Yazdığı yazıların yanı sıra Posta ve Telgraf Müdürlüğü görevi sırasında da Kurtuluş Savaşı’na karşı muhalif tutumunu sürdüren Refik Halid, “kurtuluş”dan sonra “yüz ellilikler” arasına alınarak sürgüne gönderilir. Bu Refik Halid’in yaşadığı ilk sürgün değildir. İttihat Terakki hükümetlerine karşı yazdığı mizahi yazılar ve hükümetin politikalarını eleştiren yazıları nedeniyle 1913 yılında Sinop’a sürgüne gönderilen Refik Halid, Ziya Gökalp’ın desteğiyle ancak beş yıl sonra İstanbul’a dönebilecektir. Refik Halid Karay, Minelbab İlelmihrab başlıklı anı kitabının “İstanbul’u Nasıl Terkettim?” başlıklı son bölümünde; sürgüne gittiği günü bir polisiye roman tadında, şiirsel bir dille anlatır. Duyduğu endişe ve korkunun yanında üzgündür aynı zamanda.
“O gün ve o gece büyük bir üzüntü içerisinde geçti. Şaka değil, belki de müebbeden memleketi terk ediyordum. Memleketi, evimi, idarehanemi, varımı, yoğumu, her şeyimi… Ben birdenbire iki eşya çantasından ibaret kalıvermiştim. Bundan sonra yerim, oteller, pansiyonlar olacaktı; bütün alışık muhit ve eşyadan mahrum bir ömür sürecek, başkalarının artıkları üstünde yatıp kalkacak, öz ve asil kokudan, yurt kokusundan uzakta yaşayacaktım.” Refik Halid, İzmit’te linç edilerek asılan Ali Kemal’in akıbetine uğrayacağı endişesini bütün benliğinde hisseder. Bu durumda, gözaltına alınırsa cebinde taşıdığı silahı çekerek öldürecek ve ölecektir. İstanbul Karaköy Limanı’ndan bindiği Piyer Loti vapuru kalkana kadar duyduğu endişe ve korku had safhaya ulaşır. Vapur kalkınca artık canını kurtardığı kanısına varmıştır, oysaki korkunun daha büyüğü beklemektedir onu. O günleri hatırladıkça, İzmir
Limanı’na uğradıklarında yapılan aramalar sırasında duyduğu korkuyu hissederek ürperdiğini söyleyecektir. Refik Halid, kurtuluş gününü tam olarak yazarak, anılarının ilk kitabını tamamlar:
“O gün bin dokuz yüz yirmi iki Teşrinisanisinin (kasım) dokuzuncu günü, perşembe günü idi”
Refik Halid Karay, anılarının “Sürgünden Nasıl Dönmüştüm?” başlıklı bölümünde sürgün üzerine düşüncelerini açıklar:
“Genç politikacılara söylüyorum: Sakın İttihatçılar gibi siz de sürgünü zararsız ve idari bir ceza addetmeyiniz. Ben ne şöhret, ne makam hırsı ile fırkacı oldum. Beni Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na sokan Damad Ferid Paşa değildir; aleyhimde sorgusuz, cevapsız sürgün kararı verdiği için Talat Paşa’dır, Cemal Paşa’dır!”
Refik Halid, Bir Ömür Boyunca adını taşıyan anı kitabında mizahi bir dille, “sürgün” kelimesi üzerinde durur. Hükümete göre sürgüne gönderilen kişilerin adı, sıfatı ve unvanı; “mütebâid”dir. Hükümet yazışmalarında; Osmanlıca’da “uzaklaşıcı, uzaklaşan” anlamına gelen bu kelimeyi kullanıyormuş Refik Halid. “Bu manaya gelir ama bu fiil, kendi isteği ve iradesiyle karar verenler için kullanılabilirdi. Hükümet sanki bizler, gittiğimiz yere kendi istek ve kararımızla gitmiş, keyfimize gittiği için orada kalıyormuşuz gibi bu kelimeyi kullanıyor, bizimle alay ediyordu.” değerlendirmesini yapar.
Refik Halid Karay 1888, İstanbul doğumludur. Hukuk Mektebi’ndeki eğitimini ve Maliye Nezareti’ndeki memurluğunu 1908’de II.Meşrutiyet’in ilân edilmesi üzerine bırakarak, gazetelerde yazılar yazmaya başlar. Mizahi bir dille hükümet politikalarını eleştirdiği için Sinop’a sürgüne gönderilecek, büyük sıkıntılar içerisinde, Çorum, Ankara ve Bilecik’te sürgün hayatı yaşayacaktır. Sürgünden döndükten sonra Robert Kolej’de öğretmenlik yapan Refik Halid, çeşitli gazetelerde yazılar yazar, “Posta ve Telgraf Müdürlüğü”nde görevini sürdürür.
