Harun, salondan bas bariton sesiyle, Yaren gelmiş diye bağırıyor. Uzun bir sessizlik yaşıyoruz. Yaren diyorum, gelmiş.

Bana ne canım elin kadınından diye geçiyorum içimden. Benim derdim beni aşmış.

Sevgilim duymuyor musun?

He, efendim!

Yaren gelmiş diyorum, hiç ses çıkarmıyorsun

Davlumbaz çalışıyor, ondandır.

Kapalı davlumbazı çalıştırdı. İşaret edip şimdi çalıştı der gibi gözüyle laf soktu. 

Of be Şirin, kıskançlık mı yoksa? Yaren, her sene Karacabey’e gelen Leylek, balıkçı teknesine

inmiş yine.

İçim şişiyor bazen sevimlilik hallerinden, bizim ensemizde boza pişiyor, elin tuttuğu balığın rızkına ortak çıkacak beleşçi Leylek için sevim sevim seviniyor. 

Ülkede güzel şeyler de oluyor demek ki, gerçi yolda ölmeden gelmesi de ayrı bir mucize.

Kuzeyden gelmedikleri içindir belki de! Aman be kadın, tüm şirin duyguların katilisin.

Kusura bakma akşama gelecek misafirleri düşününce senin gibi sevgi kelebeği olamıyorum.

Aa misafir var değil mi, unuttum ben onu.

Unutmuşmuş!

Bir anda ortalıktan kayboluyor kelime oyunlarının lordu. Şirin duygularmış. Sanki kendi her güzelliğe Azrail değilmiş gibi. Buzdolabını açıp açıp kapatıyorum. Bir iki çeşit daha çıkarmak gerek sofraya, bir de içelim muhabbetine girilirse hepten yanarız.

Bizimki gerinerek geliyor mutfak kapısına, göbeğini içine çekmiş gömleğinin yakasını düzelterek kendi etrafında dönüyor.

Bu ne?

Bir süre afallamış bakıyor suratıma.

Giyindik işte, adamları pijama ile mi karşılasaydım?

Kot, tişört salaş kombinin ne oldu senin? Ne kascam yeeaaa diyordun benim eşim dostum gelince.

Son dakikada çıkan emrivaki misafirleri sevmiyorum. Okuldan arkadaşlarım gelecek, birkaç gün İstanbul’dalarmış bizi de görmek istemişler, deyince yalan yok uzun zaman sonra soframızda dostlarımız olacağını düşününce sevinmiştim. Ama şimdi canımın istediği yemeği, gözümün kestiği kıyafeti düşünmeye bile çekiniyorum. İki kişi, bizim en iyi ihtimalle bir haftalık rızkımıza ortak olacaklardı.

Çok değil bundan üç yıl öncesine kadar evimize gelen gidenin çokluğundan, yatılı misafirlerimizden söz eder, umutla övünürdüm. Gelsinler gelsinler ne güzel, slogan gibi yerleşmişti dilime.  Misafir canım, evin bereketini arttırır, ruhunu canlandırır, derdim. Dostlarımız vardı o zaman. Aslında herkesin dostları vardı. Şimdiki gibi değildi kimse.

Önce ölmemek için yaşam mücadelesi başladı. Evlerimize tıkılıp kaldık. Hastalık pençesinde can çekişen bedenler, ruhunu teslim edenler, ruhu kalıp bedenini çürümeye bırakanlar ya da bedeni durup ruhundan feragat edenlerle aklı başında bir avuç insan kaldık.

Dostlar dediğimizden kimler kaldı desen isimlerini bile hatırlayamadığım eskinin yüzlerinden birkaç kişi. İnsanları yitirirken bir anda ekonomi sallanmaya başladı. Evleri arabaları kimlerin aldığını çözemezken günden güne onlar yükseldiler. O günlerde araba için biriktirdiğimiz parayla zorla iki bisiklet alabildik. Neyse ayağımızı yerden kessin, dedi bizimki alınca. Baş açık, kıç açık giderken ayağın yerden kesilmiş kime ne, hem de bunca kas kaybına rağmen.

Ah hatırlamak bile istemiyorum o hastalık günlerini. Hani eskiden derdik ya içime öküz oturdu diye işte o günler o öküz benim sırtıma oturdu. Matadorlara karnından toslayan boğa bedenimin içine sırtımdan girdi. Ama ne hikmettir dıştan sapasağlam içten sapasağlamdım. Ta ki kocamın bacaklarındaki o kaslı kısımların içi boşalmış meyve suyu kutusu gibi olduğunu görünceye kadar. Kaslarımız erimişti. Öksürük, halsizlik, ölen yaşama sevinci derken bir süre toparlanamadık.

