“Yenildik;

Şimdi kim bilebilir zakkumun

O kekre tadını bizim kadar

Tenimize sinmiş sülfür kokusunu

Soluğumuzdaki cıvayı kim duyar”

Ahmet Telli

Pencerenin kenarındaki küçük masada karşılıklı oturmuş, sohbet eden iki adam var. Dostlar Meyhanesi’ndeler. İçerisi oldukça kalabalık. Masada, haydari, kavun, ızgara et, yoğurt, turşu ve ekmek var. Bardaklara rakı doldurmuşlar. Üniversiteden bu yana görüşmemişler. Birinin saçları iyice dökülmüş, kalın çerçeveli gözlükleriyle eski zamanlardan fırlayıp gelmiş gibi bir görüntüsü var. Yeşil gömleğinin üzerine gri bir ceket giymiş. Şık olduğu söylenemez. Pencereden uzaktaki dağlara bakarken rakısını yudumluyor. Karşısındaki adam da uzun boylu, zayıf görünüşlü biri. Yüzündeki ve alnındaki kırışıklıklar iyice çoğalmış, hâlbuki sadece 47 yaşında. Yıllar ikisine de adil davranmamış. Uzun boylu adamın adı Mutlu, diğerininse Mesut.

Rakısından bir yudum alan Mesut, “Ne güzel bir tesadüf oldu. Seninle sahilde yürürken karşılaşmasaydık belki de daha yıllarca görüşemeyecektik.” dedi. Mutlu, arkadaşına bakıp, “Seni görür görmez tanıdım. Gözlerindeki ifade biraz değişmiş, biraz daha soluklaşmış belki ama yurtta kaldığımız zamanlardaki gülüşünden hiçbir şey kaybetmemişsin.” derken, Mesut kafasında bu sözleri biraz tarttıktan sonra çatalıyla haydariden biraz alıp, konuşmaya devam etti: “Sana öyle geliyor Mutlu, yıllar hayatımdan çok şey alıp götürdü. Geriye kalan sadece posam!”

