Neyya Gotiği

Bir aileden beş kişi değil de üç kişi öldürseydi Ayarsız olmayacak mıydı?

Amerikalı kadın yazar Flannery O’Connor’un kitaba adını veren “İyi insan bulmak zor” öyküsündeki karakter

“Ayarsız”.

Öyküleri şiddet ve kara mizahla örülü olan yazar, hemen hemen bütün karakterlerini kısacık ömründe Amerika’nın güneyinin içinden geçtiği gerçeklikle sakatlıyor. O’Connor’ın öykülerindeki katı katolik dini inancın baskın rengi toplumsal ahlaki çöküşe rengini veriyor. Kara metaforunu içinden eksik etmediği kurgu ve karakterlerindeki o “kara”lık, okurunun da ayarını bozuyor. Talih Kuşu’ndaki Rubby’nin yemekte bile karalahana istemesi “yok artık” dedirtiyor.

Ayarsızım, ayarım bozuldu haliyle…

On sekiz öykü yazmış kısacık ömründe topu topu, daha çok yazacakken onun genç yaşta ölümüne mi üzüleyim, yoksa Güney gotiğine İstanbul gotiğini ekleyen Neyya’nın yaz kış demeyip zihnimin ayarını kaçıran edebi metin müptelası ebedi emektarlarına mı üzüleyim bilemedim. Çok güçlü, gerçekçi kurgusu ve karakteriyle O’Connor’un öykülerinin alt metinlerinde kapkara bir toplum eleştirisi var. O, toplumdan süzdüğü- kurduğu öykü karakterlerinin tümünü neredeyse fiziksel ve duygusal olarak deforme etmiş, sakatlamış.

İyi hoş da bizim, Neyya’nın İstanbul kurbanlarının bedeni ruhu niye sakatlansın, yarılsın ki, zorumuz ne?  İstanbul’un Temmuz sıcağında reva mı bu?

Ayarsızım, ayarım daha bir bozuluyor. “İyi insan bulmak zor” kitabında sekiz öykü var, her hafta bir öyküsünü okuyacakmışız, etti mi sana iki ay?  Bizi Neyya’nın siyahı yapmaya karar veren kim acaba? Memleketimin dört bir yanına dağılmış Neyya pandemi firarcılarının güzel haberleri geliyor gelmesine ama bize bu mirası bırakanlardan çıt yok.  Bile isteye, Güney gotiğine İstanbul gotiğini de bir güzel bize kilitleyip çekip gittiler.

Oh ne ala.

Yok öyle, ayarsızım, ayarım bozuldu üç beşe bakmayıp herkesi sözcükleyeceğim.  

İyi insan da bulmak madem zor, ifşalayacağım sizi. Valla şu sıralar ülke ifşadan kırılıyor. Ses kayıtları, videolar…

Cezasızlık almış başını gidiyor, suçlu olmayınca suç da yok.

Adaletsizliğe güvenim tam, onun da benim gibi hiç ayarı kalmadı. Ülke yoksullaştırıldı, yoksunlaştırıldı, kişi başına düşen milli gelir 10 bin dolar olacakken, kişi başına düşen, zam zulüm işkence mapus oldu.

İri, çok şişko, fıçı şeklinde bodur bir şırınga imal edeceğim. Tıka basa içine sözcüklerimi, cümlelerimi doldurdukça dolduracağım. Çekinmeyip batıracağım en kabasından etinize, kararlıyım. Zira İstanbul’un köyünde temmuzun ortasında yaşadığım kara, sıcak gotik yetmiyormuş gibi bu O’Connor’da nereden çıktı şimdi diye çantamda bir o, bir şırıngam, reva görülen planın ana kumanda merkezine doğru 45 dakikalık yolu öğlenin aşırı neminde her pazartesi yürüyorum. Saat 14.00’de buluşmak için yürüyorum. Yazları bahçe serin oluyormuş, palavra, gıdım esmiyor. Temmuz yaz(ı), yazacakmışız da üstelik…

Ayarsızlık değil de ne bu? Günlerden Pazartesi, saat 14:00, Pazartesi14 yani. Havalı, çok havalı….

Yürüyorum…

Ayarsızım, ayarsız…

Köyümün içinden geçtiğim 45 dakika, ayarsızlığımın arşa dayanmış hali. Yok yok. Sebil gibi insan kaynıyor ortalık, metrolar, tren istasyonları, arabalar, vapurlar, motorlar, otobüsler, minibüsler, yeni moda uçan tekerlekli martılar, otobanlar, üst geçitler, üniversiteler, hastaneler, askeri kışlalar, postaneler, alışveriş merkezleri, bankalar, döviz büroları, kuyumcular, lokantalar, barlar, birahaneler, cafeler, fırınlar, tatlıcılar, mağazalar, güzellik salonları, spor salonları, okullar, dershaneler, yüzme havuzları, benzin istasyonları, antikacılar, eskiciler, camiler, çeşmeler, kültür merkezleri, opera binaları, tiyatrolar, sinemalar, seralar, çiçekçiler, galeriler, stadyum, seyyar satıcılar, mezarlıklar. 

