Geçen hafta ziyaret ettiğimiz Aynalıkavak Kasrı için yazılmış Beste Odası’ndaki şiirin sonunda Şeyh Galip’in bir duası vardı:

 Hemîşe böyle kasr-ı bî-müdânîde safâlarla

Ede Allah ömr ü devletin reşk-âver-i ecdâd

(Allah devletinin ömrünü ecdadını kıskandıracak hale getirsin.

Ve yeni yapılan bu kasır cihan padişahına mübarek olsun.)

Daha bahçesine ayak basar basmaz etkisi altına girdiğim kasır için yapılan bu dua ile heyecan, merak ve hayranlıkla gezmeye başladım. Ta ki o odanın eşiğine gelene dek.

İşte orada, sedirin başköşesinde, başı dimdik, “Bana bu kasır yakışır,” edasıyla oturuyordu. Önündeki sedef kakmalı sehpada her zaman “Soğukluk yok mu?” diye istediği meyve çeşitleriyle dolu altın yaldızlı bir kap duruyordu. Bembeyaz teni ile hâlâ yıllara meydan okumaktaydı. Rengini bahçedeki lalelerden birinden almış ipek elbisesinin etekleri, sedef kakmalı kolları ve tabanı olan sedirden aşağılara çağlarcasına akarak yerdeki halının desenleri arasında karışıp kaybolacak gibiydi.  Elbisesine uyumlu örtüsü saçlarından kaydı kayacaktı. Bedeninin üst kısmı ile yüzünün ifadesi durgun bir gölü andırıyordu. Tavandaki alçı oymalara yerleşmiş renkli camlardan birinin, o durgun göle biraz sonra düşüp dalga dalga yayılacak kıpırtısı vardı alttan alta. Olamaz, hayal görüyorum kesin diye arkamı dönüp müzeden bir an önce çıkmayı düşündüm. Ama grubumuzdan kopamadım. Neye baktığımın, ne gördüğümün farkında değildim. Yıllar önce anlatılanlar, zihnimdeki dehlizlerin kapaklarını açıp tek tek ortaya çıkmaya başladı.

Cumhuriyet ilan edilince saray çevresinde bir telaş başlamış. “Artık bu memleket bize haram,” diyerek yükte hafif, pahada ağır ne varsa toparlayıp Suriye’ye gitmek üzere yola çıkmışlar. Ayşe’nin “Bir yere kıpırdamam,” demesini paşa kocası bile umursamamış, çekip gitmişler.

Arkalarından ne yapacağını bilemeyen Ayşe, kafasını toplamak üzere bir süre doğduğu köyde kalmak istemiş. Kocasının yıllardır görüşmesini yasakladığı annesine babasına kavuşacağı için sevinçliyken, bir yandan yüreğini sıkışıyormuş. Aklına gelen başına gelmiş. Kurtuluş Savaşı’nda düşman tarafından basılmış otuz beş hanelik köyde kalabilen birkaç yaşlı kaderine terk edilmiş halde yaşıyormuş. Ayşe kendini tanıtana kadar onu tanımamışlar. Olanları, yapılan zulümleri gözyaşları içinde anlatırlarken, yıkık dökük bir evden on bir yaşında çelimsiz bir kız çocuğu çıkmış. Yaşlı adam, “Mutfağın tabanındaki su küpüne sakladık torunumu. Ana karnındaki bebeyi bile katlettiler. Oğlumla gelinimi gözlerimin önünde işkenceyle öldürdüler,” demiş. Ayşe’nin içi Emine’yi görünce kıpır kıpır olmuş. Saray çevresinden bir paşaya gelin gitti, diye kurumlanırken, usul âdet bilmediğinden köylü diye aşağılandığını, çocuğu olmayınca kısır diye alay edildiğini, evlatlık alalım dediğinde başkasının çocuğuna bakmam diyen kocasının terslemelerini, o yetmezmiş gibi Devlet-i Âliyye’nin işleri bitmez, bu gece de içtima var bahanesinin ardında başka bir kadın olduğunu öğrenmesi ile yıkıldığı yapayalnız günlerinde gözyaşlarıyla ıslattığı yastıkları Emine ile unutacağını düşünerek onu evlatlık almak istemiş. Dedesi, “Benim bir ayağım çukurda, iyi ki geldin, verdim gitti,” diye sevinmiş.

Gelen görücüleri beğenmeyen, ona deliler gibi âşık Katırcıgiller’den Ahmet’i gözü görmeyen, ben bu güzelliğimle saraylara layığım diye tüm gününü ayna karşısında geçiren kızına, “Güzelliğin dillere destan olsa da yetmez, evlenince ele güne rezil olma, laf ettirme arkamızdan,” diyen annesinin öğrettiği dikiş dikmenin, hayata karşı elindeki tek koz olduğunu düşünerek ilk işi, İstanbul’da bir dükkân aramak olmuş.

Arkadaşlarımla beraberdim güya. Sesli rehber cihazından gelenler bir kulağımdan girip öbüründen çıkıyordu. Gözüm çaprazdaki odadaydı. Birisine söylemeliyim bu durumu deyip Selin’e yaklaştım. “Saraylı büyük babaannem,” dedim, “Orada oturuyor,” “Nerede?” dedi duvarlara şaşkın şaşkın bakınarak. Belli ki, Levni’nin eseri, Sultan III. Ahmed’in oğullarının sünnet düğünü minyatürü gibi bir eser arıyordu. Çekiştirdim, “Orada bak,” diye. Arkadaşımın, “Allah aşkına ne diyorsun anlamıyorum, kendine gel, benim de aklım Arz Odası’nın,  Divanhane’nin pencere üstlerine işlenen o beyitlerde kaldı ama her odada böyle takılıp kalırsak olmaz. Nasıl çıkacağız buradan, bak adam başımızda bekliyor, hadi gruptan ayrılmayalım,” deyince “Ben de gördüklerimden, o beyitlerden etkilendim ama bu öyle bir şey değil,” diye suratımı asıp diğer odaya girenlerin arasına karıştım.

