Vicente Blasco Ibáñez, Mahşerin Dört Atlısı (Los cuatro jinetes del Apocalipsis), Türkiye iş Bankası Kültür Yayınları, 2009, İstanbul, Çeviri: Neyyire Gül Işık, İspanyolca ilk basım: 1916

 

Mahşerin Dört Atlısı

“… hukuk ölecek değil ya. Gölgede kaldığı anlar olur, ama yeniden doğar; bilinmeyebilir, çiğnenebilir, fakat bu nedenle varlığı son bulmaz, tüm iyi ruhlar da onu hayatlarının tek kuralı olarak benimserler. Bir çılgınlar halkı, başkalarının üzerine hukuku koydukları kaidenin üzerine şiddeti koymak istiyor. Boşuna uğraşıyorlar. İnsanların emeli sonsuza değin daha fazla özgürlük, daha fazla kardeşlik, daha fazla adalettir.

Kitaplar böyle işte; 1916 yılından gelen kelimeler bugünü de konuşurlar, yüzyıl sonra umut verirler okuyana, inanç tazelerler.

Bu umudun, gençliği siyasi mücadelelerle geçmiş bir yazardan gelmesine şaşmamak lazım. İspanyol yazar Vicente Blasco Ibáñez (1867-1928), Valencia’da doğmuş. Hukuk fakültesini bitirmiş ancak siyaset, edebiyat ve gazetecilik daha çok ilgisini çektiği için hukuk alanında hiç çalışmamış. Gençliğinde militan bir Cumhuriyetçi olarak “El Pueblo” isimli bir gazete çıkartmış. Bu gazetedeki yazılar ve görüşler sebebiyle pek çok kez mahkemeye çıkmış hatta hapis cezasına bile çarptırılmış. 1909’da bir dizi tarihi-politik ve kültürel konferans vermek için Buenos Aires’e gitmiş. Bu seyahatinden döndüğünde, 1.Dünya Savaşı arifesinde de Paris’e taşınmış. Mahşerin Dört Atlısı romanının önsözünde şöyle diyor Ibáñez.

“1914 Temmuz’unda yaklaşmakta olan Avrupa savaşının ilk belirtilerini Alman gemisi König Friedrich August ile Buenos Aires’ten Fransa kıyılarına yolculuk yaparken fark ettim.”

Romanın başlangıcında savaştan önce okyanusa açılan son Alman transatlantiğine biz okuyucularını da bindiriyor, keyifli üslubuyla Ibáñez. Buenos Aires’ten yola çıkan König Friedrich August gemisinde Ibáñez de yolcudur, romanın kahramanlarından Julio Desnoyers de. Roman bunun gibi otobiyografik ögelerle dolu. Örneğin Julio Desnoyers’in dedesi, Güney Amerika’nın bakir kırlarında tarım ve hayvancılık yaparak büyük bir servet oluşturan Kentauros Madariaga karakteri Ibáñez’in 1909’da konferanslar vermek için gittiği kıtada giriştiği maceranın izlerini taşıyor. Ibáñez, hem uçsuz bucaksız doğanın büyüsüne hem de Avrupalı yerleşimcilerin elde ettiği servetin hayaline kapılarak iki ayrı tarım yerleşkesi kurmuş Arjantin’de, birisine hayranı olduğu yazarın (Cervantes), diğerine doğduğu şehrin (Nueva Valencia) adını vererek. Romanda, Almanların Paris’e ilerleyişini durduran kanlı Marne çarpışmasından sonra savaş alanında görülen Paris taksisinin geri götürmek üzere beklediği müşteri de Ibáñez’dir: “Savaş alanını görmek isteyen birtakım Parisli müşteriler getirmişti. Hani şu gazetelere yazı yazanlardan…”

