Evde sağlık hizmeti için gelenler, babamın bir ay önce açılıp ne yapsalar kapanmayan belindeki yarasına pansuman yapıp gittikten sonra sızlayan burnumla öylece kalakaldım. Nasıl geçecekti, geçecek miydi? Koskoca iki buçuk yıl itina ile bakmamın sonucu bu olmamalıydı düşüncesi beynimi kemirirken o güne döndüm. Gezmeyi çok seven biri olarak dört günlük Karadeniz gezisine gitmek üzere anlaştığım acenteden çıkarken çalan telefonla babamın iki kez kalp krizi geçirdiğini öğrenmiştim. Hastaneye koşturdum. Çıktığımızda üstünden bir ay geçmişti. Baba evi de olsa böyle elim bir olayla oraya dönme durumuna uyum sağlama sıkıntım, evime bir daha gidemememin verdiği huzursuzluk, gözlerimin altında gittikçe kabaran torbaların sorumlusu uykusuz gecelerim ve tüm bunları katmerleştiren, babamın hastalığının gittikçe kötüleşmesinin yarattığı çaresizlik silsilesi. İşte yeni yaşamım buydu.
Babamın, “Ne güzel işte, kartal pençesi oldu,” dediği eli ise yeni bir çaresizlik getirdi yaşamıma. Öyle bir durum ki parmakları yavaş yavaş, günden güne avuç içine doğru kapanmaya meylediyordu. O eğilme kalıcı oluyormuş zamanla. Bir şeyi tutamamak ne kötü. Bir çatalı, tabağı, bardağı. Her şeyden vazgeçtim, zayıflıktan bir deri, bir kemik kalsa da elinizin içini yüzünüzde şöyle bir gezdirememek. İşte ondandı benim o parmakları çalıştırarak eski hallerine gelmeleri için işe yarar bir yöntem bulma amacıyla fellik fellik dolaşmam. Babamın durumu yıllardır yaşadığı diyabet sonucuydu. Yatağa bağımlı olduğu için hastaneye götürmek zordu. Dizlerinden kıvrık kalmış bacaklarını da uzatamıyordu. Hastaneden eve talep ettiğim fizyoterapist, babamın çığlıklarından sonra kalbi yüzde yirmi çalışan doksan yaşındaki biri için bu kadar acı çekmenin tehlikeli olduğunu söyleyerek masajı bıraktı. Devam etmesini ben de istemiyordum zaten.
Kartal pençesi ismini babam kendi koydu. Hem de büyük bir memnuniyetle. Beşiktaşlı mıydı rahmetli diyeceksiniz ama takım tutmazdı. Elindeki yenilgiyi kuvvetli bir hayvana yüklemek istedi sanırım. Aslan, kaplan dururken niye kartal derseniz, yatağa bağımlılığın verdiği özgür olma bunalımı diyebilirim. Hani o “kartallar yüksek uçar” söylemiyle karışık bir bunalım olabilir. Çünkü iki günde bir, hareket edemeyen bacaklarına inat, dirseklerine yaslanıp “Durun, ben bir ekmek alıp geleyim,” derdi. Kolay değildi, evin suyunu yıllarca mahalle çeşmesinden taşımaya mecbur kalan, beş kişilik aileyi bir memur maaşıyla geçindirmenin yanı sıra kıyıda, köşede biriktirdiği ile iki gözlü de olsa bir ev yapmak için sırtında tuğla, harç taşıyan bir insan için yıllarca yatağa bağımlı kalmanın acısı.
Babamın eline çareyi daha önce bulamadım mı? Arayan buluyor. Buldum tabii. Minik lastik bir topu kaptım getirdim. Stres topu diyorlar ama ondan değildi. Şimdilerde sanal oyunlar yüzünden pek görmüyoruz. Eskiden kızların bacak arasından sayılarla geçirdiği, havaya atıp ellerini arkalarında önlerinde çırpıp hemen tuttuğu o minik lastik top. Pembesini almayayım laf eder babam diyerek koyu mavi-lacivert arası olanı aldım.
Pişmiş tavuğun başına gelmedi o topun başına gelen. Önce husumetle karşılandı “Çocuk muyum ben?” diye. Ne kadar yalvarsam da Nuh dedi peygamber demedi. Avucunun içine zorla sıkıştırdığım topu biraz sıkmasını istemek sanki küfür etmek gibi geldi ona. Yine bir gün “Ne olur birazcık daha devam etsen baba,” der demez “Siz beni sokağa atsanıza kızım, biri alır sizden daha iyi bakar,” demesin mi? Gelin şimdi devam edin alıştırmalara. O laf çok dokundu bana. Sonradan düşününce onca zaman yatağa bağımlı olan birinin iyiliği için ne yaparsanız yapın ya da yaptığınızı sanın ona her şey sıkıntı verebilirdi.