Kaslar gitti madem proteine yüklenelim dedik. O ekonomi bir şahlandı, değil eti patatesi alamaz olduk. Yine de direniyorduk. Uzun süren evden çalışma, uzaktan iş hayatı derken asgari ücret zammı, elektrik kesintileri, internet fiyatları… Ne iş verenin gücü kaldı ne çalışanın hali. Evin içinde kalakaldık. 

Şimdi bu kala kalmışlığımıza, çaresizliğimize iki tane misafir geliyor. Hala emekli maaşları yatıyorken, devletin emekliye zevali yokken, ailelerimizden gelen ufak desteklerle yaşıyoruz. Tek oda minimum elektrik, doğalgaz harcayarak. Tek telefon, komşularla ortak internet giden hayatın içine iki tane yemekli misafir. Bir de yatıya kalırlarsa işin içine katılacak deterjan ve su masrafını düşünemiyorum. İki dirhem bir çekirdek, kolonya kokuluma sesleniyorum.

Nereden geliyordu bu arkadaşların?

Ankara.

Orada mı yaşıyorlar?

Evet. Parti falan işleri anlarsın.

Sesini ve saçmalamalarını daha fazla duymamak için yeniden işime döndüm. Yemek de beğenmez bunlar şimdi. Keseleri sağlamsa seni alıp yemeğe gitselerdi, beni ne yoruyorsunuz acaba derdime dert katıyorsunuz. Parti işiymiş, anlarmışım, anlamıyorum. Bana ne yaptıkları işten. Gelip caka mı satacaklar bana, diye söylendim kendi kendime.

 Tavukları saç telinden daha ince didikledim, kırmızı biberle renklendirdim. Havuca kattığım yoğurdu suyla, pilavı yeşil mercimekle çoğalttım. Çürümeye yüz tutmuş meyvelerden yaptığım kompostoya soda katıp gazlı içecek yaptım. Eski ekmekleri biraz su ve unla çoğaltıp oklavayla açıp lavaş yaptım. Azdan alıp aza katıp göz yanılgısıyla hepsini yenilebilir hale getirdim.

Ne zaman aldığımı bile hatırlamadığım hala bedenime uygun olduğuna şükrettiğim elbisemi geçirdim üstüme. Tüm işler bittiğinde ben de hazırdım. Kapının zili çaldı, bizimki saçını düzelterek koşa koşa gitti.  Bende arkasından ilerken yanlarındaki kadını görünce bayılacak gibi oldum.

Hoş geldin açlık!

Ne dedin Şirinim?

Aaa ne güzel eşiniz de gelmiş dedim, ağzımdan çıkanı tekrarlamadan. Yok cicim, bizimki ateşli bir aşk hikayesi dedi kadın. Uzatmadan, sorgulamadan pardon diyerek geçiştiriyordum ki Harun’un gözleri büyümüş, bana bakan tarafta alev saçıyordu. 

Kusura bakmayın, bilmeden hadsizlik ettim.

Yok yenge, kendisi sevgilim, hanım sayılır, dedi

Ağzını yaya yaya konuşan iki artı bir göbeği kendinden önce gelen kel abimiz. Neyse neydi, sevgilisi olabilirdi. Doğaldı. İster ikinci hanım ister üçüncü ister tek başına başının tacı olsun, iki kişi geleceğiz diyerek üçüncü getirilmezdi. Hele şu zamanda! Eh bunlar halden anlamazdı!

Kel olan, elindeki poşeti uzatarak, içerken eski günlerden bahsetmek yok, hanımlar bilmesin rezilliklerimizi, dedi. Bir şişe viskiyle gelmişti. Bu sefer ben saçtım alevleri Harun’a. Gevşek gevşek gülüyordu.  Ne fındıklar kırdılarsa artık, ortaya dökülür diye ödleri koptu.

Daha onun ağzındaki gevşeklik sıkılmadan arkadaki eski kel şimdi ekme saçlı olan, buyur yenge bugünler de altın değerinde, diyerek uzattı elindeki kocaman poşeti. Harun hemen atladı.

Sağ ol kardeşim ya ne gerek vardı.

Poşeti alıp açtım hemen. Yağ, un, şeker, kahve vardı. İrkildim. Hayatımda hiç bu kadar aşağılandığımı hissetmedim. Sonra çaresizliğime acıdım. Geri vermek gibi lüksüm yoktu. Aksine cimri herifler diye bile geçirdim içimden aklım başıma geldikçe. Ama yine de altında kalmak istemedim bu terbiyesizliğin. Ne kadar üstün çıkabilirdim ki.