Tutkulu Akdenizli kimliği ve her zaman siyasetin içinde olan gazeteciliğiyle Ibáñez Paris’e döner dönmez yaklaşan savaşa ilişkin yazılar yazmaya başlar. Ona göre, bir yanda Kayzer II.Wilhelm’in başa geçmesiyle birlikte Bismarck zamanının dengeli politikalarını bir yana bırakan Almanların işgalci, kibirli, dünyaya egemen olmak isteyen militarizmi, diğer yanda ise özgürlük ve uygarlığı simgeleyen Fransa vardı. Yazılarında açıkça Fransa ve müttefiklerinin tarafını tutar Ibáñez. Romanın önsözünde belirttiği gibi Fransa Cumhurbaşkanı Poincare’in isteği ve desteğiyle savaş alanlarını ziyaret eder Savaşın acı ve sıkıntılarına yakından tanıklık etmekle kalmaz bizzat içinde yaşar.

“Bu romanı Paris’te Almanlar başkentin yirmi-otuz kilometre ötesindeyken kaleme aldım; Opera Meydanı’nda bir otomobil kiraladınız mı bir saate kalmadan siperlerinin birkaç kilometre ötesine varıyordunuz, tüfeklerle makinelilerin takırtısı kesilip de o perişan ölüm tarlalarında yeniden sessizlik egemen olduğunda, toprağa kulak verirseniz düşmanların konuşmalarını işitiyordunuz.”

Ibáñez’in bu yaşantılarının yansıması, özellikle savaş alanlarını, çarpışma anlarını, zaferi ve yenilgiyi, yıkımı, yaklaşan düşmanın etkilediği köyleri, şehirleri anlattığı bölümlerde, çoğunlukla gerçekçi zaman zaman da romantikleşen üslubunda ortaya çıkıyor, okuyucuyu etkisi altına alıyor. Ibáñez, genel bir savaş resmi çizmenin ötesine geçiyor bence; düşman generalinden beşikteki bebeğe, yorgun attan havaya uçurulan köprüye her açıdan yaşıyor savaşın korkunçluğunu, tüm duygularıyla yaşatıyor okuyucusuna da.

Kitaba adını veren mahşerin dört atlısı romanın ortalarına doğru ortaya çıkıyor.

“…Ve birkaç saate kadar güneş doğduğunda, dünya kırlarda insanlığın düşmanı olan o dört atlının koşturduğunu görecek…”

Hristiyanlık inanışına göre dört atlı, kıyamet felaketlerini getirecek olan yedi mührün açılması ile kıyamet alameti olarak ortaya çıkacaktır. Yeni Ahit’teki Apokalips bölümünde yer alan atlıların ne anlama geldiği üzerinde tartışılan bir konu. Bazı akademisyenlere göre beyaz at ve binicisi İsa’yı, kızıl at ve binicisi kan ve savaşı, siyah at ve binicisi kıtlığı, soluk renkli at ve binicisi ise salgın hastalıkları ve ölümü sembolize etmektedir. (1)  Ibáñez’in mahşerin dört atlısını koşturmaya başlamasıyla kıyamet gibi bir savaş çöker romanın sayfalarına. Paris tango salonlarının gözde delikanlısı kahraman bir subay olur siperlerde. Sonsuz gibi görünen servetler bir gecede yanıp kül olur, varlıklarının hesabını tutamayan iş adamları tüm yaşamlarını küçük bir mezar taşını bulmaya adarlar dumanı tüten ecel tarlalarında.

Savaş da roman da bittiğinde Ibáñez sayfalar boyunca canlı üslubuyla savaşın tüm acılarını yaşattığı okuyucusunu yıkılmış bir dünyayla baş başa bırakmaz. Mezarlarda çiçekler açmakta, siperlerde bitkiler yeşermektedir. Ölü bir askerin yeğeni doğacaktır.

 

Ayşegül Ayman

 

  • (1)“Mahşerin Dört Atlısı”, Vikipedi, 19.04.2022, web:20.05.2022