Ayarsızım, ayarsız…

Karar verdim cinayet silahım olacak şırıngam. Dayadım mı kaba yerine sözcük şırıngamı, en tumturaklısından sözcüğümü zerk edip olduğu yere gömüvereceğim kurbanlarımı. Hem yardım ve yataklığa da lüzum kalmaz kimilerinin can attığı gibi. İyi insan bulmak zor tabii. İyiden iyiye bileniyorum.

Toplu olur mu ki?

Cümleler, sonra paragraflar, sonra, sonra…

Ayarsızız, ayarsızım.

Tufaya düşürdüm hepinizi, yok diyemezsiniz. Hepinizin videoları, fotoğrafları elimde, kiminizin sesi de var. Hiç kıvırmaya, itiraz etmeye kalkmayın, bir işe yaramasa da şak diye dayarım belgelerimi.

Planın ana kumanda merkezi, Koşuyolu Mahalle Evi (koşacak yol olsa anlayacağım) her zaman olduğundan daha sakin. Susamışım, terlemişim, çok açım. Terimin tuzu küt diye alnımdan düşüp gözümün ta bebeğini yakıyor. E, yaz günü temmuz ayı ama terimi bir silen mi var, yok. Ayarım kaçıyor yine. Terim, tuzum gözümde, ebedi ve edebi emektar Neyya mensuplarına bakınıyorum. İlerledikçe güneş gözlüğümün kalın kara camlarından, Güney gotiği yetmezmiş gibi İstanbul gotiğine maruz bırakılan diğer kurbanları görmeye çabalayorum.

Işın’ın sırtı mı o?

Evet, evet o.

Her zaman olduğu gibi huzur bulduğum dinginliğine, güzelim gülümsemesini ekliyor. Selamlaşıyoruz, çantamı masanın üstüne yayıp, nevrim dönmüş halde içinden cüzdanımı çıkarıyorum. “Benim bir şeyler yemem, içmem lazım” deyip, içeri; kantine yöneliyorum. Bir şey istemiyor Işın. İçinde dört parçalı, kaşarlı simit ve suyun olduğu tepsiyle masaya döndüğümde bütün ısrarlarıma rağmen hiç pas vermiyor. Simit ya bu. O da mı ayarsız ne?

Bir parçasına yumulmuşken simidin Sevgi (T) geliyor. Simidi reddetmiyor, derken Neyya’nın aramızdaki en ebedi ve edebi üyesi Aysoş görünüyor, çay teklif ediyor.  İyi insan Aysoş mudur ki? Düşüneyim… Çay teklifine hayır diyoruz veeeee, Işık elindeki poşeti masaya koyup, itiraza açık olmayan kesin bir dille “çay alayım” diyor. Çaylar kurabiyeler derken ne ikisi iki bin lafın belini kırıyoruz. Laf derken, edebi laflıyoruz, öyle boş değil, lütfen yani.  O’Connor’a geçsek mi acaba diye içimden geçirirken, Neyya’nın burada olmayan üyeleri için yaptığım plandan hiç söz etmiyorum. Ne de olsa temiz iş, akarı kokarı yok. Bir kerede, bir benle hallederim. Kurbanın kurbanı kurban ettiği bu zamanda iyi insan bulmak kolay mı?

Yardım yataklık olmasın istiyorum.

Kimin başladığını hatırlamıyorum ama dalıyoruz gotiğin içine, karardıkça ayarımız kaçıyor. O’Connor’un nasıl güçlü bir kadın yazar olduğundan söz ediyoruz. Daha uzun yazabilseydi keşke diyoruz. Yazarın öz yaşam öyküsünden, nasıl çıkıldığını anlamıyoruz, her birimizin öz yaşam öyküsü içinde kısa anekdotlarla şenleniyor masamız. Bir çay daha ister bu muhabbet deyip yerimden doğruluyorum. Bu kez tepsinin içinde beş çay ve bir paket Selanik gevreği var. Laf lafı açıyor ama ebedi ve edebi müptela dört Neyya kadını ve ben, İstanbul gotiğinin içinden geçip eve gitme zamanını tayin ediyoruz. Çok hür kadınlarız doğrusu. Ayrılıyoruz, haftaya görüşmek üzere.