Gecenin sonunda helvanızı yiyeceğiz herhalde bir de keyif kahvesi içerim artık.

Kahkahalar havada uçuştu, alemsin yenge, lan Harun ne eğlenceli hanımın, ay ablacım Allah da seni güldürsün diye diye salona doğru gittiler. Keçeyi suya atmışlar çıkan yerine taş vuruyorlar, derdi annem böyleleri için. Altın değerindeki poşeti alıp mutfağa giderken ne farkım kalmıştı acaba onlardan.

Tezgâhtaki fincanın içindeki üç kişilik kahveye baktım. Kahveyi üç paket almıştı hanzolar. Ben midem ağrıyor der içmem üçüne kahve yaparım gün sonu kapanışı olur diye düşünerek yan komşumdan rica etmiştim. Kahve şu zamanda istenecek şey değildi ama bazen çaresizlikten insan utanmayı da unutuyordu. Hemen paketin birini kaptım, komşuma götürdüm. Gelirken getirmişler birini hemen sana getireyim istedim sağ ol diyerek cevabını bile dinlemeden eve döndüm ama anlık bakışta gözlerindeki parıltıyı görmek yetti bana.

İllüzyonla servis ettiğim minimalist mutfak akımına dahil olabilecekken Halil İbrahim sofrasına dönen masada fena geçmeyen bir akşam yemeği oldu. Kızmıştım ama ufak da olsa bir renk gelmişti hayatımıza. 

Keşke o viskiyi o kadar hızlı içmeselerdi. Şaka adı altında çaresizliğimize, yokluğumuza yapılan atıflarda bulundukları ilk anda, benim kalın kafalı Harun’um anlamayıp onlarla kahkahalara boğuldu.  Çoğaldıkça Harun’un rengi değişti. Kadın zaten dillere destan, kel ile gelip ekme saçlıyla çıkacak hale geldi. Kendi aralarında konuşup eğlenmeye başladılar. Harun “la havle” çekip bir an önce gitsinler diye bekliyordu.

  Bunlar bizim yerimizde olsa senin Yaren’i kesip yerlerdi.

  Ne o rızık ortağı Yaren kıymetli mi oldu?

Öf be onu sinirle söyledim. Ama valla bak şu ekme saçlı Yaren’i yer, kel de onu yiyen ekme saçlıyı yer.

Biz de onları boş vermiş, kendi aramızda eğleniyorduk. Ta ki gevşek ağızlı ekme saçlı konuşana kadar.

Yenge sen de tam kolpacıymışsın ha!

Harun bacağımı sıkıverdi. Kafamı sağa sola salladım.

Kuş yemeğini fil yemeği gibi sundun bize.

O kadar lafın üstüne yine dayanılır diyordum, kadın konuşma cüreti gösteren kadar.

Ay balişkom o fakirlerde karnın aç kalır demiştin haklıymışsın, iyi ki yemek yiyip geldik, dedi

Tam Harun türk filmlerindeki jönlere yakışır şekilde kovma havasına giriyordu ki, dur dedim geliyorum ben.

Aslan Şirinim kavur helvaları diye sinsice seslendi.

Yağın şişesini tezgâhın üstüne koydum bir süre düşündüm ne kadarından vazgeçebilirdim. Şişeye sarılmak geçti içimden. Az hiçten çoktur dedim yarım litresini başka bir şişeye boşalttım.

Salona dönerken üçünün de ayakkabısının içine boca ettim.  İçeri girerken hani helva der gibi yüzüme baktı Harun, elimle gönder işareti yaptım.

Şimdi kocacım, nefesine kuvvet der demez. Harun’un dillere destan sesiyle sinkaflı küfürleri daha da ahlaksız küfürlere kata kata kovuşunu dinlemek çok keyifliydi. Söylene söylene kalkan hödüklerin elinden viski şişesini alıp diktim kafama.

Hadi hadi beyler, bekleme yapmayalım.

Bizim ikinci üçüncü belki de beşinci yenge Ayy cicim ne terbiyesiz bu fakirler derken, aklıma yağ geldi. Sustum. Kapı ağzında vıcık vıcık olan ayakları, kaya kaya gidişleri, kafa göz birbirlerine çarpa çarpa asansöre zor binişlerini izlerken sesi duyan komşum olacakları anlayınca kapıda gösterimize misafir izleyici olarak katıldı. Harun arabaya binişlerini de kaçırmamak için cama doğru koşarken komşuma sesledim.

Kahveleri koyuyorum, yanına viski de var, gelin hadi.