İktisat Sanatı 

“Ekonomi kelimesini ilk defa kullanan Xenophon (MÖ 441-352), onu hanehalkı yönetim sanatı olarak tanımlamıştır. Kullanılan kavram techne’dir.  Aristo, oeconomicus (economics) ve krematistik (chremastics) kavramlarını birbirinden ayırmış, krematistiki servetin elde edilmesi sanatı olarak tanımlamıştır. Bu gün açısından bunlar arasında bir ayrım yoktur, ama ortak noktaya dikkat çekmek gerekir, gerek Xenophon, gerekse Aristo her iki kavramı da episteme içinde değil, techne (sanat) içinde değerlendirmişlerdir (Raworth, 2018).  Kısaca kadim Yunan’da iktisat sanat terimidir ve uygulamaya, pratiğe ilişkindir. “

Yukarıdaki alıntıdan yola çıkarak,  197O’li yıllarda İktisatçılar Haftası’nda yapılmış iki konuşmanın İktisat Dergisi’nde yayımlanmış biçimleriyle, yeniden hatırlamak ve hatırlatmak düşüncesiyle pazartesi14.com içerisinde yayımlıyoruz. 

Nicholas Kaldor, Dünya Ekonomisinde Enflasyon ve Durgunluk, İktisat Dergisi, Sayı: 151, Ocak 1977, s. 5-15

Joan Robinson, Analitik Bir Sistem Olarak Emek-Değer Kuramı, İktisat Dergisi, sayı: 166, Nisan 1978, s.17-27

DÜNYA EKONOMİSİNDE ENFLASYON VE DURGUNLUK

Nicholas KALDOR


İkinci Dünya Savaşının sona ermesinden sonraki ilk 25 sene belli başlı sanayi ülkeleri için hayat standardının hızla yükselmesi, düşük işsizlik oranları ve etkilerinin 1953 yılında sona erdiği Kore Savaşı dönemi hariç, üretimde veya fiyatlarda savaş öncesi görülebilen kararsızlığın yokluğu gibi özellikleriyle belirlenen müstesna bir ekonomik büyüme ve zenginlik devresi olmuştur.


Böyle bir olayı hiç kimsenin beklemediğini gayet emin olarak söyleyebilirim. Çünkü bu durum Birinci Dünya Savaşından sonra görülen olayların seyrine tamamıyla ters düşmüştür. Bu kez savaş sonrası ortaya çıkan ekonomik gerilemeden eser yoktur.


Bütün bu dönem boyunca fiyatlarda sürekli bir artış olduğu doğrudur. Anılan dönemde ideal olarak nitelendirilebilecek bir fiyat istikrarlılığına dünyanın hiç bir yerinde rastlanmadı. Fakat tüketici fiyatlarıyla hesaplanan enflasyon oranı uzun bir süre ılımlılığını korudu ve 1960’ların sonuna dek hızlanma eğilimi göstermedi. 1953-67 devresini kapsayan 14 yıl içinde belli başlı 11 sanayi ülkesinde ve bu ülkelerin sanayi sektörlerinden kaynaklanan enflasyon oranı yılda ortalama yüzde 2’nin biraz üzerinde seyretmiştir. Buna karşılık dünya yiyecek ve ana maddelerinin fiyatları (Kore Harbi devresine kıyasla) oldukça düzenli bir görünüme sahipti.

Fakat 1968 yılından sonra durum değişmeye başladı. Belli başlı sanayi ülkelerinde farklı oranlarda olmakla beraber, bir birim sınai hasılaya düşen emek maliyetindeki artış hızlanmaya başladı. Uluslararası ödemeler sisteminde ortaya çıkan zorluklar1971 yılında sabit döviz kurunun genellikle terkedilmesine yol açtı. Bunu 1972 ve 1973 yıllarında ortaya çıkan ve Arap-İsrail harbinden sonra petrol fiyatlarındaki dört misli artışların neden olduğu hammadde fiyatlarındaki artışlar izledi. Hammadde fıyatlarındaki bu artışların hemen arkasından genel fiyat seviyesini yükseltici rol oynayan toplu iş sözleşmeleri enflasyonu getirdi. Böylece, bütün ülkelerin tüketici fiyatlarında eşine rastlanmayan bir enflasyon ortaya çıktı. 1973-1975 dönemini kapsayan 2 yıl içinde tüm OECD ülkelerinde enflasyon oranı ortalama yüzde 26 idi. Bu oranlar İngiltere’de yüzde 44, Japonya da yüzde 38, Almanya’da yüzde 14 ve İsviçre’de yüzde 17 idi.