Mutlu, arkadaşına baktıktan sonra söylediklerinin doğru olup olmadığını anlamaya çalıştı. Mesut’un göz çevrelerinin iyice kırışmış, gözaltlarının da yorgunluktan iyice torbalanmış olduğunu görerek “Hadi, düşünmeyelim şimdi bütün bunları. İkimizin de mutluluğuna” diyerek kadehini kaldırdı. Mesut, arkadaşıyla üniversitedeki dostluklarını düşünüyordu o anda. Neler yaşadıklarını… Gayri ihtiyari eli kadehe gitti. Mesut, aslında rakıyı çok fazla içmezdi. İçkiyi sevdiği de söylenemezdi. Ayda yılda bir arkadaşlarıyla bir araya geldikleri zaman sohbet edip içmeleri dışında alkol almazdı. Yine de arkadaşının kadehiyle rakısını tokuşturduktan sonra bardağın yarısına kadar içti. Yüzünü hiç ekşitmeden, ızgara etten de bir parça koparıp ağzına attı. Arkadaşına bakıp, zoraki gülümsedi. “Benden iyice geçti artık Mutlu. Hayattan tat almayı yıllar önce unuttum. Seninle Bilgisayar Mühendisliği bölümünü bitirdikten sonra mesleğimi yapmak yerine, holding patronu babamın isteklerine boyun eğdim. Babam üniversitedeyken başlamıştı ‘seni okulu bitirdiğin zaman yanıma alacağım’ demeye. Ben aslında alanımda bir işe girip, bir yazılım firmasında kariyer yapmayı düşünüyordum. İyi bir işe girersem sevdiğim bir kadınla da evlenirim diyordum. Üniversiteyi bitirdiğimiz zaman sevinçten keplerimizi havaya fırlattığımız günü hatırlarsın. Ne kadar da mutluyduk. Diplomamı aldıktan üç ay sonra babamın şirketlerinden birinde genel müdür olarak çalışırken buldum kendimi. Önceleri karşı koymaya çalışmıştım. Babam ‘sen bir özel şirkete girsen ilk olarak asgari ücretin biraz yukarısında bir ücret verirler. Alacağın parayla ne bir ev tutabilirsin, ne de masraflarını karşılayabilirsin. Bir de evlenmekten söz ediyorsun. Aile kurmak kolay mı sandın?… Sen alacağın maaşla bırak evlenmeyi kendine ait bir ev tutmayı bile iki-üç yılda ancak becerebilirsin. İnadı bırak da gel benim şirketlerden birinde genel müdür ol.’ demişti. O yaşa gelinceye kadar yoksulluk nedir bilmemiştim. Babam her zaman cep harçlığımı verirdi. Elime geçen parayla istediğim her şeyi, istediğim zaman alabilirdim. Üniversitedeyken benim harcadığım parayı yıllarca göremeyen arkadaşlarım vardı. Hepsi yoksullukla boğuşurken, babam bizi hep el üstünde tutup, parasıyla şımartmıştı. Babamın söyledikleri kafamı meşgul etmeye başlamıştı. Birkaç gün düşünüp kararımı vereceğimi söylemiştim. Babam bakışlarımdan kafamın karışık olduğunu anlamış olmalı ki, ‘Ne kadar istersen düşün oğlum. Ben senin her zaman iyiliğini isterim.’ demişti. Günlerce enine boyuna düşündüm ve babamın söyledikleri aklıma yatmaya başladı. Parasızlık çekmek istemiyordum. Hele hele yoksulluk içinde kıvranmayı hiç istemiyordum. Babama şirketinde çalışma kararı aldığımı açıkladığım zaman boynuma sarılıp, ‘Aslan oğlum benim, seni çok seviyorum, biliyordum doğru kararı vereceğini.’ dediği zaman aslında hayattan hiçbir şey öğrenemediğimi anlamaktan çok uzaktım. Babam, işe başlar başlamaz adıma bir hesap açtırdıktan sonra, o dönemde bir şirket genel müdürü için oldukça yüklü sayılabilecek bir maaş bağlayıp, rahat yaşamın kapılarını çoktan açmıştı. Sonrasında süreç o kadar hızlı gelişti ki ben bile şaşırdım ne zaman evlendim, aradan nasıl yıllar geçti, bir kız bir erkek iki çocuğum ne zaman doğup büyüdü anlayamadım. Eşimle severek evlenmemiştim aslında. Babam iş dünyasındaki dostlarından birinin kızıyla evlendirmişti beni. Evliliğimizin ilk yılları biraz zorlu geçti ama aramızda aşk olmasa da Sevinç’le birbirimizi idare etmeyi öğrendik. Sevgi değildi bizimkisi. İkimiz de bunun böyle olmadığını içten içe hissediyor ama şaşalı yaşamımız başımızı iyice döndürdüğü için sessiz kalmayı tercih ediyorduk. Böyle davranmak o zamanlarda daha çok işimize geliyordu. Partilerden çıkmıyorduk. Alkolün su gibi aktığı bu mekânlardaki bütün insanlar gibi biz de mutluluk oyunundaki rolümüzü iyice benimsemiş figüranlar gibiydik. Yılların geçmesiyle birlikte çocuklarımızı da büyütüp, birini üniversiteye göndermiş, diğerini de sevdiği bir adamla evlendirmiştik. Toplumun bize dayattığı anne-babalık rollerini de iyice benimsemiş bireyler olarak yaşamda kaçırdığımız şeyleri görmezden geldik. Şimdi bakıyorum da yirmi beş yıldır hep aynı koşuşturmaca içerisinde hayatımızı tüketmişiz. Ne kişiliğimiz oturmuştu ne de, korkularımızın esiri olmaktan kurtulabilmiştik. Bütün bu gerçekleri fark edeli çok olmadı. En fazla bir yıl. Bu söylediğim gerçekleri görüyorum görmesine ama şimdi sen ‘genel müdürlüğü bırak, uzak bir dağ köyünde doğayla iç içe bir yaşam sür’ desen yapamam. Kolayca çekip gidemem. Alışkanlıklarımın esiri olmuşum bir kere. Neyse arkadaşım böyle gelmiş böyle gider ne yapalım artık…”

“Hadi içelim!”

Rakılarını sessizce yudumladılar. Mesut yeniden uzak dağlara bakmaya başladı. Kaşlarını çatınca yüzündeki kırışıklıklar iyice belirginleşti. Mutlu da arkadaşını sessizce dinlerken, rakısını yudumladı.