Kurtuluş’tan sonra da Beyrut ve Halep’te toplam on beş yıl sürgünde kalır. Anılarında, sürgünlüğünün ilk dönemindeki kısa bir muhaliflik sürecinden sonra tuttuğu yolu en güzel açıklayan sözün, Mustafa Kemal’in yakın bir arkadaşına söylediği söz olduğunu ifade edecektir: “Refik Halid orada Türk kültürüne hizmet etmiştir.”
Refik Halid Karay, edebiyatımızdaki ilk sosyalist hikâye olarak kabul edilen Hakk-ı Sükut‘un (Sus Payı) yazarıdır. İlk işçi öyküsünün yazarı olmasının yanı sıra Memleket Hikayeleri ile edebiyatımıza Anadolu’yu sokan yazarımızdır. Dilinin ve anlatımının güzelliği, betimlemelerinin gücü nedeniyle, günümüzde de beğenilen ve okunulan eserlerin yaratıcısıdır.
Memleket Hikâyeleri pek çok dile çevrilmiş, Bugünün Saraylısı adını taşıyan romanı iki kez televizyona uyarlanmıştır.
Refik Halid, 1930 yılından itibaren Hatay’ın ana vatana katılması çalışmalarına verdiği destekten dolayı Antakya gençliği tarafından altın stilo kalemle ödüllendirilmiş, çoktan verilmiş “hususi af”la yetinmeyip ancak “resmi af”tan sonra 1938 yılında yurda dönmüştür. 1965’deki ölümüne kadar yazdığı yazıların ve romanların edebiyatımıza büyük katkıları olmuştur.
Refik Halid Karay’ın Sürgün romanı ilk kez 1941 yılında yurda döndükten sonra yayınlanır. 1937 yılında Beyrut’ta yazmaya başladığı romanı, 1940’da İstanbul’a döndüğünde tamamlar.
Sürgün otobiyografik bir roman değildir ama “her hikaye ve roman, anlatıcısının kendi hayatından izler taşır” savının bu roman için de geçerli olduğunu, içinde Refik Halid’in Lübnan ve Suriye’deki sürgün hayatından güçlü izler taşıdığını görürüz. Romanda, sürgün hayatının bütün unsurları bulunur. Refik Halid, çok güçlü ruh ve karakter tahlilleriyle sürgün hayatını yaşayan kahramanın duygu dünyasını okura geçirmeyi başarır. Gurbette yaşananları, sevdiklerine ve memlekete olan hasretini, yalnızlık duygusunu, parasızlığı, kimsesizliği, umutsuzluğu çok başarılı bir biçimde eserine yerleştiren yazar, benzerine pek rastlanmayan bir final anlatısıyla romanı belleklere adeta kazır.
Sürgün, memleketinden sınır dışı edilen Hilmi Efendi’nin hazin hikayesini anlatır. Hilmi Efendi mektepten değil, alaydan yetişmiş bir yüzbaşı emeklisidir. Sivas’ta görevi sırasında tartıştığı komiserin mevki, makam sahibi olmasından sonra sürgün edilmiştir. Memlekette biçare olarak bıraktığı karısı ve bir kızı vardır. Kimseyi tanımadığı, tanış kimselerle karşılaşmadığı ilk günlerde sürgün hayatı bir kat daha zorludur. Hilmi Efendi, pek çok milletten insanlarla birlikte barındığı, bulunduğu mekânlara yabancılık çekerek gitmektedir.
“…Hilmi Efendi, gönül sızısının; bu is, buğu, ıslak yün, çürük toprak kokusu sinmiş karanlık barakada, gezip dolaştığı o güzel güneşli turunç bahçelerinden daha çok dindiğini hissediyordu… Müşteriler burada konuşmayarak dertleşiyorlardı; dil kullanmadan birbirlerine dert yanıyorlardı. Sanki gizli dertler, sahiplerine belli etmeden, hayaletler gibi loşlukta dönüyorlar, buluşuyorlar; sarmaş dolaş oluyorlar; karşılıklı birbirlerinin göğsüne baş dayayıp iç çekiyorlar, ferahlıyorlardı. Yürekler hafifliyordu.”