Böyle bir olaya, daha önceki barış devrelerinde hiç rastlanmamıştı. Bundan, bu düzeydeki enflasyon oranlarının sadece bir veya iki ülkede değil, tüm ileri sanayi ülkelerinde ortaya çıkışını kastediyorum. Bu tür bir enflasyonun göze çarpan bir özelliği de sınai üretimde acık bir şekilde görülen azalma ile birlikte ortaya çıkmış olmasıdır. 1960’larda yılda yüzde 6-7, 1971-73 devresinde yüzde 9 oranlarında artan sınai üretim !974’de durgundu ve 1975 yılında ise yüzde 10 oranında düştü. Buna bağlı olarak da işsizlik seviyesi 1930’lardaki seviyeye yükseldi.


Enflasyon ve ekonomik durgunluğun birlikte ortaya çıkışı yeni bir olay olup, açıklanması ekonomistleri oldukça zor durumda bırakmaktadır. Kanımca bu olayı, tüm ülkelerdeki para arzının artması veya toplu iş sözleşmelerinden kaynaklanan bir maliyet itişi gibi tek bir nedene bağlamak bir anlam taşımaz. Aynı zamanda enflasyon oranındaki bu hızlı artışı, uzun süreden beri devam eden, sürünen enflasyonun kaçınılmaz bir sonucu olarak görmek de yanlış olacaktır.


Ana Mallar Sektörü ve Sanayi Sektörü


Bu durumu izah etmek için ekonomik faaliyetleri, makro-ekonomik analizlerde (gerek Keynesci gerekse parasal bir yaklaşımla) daha önce yapılan ayırımlardan farklı bir ayırıma tabi tutmak gerekmektedir. Bu ayırım ana (tarım) sektör bir yanda, ikinci (sanayi) ve üçüncü (hizmet) sektörleri diğer yanda olmak üzere yapılır. Bu sektörler genellikle birbirinin bütünleyicisi olup ana sektör yiyecek, yakıt ve temel maddeler şeklinde sınai faaliyetler için gerekli temel gereksinimleri sağlar; ikinci sektör, bu maddeleri işleyerek yatırım veya tüketim için hazır mallar haline getirir ve üçüncü sektör de ilk iki sektöre bağlı olarak bu maddelerin ulaşım ve dağılımına yardımcı olur veya bunlardan bağımsız farklı hizmetler görür.


Hizmetler sektöründe büyük sorunlar ortaya çıkması olasılığı pek az iken, gerek sınai sektör gerekse ana sektörün temel yapılarındaki ve genel ekonomik sonuçlarındaki farklılıklar nedeniyle değişik özelliklerde enflasyonun kaynağı olabilirler.


Sürekli ve istikrarlı bir ekonomik ilerleme bu her iki sektördeki üretim artışlarının birbirleriyle arzu edilen bir ilişki içinde olmasını gerektirmektedir. Diğer bir deyişle, tarımın ve madenciliğin üretimindeki artışın ikinci (ve de üçüncü) sektördeki büyümeyi yansıtan talep artışı ile tutarlı olması gerekmektedir.


Teknik açıdan, topraktan tasarruf sağlayıcı yeniliklerle desteklenen ana üretimdeki büyümenin ikinci ve üçüncü sektördeki üretim ve gelirin artış oranıyla aynı derecede olacağı beklenemez. Bunun nedeni, fiyat mekanizmasının özelikle nisbi fiyatların işlevi ya da ana mallarla imal edilmiş mallar arasındaki ticaret hadleridir. Ticaret hadleri ne kadar tarım ve madencilik lehine ise yeni yatırımlar kanalıyla en son teknolojik yeniliklerine uygulanması sonucu üretimdeki artış hızı da o kadar yüksek olacaktır. Eğer, ana sektördeki üretim artışı, sınai talebin artışından daha hızlı olursa ticaret hadleri sanayi lehine değişecektir. Bu da, teorik olarak, sinai büyümeyi ve dolayısıyla -ana malların üretimindeki artışı bir süre yavaşlatarak- ana mallar için talebi uyaracaktır.