Pes etmedim. “Hadi hentbol oynayalım,” diyerek başladım babama atmaya bizim topçuğu. Bu kez iyi gidiyordu. Babam sağlam elini kullansa da razı oldum. Bari onun kaderi öteki gibi olmasa, yemeklerini biz yedirsek de haplarını o eliyle alıp yutabilseydi. Kendine olan güvenini koruyabilirdi belki böylece. Atışları bayağı iyiydi. Artan bel ve boyun fıtığı ağrılarıma aldırmadan kâh masa altına kaçan topu sürünerek sandalye aralarından alırdım, kâh koltukların altından yer silme bezinin sopasıyla çıkarmaya çalışırdım. Nasıl oldu bilmem bir ara top tavana yapıştı. Biz şaşkın şaşkın bakarken babamın kartal pençesi eli, bugünü de atlattık diye kıs kıs gülüyordu.
Top tavandan indi, indiği gibi de bir köşeye atıldı. Bir süre hayal kırıklığımın esiri olsam da harekete geçmem çabuk oldu. Bir çare bulmalıydım. Bu bir top olamazdı artık anlamıştım. Bingo! Oyun hamuru geldi aklıma. Koşturdum. En iyi markadan aldım. “Bak baba bunlarla istediğin şekilleri yapabilirsin, canın sıkılmaz hem,” dedim. Demez olsaydım. “Tabii kızım tabii, kurt kocayınca köpeklerin maskarası olurmuş,” yanıtını duymaz olsaydım. Hamurları ambalajını açmadan çöpe götürmek üzere elinden alırken “Aşk olsun baba,” demem, yüreğimdeki acıyı ne kadar saklayabildi bilmiyorum.
Onu görene kadar umutsuzdum. Koskoca dükkânda bir tane kalmış, küçücük şeyi miyop gözlerim nasıl da fark etti. Algıda seçicilik bu olsa gerek. Oyun hamuru hezimetinden sonra günlerdir ne yapsam ne etsem diye düşündüğümden olsun, ayaklarım birbirine dolanarak koşuşturdum. Elime aldığımda evirdim çevirdim. Orta sertlikte oluşuna sevindim. Bakalım bu kez bahanesi ne olacak düşüncemin dudaklarımdan aktığını kasadaki kızın “Sever, sever yumurcak,” demesi ile anladığımda yüzümde acı bir gülümseme belirmesi hiç de garip değildi.
O eski şen şakraklığını içinde bulunduğu koşullarda bile koruyan babam, bu kez benim esprime bayılacaktı. Yeni aldığım şey, ufak bir lastik toptu ama üzerinde dünya haritası vardı. Yani minik bir dünyaydı. Başına dikildiğimde “Yine ne yumurtlayacaksın, bir gün de rahat ver!” deyince “Baba dünyayı avucunun içinde tutmak ister misin?” diye sordum. “İstemem mi?” dedi muzip muzip gülerek. Çıkarttım topu çantamdan, koydum avucuna. “Yine mi bu musibet?” dedi gür kaşlarını çatarak. Ardından biraz önce ışıldayan üzüm gözleri gölgelendi. “Top ama nasıl bir top bak,” dedim. Topun üstündeki dünya haritasını gösterdim. “Hımm!” dedi birkaç kez. Oley! İşte bu! İlgisini çekebilmiştim nihayet. Espri yaptığımı sanarak yine “Dünyayı avucunda tutacaksın işte böylece,”diyerek sırıttım. Başını duvara çevirdi. Gözlerinin hizasına indirmemizi istediği saate uzun uzun baktı. Bir şeye alınıp küstüğü zaman hep böyle yapardı. Korktum. Saçlarının bitimini yıllardır işgâl eden “Yağ bu,” deyip doktorların ellemediği ceviz büyüklüğündeki yumru, bana “Aldırma, biraz sonra sakinleşir,” gibilerden baksa da aklım akşam yemeğine kayıverdi. Ya geçen günkü gibi küstüğü için dudaklarını kilitleyip yemeğini yemezse; ya yine şekeri düşerse; ya yine ara ara damlalıkla dudağının kenarından şekerli su damlatıp şekerini sık sık ölçmek zorunda kalırsam kuruntuları yaşarken babam başını çevirdi. Gözlerinden süzülen birer damla yaş, çökmüş yanaklarına doğru yol almıştı bile.