Refik Halid Karay, Hilmi Efendi’nin sürgün hayatını; Lübnan ve Suriye şehirlerini, mekânları, çarşıları ve insanlarıyla birlikte ustalıkla anlatır. Hilmi Efendi, geride bıraktığı ailesini düşünerek sürdürdüğü hayatında ne yapacağını bilemez; çok az bir para ile geldiği Beyrut’ta, memleketten tanış çıktığı insanların yardımıyla pek çok işte çalışır. Çalışırken aklı memlekette bıraktığı karısı ve kızındadır. Onlardan iyi haber aldığında da üzüntülü haber aldığında da gurbette yüreğinde derin sızılar duyar.
“Hilmi Efendi, dışarıda biraz yürüdükten sonra durup cebindeki nikel paraları hesapladı: ‘Yirmi dört kuruş’ diye söylendi. Ancak iki gün yetişir… Sonra karısının, kızından gizli, komşulara yazdırdığı mektup zarfı elinde, aldığı sarsıcı haberin sıkıntısıyla yürümeye devam etti. Nerelerden geçtiğinin farkında değildi; uzun uzun yürüdükten sonra baktı ki limana gelmiş. Taş direğe, bu sefer sırtını vererek yere çöktü. Öfke, dert, açlık… Gözleri kararmıştı.
Bu, kocaman, işlek, gürültülü ve güneşli limanda kendisi bir bodruma kapatılmış kadar yalnız, boşlukta, tek başına bulunuyordu. Etrafındaki hayat, hareket ve ses bolluğu eski hatıraya aitmiş gibi belli belirsiz, uzak ve silik… Ara sıra farkına varıyor ve yaşamıyorum, zihnimden geçiriyorum sanıyor.” Suriye ve Lübnan’da Osmanlı Hanedanı’ndan da insanlar bulunmaktadır. Bunlardan Şehzade Kemalettin Bey’le tanışan Hilmi Efendi, yanında vekilharç olarak çalışmaya başlar. Başlangıçta durumu biraz düzelmesine karşın Kemalettin Bey’in Mısır’a gitmesiyle yine ortada kalan Hilmi Efendi, Şam’a gidecektir.
“Hilmi Efendi beş aydan beri Şehzade’den hesapsız iyilikler görmüştü. Fakat en güzel, en parlak yerinde, tam efendice bitmeyen bir iyilik, başlangıcı ne kadar coşkun, vergili olursa olsun gene sonunda, duyulan minnettarlığa düşmanlığa benzeyen bir zehir katar. İyilik etmenin güçlüğü bunu devam ettirmekte ve memnuniyet verici şekilde bitirmektedir. Aşklar gibi… Onun içindir ki; Hilmi Efendi, Şehzade’den minnettarlık duyarak değil, hakkı eksik verilmiş gibi bir nevi hiddetle, yarı kin ile ayrıldı…”
Refik Halid, Suriye Kralı’nı da roman karakteri yaparak eserine katar. Memlekete komşu ülke olması nedeniyle pek çok sürgünle kesişen hayatında, ailesiyle ilgili öğrendiği haberler Hilmi Efendi’yi alabildiğine mutsuz kılacaktır. Kızının bir adamın peşinde gezginci bir kumpanyaya katıldığını ve bir adamın metresi olduğunu haber almasıyla yıkılan Hilmi Efendi, arkadaş olduğu İrfan’dan en büyük darbeyi yiyecektir. Refik Halid Karay, sürgünlüğün zorluğunu, sürgün olan kişinin çaresizliğini, Hilmi
Efendi’nin yaşadıklarını, duygularını anlatarak okurun kalbine nakşeder.
“Hilmi Efendi, bir gece ansızın kızının ölmüş olması ihtimalini düşündü, şakağına bir ağrı saplandı. Tek başına oturduğu odasından kalktı dolaşmaya çıktı. Kış aylarına girmişlerdi, hava yağmurlu, oldukça da soğuktu. Buna rağmen sokak sokak dolaştı; bardak bardak su ve limonata içti. Dönüşte çiseleyen yağmur altında birçok sigara tüttürdü. Lezzetini bulamadığına şaştı. Nesi vardı; belinin ortasında ürpermeler duyuluyordu; vücudu öylesine kırıktı ki… Aklına bir memleket türküsü geldi:
Söğüdün yaprağı narindir narin, İçerim yanıyor, dışarım serin… Ne olurdu, kendisini bu yabancı diyarlara atacaklarına ‘gir memleketinde otur’deselerdi, doğduğu yere sürselerdi…”
Tahir Şilkan