Ticaret hadleri ana mallarla mamul mallar arasındaki oran olduğundan, bu mekanizmanın verimli bir şekilde nasıl çalışabileceğini söylemeden önce malların ve sınai üretimin pazarlarının yapısını dikkatle incelememiz gerekir. Ana malların üretildiği alanda, üretici veya yoğaltıcı piyasa fiyatın yerim alır ve fiyatlar Adam Smith’in açıkladığı klasik şekilde piyasa şartlarına doğrudan doğruya tepki gösterir. Fiyatlardaki değişmeler üretim ve yoğaltımın gelecekteki uyumu için bir sinyal vazifesi görürler, öte yandan, sanayide ise -en azından üretimin fazlasının büyük kuruluşların elinde olduğu modern sanayi toplumunda- fiyatlar yöneltilir, yani üretici tarafından tayin edilir. Ayrıca, üretimin talepteki değişmelere göre bir stok-ayarlama mekanizması yoluyla ayarlanması fiyat değişiminden bağımsızdır. Üretim, satılmayan malların birikmesi karşısında kısılır ve stokların tükenmesi halinde ise fazlalaştırılır. Ana ürünlerin fiyatlarının aksine sınai ürünlerin fiyatları pazarda teşekkül etmiş fiyatlar değildirler. Çünkü, tipik bir üretici normal olarak tam kapasiteyle çalışmaz. Bu durumda üretici ürettiği her ilave birime fazla bir maliyet yüklemeden üretimini arttırabilir ve gerçekte üretimini arttırıp maliyetini düşürdüğünden kâr eder. Bu şekilde yönetilen fiyatlar, piyasa tarafından değil maliyetlerin belirlediği fiyatlardır. Bu fiyatlara, harcanan emeğin ve kullanılan hammaddenin maliyetine genel giderleri ve kârları içeren çeşitli yüzdelerin ilave edilmesi suretiyle erişilir. Bir sanayi sektöründe ne kâr marjları ve ne de emek maliyetleri talepteki değişmelere karşı özel bir tepki gösterirler.


Yukarıda söylediklerimizden, ana üründeki artış ile imalat faaliyetlerindeki artış arasındaki herhangi bir uyuşmazlığın yükünün tamamıyla hammadde pazarlarının üzerine bırakıldığı anlaşılmaktadır. Piyasanın tutumu ise stok bulundurma üzerindeki spekülasyon, umutların büyük etkisi ve aynı zamanda talebin fiyat elastikiyetinin düşüklüğü ve arzın fiyat değişmelerine göre ayarlanmasının içerdiği zaman gecikmeleri yüzünden düzensizdir. Üretim artışı tüketimdeki artışı geçtiği zaman (1920’lerde olduğu gibi) bunun ilk yansıması stoklardaki birikimdir. Bu birikim, talebin ilerde artacağı ümidiyle ve fiyatlarda da ılımlı değişmelerle, senelerce sürebilir. Böyle bu olaya 1925-29 devresinde rastlandı ve Milletler Cemiyeti endeksine göre ana ürünlerin sene sonu stokları üç misli artmasına rağmen fiyatlarda çok az bir düşüş kaydedildi. Ekonomik canlılığın sona ermesiyle fiyatlar -üç senede yüzde 50’nin üzerinde- hızlı bir şekilde düştü ve bu düşüş malların sanayi sektörü tarafından massedilmesini hızlandıracağı yerde tam tersi bir durum yarattı Şöyle ki, ana ürün üreticilerinin sınai ürünlere olan taleplerindeki azalış ve sınai ülkelerdeki ana üretime yapılan yatırımlardaki azalış, şehirlerdeki işçilerin yiyecek fiyatlarındaki düşüşten dolayı ortaya çıkan reel gelirlerindeki artışın sınai talebi uyarıcı etkileri üzerinde olumsuz bir durum yarattı. Emtia fiyatlarındaki bu hızlı ve ani düşüş tarihte görülebilecek en büyük sınai durgunluğa yol açmıştır.