N’oldu baba? Neden ağlıyorsun?
Ben gümrükte çalışırken dünyanın her yerinden gemiler gelirdi limana. Gemi dediysem Kadıköy-Karaköy vapuru gibi değil ha. Kocaman, uluslararası çalışan gemiler. Hep hayal ederdim onlardan birine binip ülke ülke, liman liman dolaşmayı. Dünyayı avucumda hissetmeyi. Olmadı, olamazdı. Çoluk çocuğum vardı. Devlet memurluğunu da bırakamazdım. Hayallerim rüyalarımda kaldı.
Babam bunları anlatırken babasız akşamlarımın burukluğunu hatırladım. Sahi, ya o gemilerle dünyayı gezmeye kalksaydı. Babamın haftada üç gece nöbeti vardı. Sanki evde başkaları yokmuş gibi babam olmayınca kendimi bir garip hissederdim. Bir de annemin yemek yapmaya üşenmesi, o akşamları sevmediğim kahvaltılarla geçirmemiz usuma geliverdi. Titreyen elim, babamın saçları iyice azalmış başına yöneldi. Okşamak istedim. Yüzünün ifadesi anında yumuşadı. Benim tadını bilmediğim bu duygu ne hoştu demek ki. Eskiden özellikle babaların çocuklarına sevgilerini göstermesi, hele büyüklerinin yanlarında sevmesi hoş karşılanmazmış. Kardeşimle, babamızın herhalde bu yüzden küçüklüğümüzde başımızı bir kez bile okşamadığını hep konuşuruz.
Geçmişi hemen silkeledim zihnimden. Ama babamın gözlerindeki nem yüreğime işlemişti. Alzheimer hastalarının geçmişi çok iyi anımsadıklarını bildiğimden, bu topla istemeden babamı ne kadar üzdüğümü düşündüm. Keşke vermeseydim diye tasalanarak kaşla göz arasında ortadan kaldırdım. Bu koşullarda onunla da alıştırmaları yapmayacaktı anlaşılan. Yapsa da gördükçe daha üzülecekti. Sonraki günlerde birkaç kez topu soracak oldu babam. Araya laflar sokup geçiştirdim. Bir de nasıl da meseleyi hallettim diye için için övündüm. Tabii kartal pençesi için yeni çareler düşünüyordum bu arada.
Birkaç gün sonra babam, “Havalı yatak aldık sana diye hava atıp durduğunuz yatak iniyor bak,” dediğinde hayretle yatağını inceledim. Evet, sorun vardı. Orasına burasına baktım, anlayamadım bir türlü. Tüm gece hızını alamayan yatağın sabaha kadar dümdüz olmasını üzülerek izledim. Acil bakım gerekliydi. Bir cumartesi günüydü. “Gelip bakmalıyım,” dedi yatağı aldığımız yerdeki adam. Geldi ama hiç alışkın olmadığımız bir durumla, yanında sevimli küçük bir erkek çocuğu ile. Meğer eşi hemşireymiş. Nöbetçiymiş. Çocuğu bırakacak bir yer bulamamışlar. Babamın altından yatağın alınması, yere serilmesi, incelenip onarılması derken çocukcağız başladı mızmızlanmaya ardından ağlayıp sızlanmaya. Babası bir işine, bir oğluna bakarken bayağı sıkıldı. Hatta o ara eşinden gelen telefonda bunu belirtmesi benim de canımı sıktı. Evde bir oyuncak olsaydı keşke diye düşünürken o top aklıma geldi. Hemen getirdim. Çocuk o kadar sevindi ki. Atıp tutmalarla başlayan oyunu, bir vazoyu son anda kurtarmamdan sonra yerde yuvarlamalarla devam etti. Topu çocuğu vermek geldi içimden. Arabalarına elinde topla binen çocuğun sevinçle el sallaması, uzun zamandır böyle mutlu olmadığımı hissettirdi bana.
Balkondan yüzümde güller açarak içeri girdiğimde babamın yaşlı gözleriyle karşılaştım. Telaşla koştum yanına.
Rahat edemedin mi? Çok mu şişmiş yatak?
Sen beni uyuyor sandın ama ben her şeyi gördüm. Kaç gündür nerede dediğim o dünya nasıl çıktı ortaya? Neden verdin o çocuğa? Dünyayı avucumda tutabilirdim. Hem sen öyle dememiş miydin? Sen benim dünyamı yıktın kızım.
Sadece “Baba!” diyebildim. Gırtlağımdan gelen ses sanki benim değildi.

Ceyda Sevgi Ünal