Mesut, “Hayat, hepimizi ters köşeye yatırdı. Üzülme dostum, bir araya geldik ya yıllar sonra. Şimdi sohbet de ediyoruz, bu da güzel. Yılların eskitemediği dostluklardan biri bizimkisi. Hadi sağlığına.” dedikten sonra rakısını kafaya dikip bitirdi. Bir parça salatalık turşusunu ısırarak mideye indirdikten sonra, “Hepimiz yenildik Mutlu. Hem de on ikiden vurdu hayat bizi. Kanlarımız akmaya devam ediyor hâlâ. Hadi içelim, güzelleşelim” dedi. Kadehlere rakıları doldurdu. Arkadaşının yüzüne ilgiyle baktığını görünce biraz rahatladı, oturduğu koltukta geriye doğru yaslanıp, kolunu koltuğun kenarına koydu, koltuğun içine öylesine büzülmüştü ki bebek arabasına yeni yatırılmış minicik bir çocuk gibi hissetti kendini. Derinden bir of çekip, “Benden bu kadar Mutlu, artık yoruldum, sen anlat, sen neler yaptın geçen bunca yılda.” diyebildi.

Mutlu, sandalyesinde sağa sola kıpırdadıktan sonra ayaklarını ritmik bir şekilde sallamaya başladı. Kadehinden bir yudum alıp anlatmaya başladı: “Üniversite bitince ilk işim evlenmek oldu. Gülperi’yi hatırlarsın, üniversitedeki dillere destan aşkım. Onunla evlendim. Evliliğimizin ilk yılında çok mutlu olduk. Cicim aylarımız bitip, Gülperi hamile kalınca bütün hayatımız değişti. Eşim araştırma görevlisi olarak çalışıyordu. Kızımız olduktan sonra işi bırakıp, bakımını üstlendi. Annesi hayatta olsaydı belki işine devam edebilirdi ama anne ve babasını sadece kendi köylerinde görülen bir kanser türü nedeniyle genç yaşta kaybetmişti. Gülperi de yapayalnız kalmıştı. Birbirimize tutunmaya çalıştık bir süre. Evlendiğim zaman bir yazılım firmasında işe girmiştim. Maaşım fena sayılmazdı ama Gülperi’nin çalıştığı zamanlardaki rahatlığımız hiçbir zaman olmadı. Geçim sıkıntısı baş göstermeye başlayınca, akşamları çalışabileceğim işleri kovaladım. Akşam altıya kadar çalıştıktan sonra, bulabildiğim bir büfe işinde sekiz saat daha çalışmaya başladım. Kızımız hızla büyüyordu büyümesine ama ben onu göremiyordum, eve geldiğimde eşim ve kızım çoktan uyumuş olurdu. Buzdolabından bir şeyler atıştırdıktan sonra yorgun argın Gülperi’nin yanına uzanırdım. Ertesi gün saat altıda kalkıp, hazırladığım kahvaltıyı yaptıktan sonra işe giderdim. İşe dolmuşla gittiğimde trafik çoğu zaman yoğun olur, bazen ayakta bazen de oturarak gittiğim yarım saatlik yol bana saatler gibi gelirdi. Sabahları durağa giderken de yol gözüme aşılmaz dağlar gibi gelirdi. Bu yorgunlukla işte de verimli olamazdım, uyarı da almıştım patrondan. Gülperi birkaç kez, kızımıza bakıcı tutup ben de işe döneceğim dese de gururuma yenilip, çalışarak ikimize de bakabileceğimi söyledikten sonra çocuğumuza bakmasını söylerdim. Şimdilerde çok daha iyi anlıyorum bu gereksiz ve anlamsız gururun nedenini ama artık çok geç. Gülperi de beni ikna edemeyeceğini anlayınca öfkeyle yanımdan ayrılıp, ya kızımıza mama yedirir, ya da altını değiştirirdi. Çocuğu uyuttuktan sonra da televizyonu açıp, saçma sapan bir diziye takılıp kalırdı. Çoğu zaman hiç konuşmazdık. Yılların geçmesiyle birlikte bedenen ve ruhen iyice çökmeye başlamıştım. On iki yıl bu tempoda nasıl çalışır bir insan. İnsanüstü bir çabayla yıllarımı tükettikten sonra kızımızın ortaokulu bitirdiği yıl, eşimle boşandık. İkimiz de biliyorduk ilişkimizin çoktan bittiğini, ama yine de yıllarca birbirimize tahammül etmeye devam etmiştik. Birbirini idare etme konusunda ikimiz de son derece başarılıydık. Gülperi, işten eve döndüğüm bir gün beni yanına çağırıp, kararlı bir şekilde gözlerime baktıktan sonra, “Boşanalım artık. Yeter birbirimize bunca zulmettiğimiz” derken, hiç sesimi çıkaramamıştım. Haklıydı, ne diyebilirdim ki, üniversiteyi bitirip ideallerimizi gerçekleştireceğimiz günlerin hayalini bırakalı çok olmuştu. Tekdüze yaşamımızı anlamlandıracak hiçbir değer katamamıştık geçen yıllara. Birbirimizi tüketirken kendi tükenişimizin ayırdında olamamıştık çoğu zaman. Mahkemede tek celsede anlaşmalı olarak boşandık. Kızımı hafta sonları almaya başlamıştım. Büyüdükçe hayatı sorgulayan kızım bizim neden ayrı olduğumuzu anlamakta zorlanıyordu. Pazar günleri boğazda gezmeye gittiğimizde ya da onu annesine bıraktığımda bizi bir arada görmek için nasıl da can attığını anlardım anlamasına ama ne Gülperi, ne de ben artık ikimizi konuşmak için çok geç olduğunu bilerek sessizce ayrılırdık. Düşün bir dostum, liseyi bitirip üniversiteye gidiyorsun. Askerlik sorununu hallettikten sonra kariyer yapıp, sevdiğin bir kadınla evlendikten sonra mutluluk hayalleri kuruyorsun. Ancak insanların idealleriyle gerçeklik öylesine farklı ki. Bir ilişkiyi yaşatmak öylesine zor ki. Bütün insanların yazgısı bu. Kadın ve erkek. Doğaları gereği çok farklılar aslında. Yine de aşk, sevgi, mutluluk hayalleriyle yola çıkıp, karşılıklı bir iktidar savaşıyla hayatlarını tüketiyorlar. On üç yıl evli kaldım ama bir gün bile doyasıya güldüğümü hatırlamıyorum. Bütün insanlar aynı yazgının köleleriyiz aslında. Esaretinin farkında olmayan köleler. Boşuna yaşıyoruz. İnsan, dünyaya gelmiş gelmesine ama her birimiz hayatlarımızdaki çelişki ve çatışmalarla boğuşuyoruz. İnsan kalabilme bilincini kavrayamamış, kişiliği oturmamış aciz köleleriz. Öyleyse çekilen bunca acı, bunca çaba niye?”