Yukarda bahsedilen olay, hammadde fiyatlarındaki herhangi büyük bir değişikliğin -ana ürün üreticilerinin lehine veya aleyhine bir durumdan bağımsız olarak- sınai faaliyetler üzerinde oldukça olumsuz bir tesire sahip olabileceğini göstermektedir. Büyük fiyat değişmeleri sınai büyümeyi, değişmelere bağlı olacak bir durumda arttıracağı, diğer bir durumda ise geciktireceği yerde, her iki durumda da geciktirmektedir.


Bu şimdi size anlatacağım gibi kısmen; emtia fiyatlarındaki düşmenin ticaret hadlerini ana üreticiler aleyhine değiştirmede tesirli bir alet oluşundan, buna karşılık emtia fiyatlarındaki yükselişin ise ticaret hadlerini kendi lehlerine çevirmede pek tesirli olamamasından, kısmen de ticaret hadlerindeki bir değişmenin neden olduğu dünya gelir dağılımındaki bu ani değişmenin ortaya çıkardığı gerçek gelir ve kazançlardaki uyumsuzluğun bir neticesidir. Bu uyumsuzluk da sınai talebi muhtemelen ters yönde etkileyecektir.


Bahis konusu uyumsuzluğun en önemli nedeni, emtia fiyatlarının taleple belirlenip, sınai ürün fiyatlarının ise maliyetle belirlenmesidir, Bu yüzden hammadde fiyatlarındaki artış maliyet üzerinde kuvvetli enflasyonist etkiye sahiptir. Temel maddelerin ve yakıtım fiyatlarındaki artış, üretimin çeşitli safhalarından geçerek son fiyatı belirler. Üretimin çeşitli safhalarında ilk maliyetlere yapılan yüzde ilaveler nedeniyle fiyatın biraz da şişirilmesi her safhadaki nakit marjlarının yükselmesi demektir. Bu da, ücret artışları için baskıya yol açar. (bilhassa sendikaların kuvvetli olduğu ülkelerde) ve kendi başına kuvvetli bir faktör olan katma değerdeki kâr paylarında bir artışa neden olur. Buna İşçiler hayat standartlarındaki bir düşüşe karşı gösterdikleri isteksizliği (Sir John Hicks, bunu ‘Gerçek Ücret Direnişi’ olarak ifade etmektedir.) ücretlerde fiyat nedeniyle ortaya çıkardığı artışı da ileve edebiliriz. Bu nedenlerden dolayı ticaret hadlerinin ana sektör üreticileri lehine değişmesinin uzun süreli olacağı söylenemez. Üstün piyasa gücüyle sanayi sektörü, hammadde fiyatlarındaki yükselmeyi, sanayi ürünlerinin maliyetine yansıtma yoluyla önleyerek gerçek gelirine yapılan her türlü baskıya karşı koyar.

Bundan başka kısmen ana sektör üreticilerinin kârlarındaki artışın harcamalarındaki artışa eşit olmadığı -örneğin petrol üreticilerinin malî varlıklarındaki son zamanlarda görülen birikim gibi- kısmen de hemen hemen tüm sanayileşmiş ülkelerde hükümetler enflasyonla mücadele için tüketici talebini azaltıcı ve sınaî yatırımı köstekleyen parasal ve malî çözümlere başvurdukları için, bizzat enflasyonun kendisi sanayi mallarının efektif talebi üzerinde deflasyonist etki yaratır. Böylece hammadde fiyatlarındaki yükseliş, sanayi sektörlerindeki sanayi faaliyetlerini kısıtlamaya neden olan ücret/fiyat tipi bir enflasyon yaratır.


Bunun en güzel örneğine, 1972-73 yıllarında ABD’de rastlandı. Bu enflasyon bir ücret enflasyonu olmayıp gerçekte bir maliyet enflasyonuydu. Enflasyona hammadde fiyatlarındaki yükseliş neden olmuş ve onu önlemek için kısıtlayıcı parasal tedbirler alınmıştı Fakat bu tedbirler, sonunda ciddî bir ekonomik durgunluk ortaya çıkardı. (Buna rağmen daha sonraları benzer tedbirlerin diğer ileri sanayi ülkelerinin hükümetleri -örneğin Almanya ve Japonya- tarafından alındığı da görülmüştür.)