Dönüş yolunda şehrin göbeğindeki mezarlık dikkatimi çekiyor. Mezarlık dediysem öyle alelade bir mezarlık değil. Tarihi bir mezarlık, Osmanlı’dan kalma. İlber Ortaylı’nın da dediği gibi içine girebilsem çok şey öğreneceğim ama yok, hayır, içim izin vermiyor.

Ayarım bozuluyor.

Adımlarımı hızlandırıyorum, bir an önce eve varıp, Neyya gotiğinin mirasçıları için planımı hayata geçireceğim.  Adımlarım hızlandıkça bütün bedenimde hissettiğim terim de hızlanıyor. Tuza bulanıyorum, geceden kalma sivri sokuğum yanıyor. İnsan trafiği daha bir artmış, kalabalığı yara yara, sokak kapısına varıyorum. Ellerinde bira şişeleriyle kapının mermerinde sıkış tepiş oturan üç erkek kişisini görünce, şırıngamı hatırlıyorum. Kaba etleri birbirlerine yapışık oturan bu tiplerde et arıyorum batırmak için ama…  

Ayarım kaçıyor. 

Çaresizce kalkar mısınız, evime geldim, girebilir miyim? diyorum. Üç erkek kişisinden birinin, elindeki biradan mütevellit, gözlü tacizine maruz kalıyorum. Kaba etleri birbirlerinden ayrıldıkça gözüme kestiriyorum etlerini ama…

Ayarım kaçıyor, çok ayarsızım.

Bir duş sonrası içecek bir şeyler alıp oturuyorum Neyya gotiğini yazmak için. Dıt diye bir mesaj, Neyya yaz(ı) yarı firarisi Zeyno’dan…

Beni bir köşede kıstırmayacaksan “bitti mi” diye sorabilir miyim” diyor.

Ayarım kaçıyor; işte o zaman toplu işlemeye karar veriyorum cinayetimi, sinsice. Tufaya o dakika düşürüyorum. Dökülüyorlar tek tek, edebi ebedi cinayet silahım sözcük şırıngamı çekiyorum, basıyorum kaba etlerine tek tek. 

Ayarsızım…

Bodrum’un turkuaz mavisinde kulaç atan Zeliha, Çivril Akdağ yamacındaki Işıklı Gölü’nde Nilüfer çiçekleriyle bezeli Kamış adalarında fotoğraf çekip gruba gönderen, Orta Ege’nin verimli coğrafyasında, evinin bahçesinden, dalından koparttığı meyve sebzeleriyle; sabahın sulak, serin, ışıl ışıl parlaklığında kahvaltıya oturan Nükhet, “Ben de şimdi bahçeden biberlerimi topladım” deyip, insanın örtmeye kıyamayacağı örtünün üzerinde sergileyen, niyeyse adını göremediğim arkadaşım. Ya Alev, Alev’e ne demeli, çaktırmadan O’Connor’un karasını uzakta olmadığı halde uzakta tutmayı başarabilen Alev de neredeyse bir kasa envaı sebzeyi içindeki kabak gibi bize gösteriyor. Ayarımız hepten kaçmasın diye de “Sizin için de ektim” deyip sıyrılmaya çalışıyor. Te Allam, ya, “çilekler benden” diyen de kim yav?  Asil adıyla müsemma olan asil kişi, komşunun ağacından topladığı erikleri konserve yapmak için tencerede ocağa oturtmuş, bahçesinde ekili, maydanoz, dereotu, domatesleri gözümüze sokuyor. Çaya kurabiye batırmaya ne gerek, Özlem bütün bunları görünce, çocukluğuna, Sinop’a gidiyor. “Bahçeden salatalıkları koparıp yıkamadan yerdik” diyor. Işın, “Hepsi harika”, Sevgi (T), tüm bu paylaşımlara
“Neyya Mutfak” diyor. Hakan ise, şeftalinin dalında bu denli çekici olduğunu görmediğim bir ağaç fotosuyla kokusunu içime çektiriyor. Tam burada her daim ayarlılığıyla bildiğimiz Aysoş’un ayarı azıcık bozulur gibi oluyor. Henüz İstanbul’da olmanın çaresizliğiyle, “Valla, ben de köyüme gidip böyle şeyler paylaşmak isterdim” diyor.

Serap, öykülerdeki Ayarsız’ı değil ama sözcüğü sevdiğini söylüyor. Ülkü, “Ben tatil boyunca evdeyim” diyor. Ah Ülkü, ah. Bailey’in annesi, John Wesley ve June Star’ın babaannesi de ölmeyeceğini düşünüyordu. Kolay değil öyle iyi insan olmak.  