Mutlu, derin bir nefes aldıktan sonra kadehini kaldırıp, “Hadi içelim dostum, kim bilir bundan sonra bir daha ne zaman bir araya geliriz.” dedi. Mesut, arkadaşıyla kadehini tokuşturduktan sonra etrafına bakındı. Meyhanede iki üç masa dışında kimse kalmamıştı. Gramofondan Safiye Ayla’nın derinden gelen sesi, meyhanenin loş ortamına kasvetli bir hava veriyordu. İki arkadaş, mırıldanarak şarkıya eşlik etmeye başladılar. Bir arada olmak ikisine de iyi gelmişti. Şimdi dünya yok olup gidecek olsa umurlarında olmazdı.

İki saat daha eski günlerden söz edip, rakılarını yudumladılar. Arkadaşlarına şakalar yaptıkları günleri hatırlayıp, kahkahalarla güldüler. Yine de geçici bir durumdu bu. Biri omuzları çökmüş bir şekilde eski günlerden söz ederken, diğeri de sigarasından derin bir nefes çekip, pencereden dışarıya bakıyordu. Mesut, “Ne iyi ettik de buraya geldik. Seninle sohbet etmek güzeldi.” derken, Mutlu fısıltıyla “Haklısın, iyi yaptık” diyebildi. Söylediklerini kendi bile duymakta zorlanmıştı. Mesut’un gözlerine bakıp, “Hayat hepimizi esir aldı. Yenildik. Her şey anlamsız artık” derken sesi öylesine gür çıktı ki kendi söylediklerinden ürktü. “Haklısın hepimiz yenildik” diyen Mesut, garsona eliyle işaret edip hesabı istedi. Birlikte ödediler. Meyhanenin kapısında kol kola çıkarlarken, sendeliyorlardı. Mutlu, arkadaşına sımsıkı sarılırken ayakta durmakta zorlanıyordu. “Mutlaka yeniden haberleşip, görüşelim dostum.” dedi Mutlu, Mesut da başını sallayarak onayladı. Yoldan geçen iki taksiyi el sallayıp durdurdular, sırasıyla ayrı arabalara binerek uzaklaştılar. Geride hayatla ilgili pek çok cevapsız soruyu da yanlarında götürmüşlerdi. Cevabını bilmedikleri soruları…

Hakan Kizir