Eğer yukardaki analiz doğruysa piyasa mekanizması, dünya ekonomisinin uyumlu gelişmesine yardımcı olmak için, mevcut ana malların artışı ile bu mallara olan isteklerdeki artış arasında uyumu sağlamada oldukça yetersiz bir faktör olmaktadır. Prensip olarak, sanayileşmenin hızlanmasına öncülük etmesi gereken hammadde üstesinin ortaya çıkışı, sınai ürünler için efektif talebi azaltarak ters tepki yaratabilir. Aynı şekilde, ticaret hadlerinin düzelmesi yoluyla mevcut ana ürünlerin artışını hızlandırması gereken kıtlıkların ortaya çıkışı ticaret hadlerindeki iyileşmeyi destekleyeceği yerde sınai faaliyetler üzerindeki olumsuz etkisiyle hem ana hem de sanayi sektöründe yeni yatırımlar yapılmasını engelleyerek imalatçıların fiyatlarında bir enflasyona yol açabilir.


Geriye baktığımızda, sanayi ülkelerinde ekonomik canlılığın (Kore Harbi esnasındaki izlenen kısa süreli fakat önemli artışlar hariç) önemsiz birkaç kesinti ile ve kararlı hammadde fiyatlarıyla 1970 yılının başlarına kadar başarı ile devam etmiş olması dikkatleri üzerine çekmektedir Bunun başlıca nedeni, tarımda topraktan tasarruf sağlayıcı teknolojik yeniliklerin bu dönemde daha önceki bütün tarih dönemlerini, aşan bir hıza erişmiş olmasıdır. Bunun sonucunda tarımsal ürün üreten ve ihraç eden ülkelerde büyük ölçüde tarımsal ürün üstesi ortaya çıkmıştır. Tüm üretici ülkelerin hükümetleri fiyat sisteminin etkilenmemesi için fiyatları destekleme ve bazı amaçlarla diğer mallarda da stok yapma politikası izlemişlerdir. Bu fiyat destekleme politikaları sayesinde zirai gelir kararlı bir şekilde büyümüş, imalat malları talebinin genişlemesi için önemli bir ana kaynak sağlanmıştır.

Sürünen Enflasyonun Nedenleri :


Bununla beraber, daha önce değinilen sanayi ülkelerinde, ana malların ihraç fiyatları kararlı, daha doğrusu sabit bir trend etrafında dalgalanırken imalât mallarının ihraç fiyatları sürünen enflasyon nedeniyle yavaşça yükseliyordu.


Bu devreyi -1953 yılından 1967 yılına kadar olan devre- yeniden gözden geçirdiğimiz takdirde, ücret enflasyonunu açıklayan iki standart teoriden ne toplu iş sözleşmesinden kaynaklanan bir maliyet itişinin ve ne de emek piyasasındaki aşırı daralma yüzünden ortaya çıkan emek talebindeki azalmanın soruna bir çözüm getireceğini zannetmem.


Kanımca meseleye en yaklaşık izah biçimi, farklı iş ve mesleklerdeki nisbi kazançların sürekliliğini sağlayan sosyal güçlerde bulunmaktadır. Çünkü belirli öncü ve kilit sektörlerde elde edşlen ücret artışları ekonomideki genel ücret artış oranını belirleme eğilimi gösterir. Ayrıca, ücretlerdeki artış oranında; verimlilik oranındaki artışın ortalamanın üzerinde olduğu dinamik sektörlerde verimlilik oranındaki artıştan daha az, buna karşılık diğer sektörlerdeki verimlilik oranındaki artıştan, daha çok artma eğilimi izlenmektedir.

Büyük kurumların egemen olduğu ekonomilerde fiyat rekabetinin, maliyetlerde (yeni ürün ve tekniklerin ortaya çıkışına veya satışların hızla artmasına veya her ikisine birden bağlı olarak) olağanüstü kazançlar sağlayan firmaları bu kârları maliyetlerdeki azalmaya eşit oranda yoğaltıcıya düşük fiyatlar halinde yansıtmaya zorlamakta etkili olduğu söylenemez. Bu durumun varlığı bir bakıma gereksiz olan fazla ücret artışlarına yol acar. Bu artışlarda da genellikle, işverenin gerekli işgücü için ne ödemesi gerektiği değil de ne kadar ödeyebileceği görüşü hakimdir.