Ama bir video var ki, ah o video yok mu, o video. Beni topluya götüren o video oldu. Ayarım öyle kaçtı ki, bulsam kendisini kabasına incesine bakmaz dayardım şırıngamı. Hamit, evet. Hamit o. İstanbul gotiğinde benim ayarımın kaçmasına neden olan ne varsa video ve fotoğrafların içinde mevcut. Datça’dan, evet Datça’dan bisikletli koy gezileri, en güzelinden videolar, en güzelinden çiçek, böcek, bulut, deniz, çekinmeyip gönderdiği fotoğraflarla ayarsızlığım pik yapıyor. “Bittin sen diyorum Hamit, bittin”.

Gülüyor. Gül sen, gül…

Işın; ebedi ededi müptela Işın. İstanbul’daki köyünden yolladığı denizli, kitaplı fotoları içimi burkuyor. Okuyor, Patti Smith okuyor. İyi insan sen misin acaba Işın?

Yasemin işyerinden sevgi yolluyor gruba. “Boş” diyor İstanbul.

Kıyıkışlacık’tan Oya yazlıktaymış. Masmavi bir deniz eşliğinde söylüyor, çekinmiyor, korkmuyor. Muhsin, Bilecik’teki köyünde harmanda. Bir harman yeri bu kadar mı güzel olur?  Fotoğraftaki ışık gözümü kamaştırıyor. Van Gogh düşüyor aklıma.  

Ayarım kaçıyor. Şu halime bak…  Güney gotiği, İstanbul gotiği derken, O’Connnor’ın ayarsız karakterine dönüştüm.

Bir aileden beş kişi değil de üç kişi öldürseydi ayarsız olmayacak mıydı?

Önce Hamit’le başlayacağım derken…

O da ne? Helikopter sesi mi, ya bağırışlar, uğultular?

Gitgide daha da ayarsızlaşıyorum, Enkidu ve Gılgamış’ı alt etmek için Gökboğasını gönderen İnanna olmak istiyorum. Humbaba’nın korumaya çalıştığı sedir ormanından bin beter köyüm şimdi. Enki ile Gılgamış’ın köye girmeleri sanki an meselesi. Gök grisi, şimşek tonunda, ışık hızında, 7 katlı apartman, 77 millet. Havada helikopterler, “İstanbul sözleşmesi bizimdir, vazgeçmeyiz” diyen kadınlar yerde. Hemen arkalarında çelik miğferleriyle polisler, kale kapılarını sağlamlaştırmak için sedir sökmeye gelmiş gibiler. Büyük tufanda sağ kalmayı başarmış bilge Utnapiştim’e öykünüyorum. İsa’nın yoluna gitmek için bir nehir bulmak bile aklımdan geçiyor. Kendi kalelerini inşa etmek için ormandan sedir aşıran her çelik miğferli tanrı ve tanrıcığı derenin hırçın yatağına yollamak istiyorum.

Ayar yok artık, kaçtı. 

Şırıngama sözcüklerimi cümlelerimi doldurdum da doldurdum. Çekinmeyip batırdım, Neyya’nın yaz(ı) firarilerine. İş birliği önerenler oldu. Beni yaşat ki, bir gömenin olsun diyenler mi dersin, nereye gömeceksin onca insanı, mezar yeri bulurum sana diyenler mi dersin, öykü de bir kişi mutlaka yaşamalı deyip edebi olmaya çalışan mı dersin…

Yemedim. Bunları O’Connor’un ve Neyya’nın gotiğini bana, Işın’a, Sevgi’ye, Aysel’e, Işık’a bırakıp çekip gitmeden önce, üstelik hiçbir beis görmeyip envai videolar, fotoğraflar göndermeden önce düşünecektiniz. İyi insan olmak zor tabii.

Ne mezar yeri bulucusuna, ne gömücüsüne ihtiyacım vardı. Hepinizi olduğunuz yere şırıngamla çivileyeceğim. Mitolojik kazılarda aranacak kemikleriniz. Tarih olacaksınız.

Ben de ayarsızım, kendime Ayarsız diye isim taktım. O Connor’un Ayarsız’ı gibi. Ne diyor O’Connor’un Ayarsız’ı:

“… kendime Ayarsız diye isim taktım. Çünkü bir kefeye işlediğim bütün kabahatleri, öbürüne de ceza niyetine bana çektirdikleri onca çileyi koyduğumda ayarları birbirini tutmuyor…”

Ha bu arada ebedi edebiciler; bir kişi yaşıyor, Neyya’nın tek masumu o. Masumiyet suçsuzluksa elbet.

“…şu hayatta gerçekten zevkli olan tek bir şey yok.”

Fatoş Öcal Kara