinizin de ayakları yerden kesilmişti, birlikte olmak için can atıyor, görüşmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyordunuz. Bir buluşma sonrasında eve dönüşte, merdiven sahanlığında vedalaşırken elektrikler kesilmiş, bu uzayan veda sonrası artık hayatında dönüşü olmayan yeni bir dönemin başladığını hissetmiştin. “Hapı yuttun sen kızım” demiştin kendi kendine. Birbirinize tutkundunuz, otuz yıllık beraberliğinizde ev dışında, yan yana olduğunuzda, hep el ele göz gözeydiniz. -nothing compares 2 u.- Fotoğraflarınıza bakıp, “Ne aşkmış yahu” diyordu ilişkilerini ite kaka sürdürenler. Okuldan, işyerlerinden, dernekten, karavan kampingden ordan burdan derken yıllar içinde tanıdıklarınız dolup taşmıştı. Aralarında sizi sevenler olduğu kadar sevmediklerini belli etmeden etrafınızda kalmayı inatla sürdürenler de vardı. Geride bıraktıklarından çok, değer verdiğin kimilerinin üzüntüsünü içine hapsettin.

Önce radyoterapi uygulamasını başlatmayı uygun görmüştü doktorlar. Tedavi ünitesinde yatarken tavana yansıtılmış turkuaz renkli derinlik seni sarıp sarmalamış, içine çekmiş, heyecanlı bir huzurla dolmuştun. Öyle hoşuna gitmişti ki, doktora bunun özellikle seçilmiş bir görsel olup olmadığını sorunca “Aa öyle mi?” demişti, acaba sadece sana mı öyle görünmüştü? Hâlâ bilmiyorsun. Boynundaki kitleden üç seansta kurtulunca ümitlerin çoğaldı.

Ardından kemoterapi tedavisine başlandı. Bir saate yakın damardan uygulanan dozla ilk günlerde epey sarsılmıştın. Hafta boyunca giderek etkisi azalınca, izleyen üç haftada gezip tozuyor, çok dikkatli besleniyor ve yeni bir seansa hazırlanıyordun. Sonra gene damara verilen doz ile bir hafta mücadele ve izleyen üç haftada vücuttan zehiri atma periyodları. Kilo verdin, saçların seyreldi. Böyle bir bahane olunca -hep kızıl saça heveslenmişsindir- gidip birkaç peruk deneyip gözüne kestirdiklerini almıştın. Dolabında öylece kaldılar hiçbirini kullanmadın. Saçını sıfır numaraya vurdurdun, Sinead O’Connor ‘a benzemiştin ablanın dediğine göre; onun daha delici bakışlı mavi gözlüsü. “Nothing compares to you” başını okşarken mırıldanıp duruyordu. Dört ay boyunca üçer haftada bir alınan ilaçlı seansların sonunda çekilen pet-CT tümörün küçüldüğünü gösterince hep birlikte şaraplı kutlama yaptınız doktorun onayı ile.

Kontrolleri hiç aksatmadan, bir kaç zamandır aklınıza koyduğunuz Ege’de bir sahil kasabasında yaşama isteğinizi prova etmeye giriştiniz. Denemek için önce küçük ablanın yazlıktaki evinde bir kış geçirip nasıl olacağına baktınız. Zaten döşeli olan yazlık eve, adım adım eşya takviyesiyle eksiklerinizi keyifle tamamladınız. Kontrol için gittiğiniz seferlerden her dönüşünüzde, İstanbul’dan getireceklerinizi telaşsızca taşıyıp yerleştirdiniz. Girişteki nüfus levhasındaki 70.000, siz gidince 70.002 olmuştu. Fotoğrafını çekip muzipçe: “Bakın hemen bizi eklemişler, işte kanıtı” diye herkesi şaşırtmıştınız. Kış – yaz yaşamaya daha uygun bir ev aramış, bulmuştunuz da sonunda.

Yeni hayatınıza adım atarken, yapmak istediklerini uygulamak için önce kumaş motiflerinden başlamaya karar vermiştin. Artık resim, heykel ve seramik çalışması yapamazdın, doktor sıkıca tembihlemişti. Motifleri kendin yapacaktın, aklında özgün modeller vardı. Belediye’nin nakış kursu olduğunu öğrenince hemen gidip konuştun. Özel durumumdan söz ettin. Kasımda kontrollerini yaptıracağın için kursa geç katılabileceğini söyledin. Eğitmen anlayışla karşıladı, karşılıklı telefon numaralarınızı aldınız. Eşin Yunanca öğrenmeye karar vermişti. Uzun zamandır eline almadığı udu da nihayet tamir ettirmişti, kaldığı yerden ustalığa doğru ilerleyecekti. İstanbul’a doğru yola çıktığınızda için içine sığmıyordu. Turkuaz renkli bulut yolun üstünden sana göz kırpıyordu. Dönüşte yeni yaşamınıza temelli başlayacaktınız.

Kaz dağları manzaralı balkonunuza eşinin kollarında çıktığında, oldukça zayıflamıştın, elmacık kemiklerin belirginleşmiş yüzün neredeyse sadece bir çift mavi göz olmuştu. Omuzunda beyaz şalınla şezlongda otururken az sonra havalanacak bir tüy gibi şeffaftın. Bebekliğinden beri içine konuşan sen, enerji dolu gevezeliklerini terk edeli beri iyiden iyiye az konuşur olmuştun, -like a bird without a song- çabuk yoruluyordun. “Ben içerdeki kanepeye geçeyim, siz oturun” dedin. Uzandığın yerden onları görebiliyordun turkuaz renkli bulutu da.

Ayaklarını denize sokmayı çok istemiştin, Paşa Limanında bir kadeh şarapla güneşi batırmayı da. Fotoğrafta kocaman gözlerinle gülümsüyorsun etrafında en çok sevdiklerin, tekerlekli sandalyenin basamaklarından denize ayaklarını sokarken ve kadehini gün batımının kızılıyla buluştururken. -All the flowers that I planted for u all died when u went away-

Işık DEMİRTAŞ

26 Haziran 2020