Evrensel Ücret Patlayış Yılları (1968-71):


1953-67 yılları arasındaki uzun bir dönemi içeren sürünen enflasyonun yukardaki analizi, hammadde fiyatlarının artmakla beraber yine de göreceli olarak ılımlı bir artış gösterdiği 1968-71 döneminde izlenen fiyat ve ücret artışı oranlarındaki ani yükselmenin nedeni olarak gösterilemez. Nedenleri halâ tartışılan ücretlerdeki bu yüksek artışlar birçok sanayi ülkelerinde hemen hemen aynı zamanda, örneğin ya 1968-69 döneminde (Japonya, Fransa, Belçika ve Hollanda’da olduğu gibi) ya da 1969-70 döneminde (Almanya İngiltere İsviçre ve İtalya’da olduğu gibi) ortaya çıktı. Amerika’da ücret artışlarına diğer ülkelerden daha önce fakat oldukça ılımlı olarak rastlanmıştı. Örneğin Amerika’da 1967’de ve 1968’de saat başına kazançlardaki yıllık artış yüzde 6 2/3 oranına erişirken tüm Batı Avrupa ve Japonya’da 1970 yılında kazançlardaki yıllık artışlar iki misli olmuştu.


Amerika ve Avrupa’da ücret artışlarındaki bu farklı durumu, Vietnam savaşının neden olduğu, Amerika’daki talep enflasyonuna bağlayan bir düşünce ekolü vardır.


Savaş ile uluslararası fiyatlar ya da diğer ülkelerdeki ödemeler dengesi üstesinin (bu durum Amerika’da gittikçe büyüyen bir ödemeler dengesi açığına tekabül ediyordu) neden olduğu talep baskıları arasında ilişki kurulmaktadır. Fakat bu görüş bana birçok nedenlerden akla yatkın gelmemektedir. Bir kere, Amerika’daki ücret ve fiyat enflasyonu oranı Avrupa ülkeleri ve Japonya’dakinden daha ılımlı olduğundan, uluslararası fiyat artışlarını ABD’nin kendi içindeki enflasyona bağlamak oldukça güçtür. İkincisi, ABD ödemeler dengesi açığının diğer sanayi ülkelerinde ilâve talep fazlası yarattığını farz etmek, bu ülkelerdeki talep baskısının bu yıllarda yükseldiğini ve ücret patlamalarının emek piyasasındaki artan talep baskısının neticesi olduğunu kabul etmeyi ima etmek demektir. Bu, bazı ülkeler icin doğru olabilir fakat tüm ülkeler için geçerli değidir. Örneğin, İngiltere’de işsizlik oranının oldukça yüksek olduğu 1969-70 dönemini kapsayan yıllarda ve ekonominin durgunluğa geçtiğinin açık olduğu 1970 yılı içinde ücretlerdeki patlayışı ilâve talep baskısıyla açıklamak oldukça güç olacaktır.


Ben, OECD ve diğerleri tarafından ileri sürülen ve sorunun ana noktasını sendikaların, gelir vergisi ödemeleri için kişinin cebinden ödediği miktarın hergün biraz daha artması nedeniyle, artan militanca davranışlarında arayan görüşün çok daha akla yatkın olduğu kanısındayım.


Bu görüş bile ücret patlamalarının neden daha önce olmayıp, özellikle o devrede olduğunu veya neden birçok farklı ülkelerde bu patlamaların hemen hemen aynı zamanda ortaya çıktığını halâ izah edememektedir. Bununla beraber bu durum Amerika’da ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde öğrenci ayaklanmalarına neden olan sosyal güçlerin veya 1848’in Şubat ve Mart’ında Avrupa’yı boydan boya kaplayan devrim dalgalarının izahından daha zor değildir. Tüm bu olaylar uzun süreden beri devam eden kin ve tatminsizliğin etkilerini taşıdıkları için, bir ülkede başladıktan kısa bir süre sonra diğerlerine de yayılıyordu.


Hammadde Fiyatlarındaki Patlama


Ücret enflasyonundaki hızlanma, uluslararası ticarette imalât malları fiyat seviyelerinde meydana gelen artışlarla yakından ilgiliydi. Öyle ki. dolarla ifade edildiğinde. Birleşmiş Milletler dünya imalât malları fiyat endeksi 1953-58 yılları arasında yıllık yüzde 1 ve 1968-71 yılları orasında ise yıllık yüzde 5 artmıştır.


İmalât mallarının fiyatlarındaki bu yavaş ve kararlı yükseliş ana ürün üreticilerinin ticaret hadlerinde bu üreticilerin lehine bir durum ortaya çıkardı. Nitekim, ticaret harflerindeki bu bozulma nisbeti 1953-71 yılları arasında yüzde 23’e ulaşmış ve bu nisbetin sadece yüzde 3’ü 1953-68 devresine aittir. Bunun nedeni ise. 1968-71 devresini içeren 3 sene zarfında imalât malları fiyatlarının ana ürünlerin fiyatlarından daha süratli bir şekilde yükselmesidir.


Hammadde fiyatlarındaki asıl yükselme 1972 yılının son yarısında başladı. Bu yükselişin, bir kıtlık bekleyişinin neticesi olduğu pek az şüphe götürmektedir. Çünkü temel zirai malların yıl sonu stoklarında 1973 yılına kadar büyük bir düşüş kaydedilmişti Fakat l973 yılında dünya buğday stoku normal seviyesinin yarısından da biraz aşağıya düştü. Bu durum, aslında, Rusya’nın 1972-73 yılları arasında verimsiz hasat nedeniyle beklenilmeyen alışlarından ve Amerikalıların yıllarca devam eden ticaret üstesinin sona erişini fark etmelerindeki yavaşlıktan doğmuştur.


Yiyecek maddeleri özel bir durum arz etmekle beraber. 1973 yılında ve 1974’ün ilk yarısında lif ve metal fiyatlarındaki hızlı artış, hammaddelerin kullanım oranının. 1972 yılının son yarısı ile 1973’ün ilk yarısında dünya sınai faaliyetlerde izlenen yıllık yüzde10’un üzerindeki bir artış nispetinde, mevcut hammadde artış oranından da fazla olacağının bir belirtisi olarak görülüyordu.


Fakat işlediği zannedilen tek faktör bu değildi. Bilinmeyen bir noktaya kadar, doların altın karşısında serbest bırakılmasını takip eden büyük kur değişikliği de, genel enflasyonist bekleyişlerle birlikte, (25 sene önce Kore savaşı esnasında ortaya çıkan ve hiç bir zaman gerçekleşmeyen kıtlık bekleyişlerinin hammadde fiyatlarını yükselttiği gibi) büyük ölçüde hammadde alımlarını özendirmiş olmalıydı. Hammadde fiyatlarını hemen hemen yüzde 50 oranında arttıran fiyatlardaki bu ani yükseliş 1-2 sene içinde etkisini yitirdi. Bu yeni durumda, altın fiyatlarındaki yükselişle Ekonomist dergisinin hammadde fiyatları endeksindeki yükseliş arasında bir korelasyon vardı ve her ikisi de her zaman çizgisini izlemekteydiler.

Hammadde fiyatları İki üç misil arttıktan sonra neticeleri gayet iyi bilinen petrol fiyatlarındaki büyük artışlar ortaya çıktı. Petrol fiyatlarındaki bu artışların doğurduğu evrensel sınai durgunluk, bazı hammaddelerin fiyatlarında -metal ve sınai maddeler gibi- önceki artışlara eşit oranda bir düşüşe yol açmakla beraber fiyatlar, ekonomik gelişmenin ilk belirtileri olarak, geçen Şubat’tan İtibaren yeniden ve daha hızlı bir şekilde artmaya başladı.


Yiyecek fiyatları 1974 yılındaki seviyesinden bir miktar aşağı düşmüştü fakat bu aralar tekrar yükselmektedir. Belli başlı sanayi ülkelerindeki üretim ve işsizlik seviyesi henüz, durgunluk öncesi bulundukları seviyelerinden oldukça uzaktadırlar. Petrol dışındaki hammadde üreticilerinin ticaret hadleri, imalâtçılar yönünden bakıldığında 1970’lerdeki durumdan pek farklı değildir. Bu kitlenin satın almak zorunda oldukları petrol gereksinimleri de dikkate alınırsa durumlarının daha da kötüleşeceği bir gerçektir.

Çeviren: Sedat SANATKAR