Ayşe, istediği gibi bir yer olmasa da kirası uygun diye dükkânı tutmuş. Hemen üzerinde iki kanadı açık bir makas çizimi olan “Terzi Ayşe,” yazılı tabela asmış. Alçak kapıya bir de tabelanın büyüklüğü engel yaratınca girenler eğilmek zorunda kalıyor, sonra içeriden gelen keskin rutubet kokusuyla doğruluyormuş. Top top kumaşlar, makaslar, dikiş makinesi, rengârenk iplik bobinleri arasından gözleri, ister istemez duvarlardaki göğüslerini kaplayan madalyaların ihtişamını geniş çerçeve oymalarının labirentlerine taşıyan saraylılara kayıyor, onların bulundukları mekâna her an adım atacak gibi durmalarında takılı kalıyormuş. Koyu kahverengi mobilyaları bezemiş sedeflerin beyazlıkları, sanki gökyüzündeki tüm yıldızlar toplantı yapıyor kanısı uyandırırcasına göz alıyormuş. Çevrede hiç rastlanmayacak gösterişli ipek elbiseli dükkân sahibi de dükkân kadar ilgilerini çekiyormuş. O köhne mahallede, o çukur dükkânda ne arıyor böyle bir kadın demekten kendilerini alamıyorlarmış. Gelen gidene anlattıklarıyla tabelaya yazdırmak isteyip de vazgeçtiği “Saraylı” unvanı dillerde dolaşmaya başlamış.

Önceleri bir yıl kadar dükkânda yatıp kalkmaya mecbur kalmışlar. Kumaşlara, dikilenlere zarar verir diye rutubeti coşturup halaya kaldıracak buhardan uzak durmuşlar. Kahveyi çayı bile çekinerek yapmış, kuru yiyeceklerle geçirmişler günlerini. Yıllarca elini sıcak sudan soğuk suya sokmayan, saraydan konaklarına her gün gönderilen bilmem kaç kap yemeklerden yiyen, bir giydiği feraceyi bir daha giymeyen Ayşe, başına gelenlerle zorlansa da pes etmemiş, zaten başka çaresi de yokmuş. Dikişteki ustalığı dalga dalga yayılmaya başlayınca İstanbul sosyetesi yavaş yavaş köhne mahalleye gelmiş, işleri açılmış. Ama bir sorun varmış.

Müze görevlisinin, “Bu kattan ayrılmamız gerekiyor, Sormak istediğiniz var mı?” demesine okyanus derinliklerinde vurgun yemiş kafamla “Evet, sorun var, sosyete kadınları sanki giysi diktirmeye değil de bir saraylının ne hale düştüğünü görmek, onu aşağılamak için gelmişler. Kapris üstüne kapris yapmışlar,” diye yanıt verdim. Rehber dahil, etrafımdaki tüm başlar bana döndü. Soru dolu bakışlarla kendime geldim. “Pardon,” dedim başımı öne eğip. Arkadaşım telaşla yanıma gelip “Ne oluyor sana, tansiyonun düştü mü, çıktı mı, neyin var?” diye koluma girmeye çalıştı. “Ayşe kısa yapsa uzun demişler, uzun yapsa kısa demişler, dar demişler, geniş demişler, nasıl saraylısın anlayamadık demişler, ama o hiç aldırmamış. Kestikçe kesmiş, biçtikçe biçmiş, teyelledikçe teyellemiş, makinesinin tıkırtısını arttırdıkça arttırmış, sonunda bir ev tutabilmiş,” Sözlerim bittiğinde derin bir nefes alma ihtiyacı hissettim. Arkadaşım başını iki yana sallayıp “Anladım, anladım sen yeni bir öykü peşindesin,” diye güldü.

Ayşe, Emine’nin kendisi gibi ezilmesini istemiyor, ona her şeyi öğretmek istiyormuş. Sırası geliyor göstermelik sofralar kuruyormuş.

-Olmuyor, olmuyor, sofra âdâbı önemli. Bıçağı sağ eline al, çatal sol elde olacak.

-Peki, bir daha dikkat ederim validem.

Sırası geliyor nasıl güzel yürünür derslerinde kendinden geçiyor, kalkıp “işte böyle,” diyerek salınıyormuş.

-Sanki bir iple yukarıdan seni çekiyorlar, ya da başının üstünde bir kitap taşıyorsun gibi hissedeceksin.

Müşterilerin nasıl karşılanacağını uygulamalı gösteriyor, onun “Safalar getirdiniz efendim,” diyerek eğilmesine kıkırdayan Emine’ye parmağını salladığı da oluyormuş.

Ayşe, tüm bunlarla uğraşırken Emine’nin buluğ çağına girdiğini, değişmeye başladığını fark etmemiş. Emine, gelen sosyete kadınlarına özeniyor, onların diktirdiklerinden giymek istiyormuş. Oysa Ayşe’nin ona diktikleri, etekleri yerlere kadar uzun,  boğazına kadar kapalı, uzun kollu giysilermiş hep. Aralarındaki sürtüşmenin artması ile bir gün “Besleme olduğunu unuttun, seni köyden getirmeseydim…” sözleriyle ipler tamamen kopmuş, Ayşe ağzından çıkana pişman olmuş ama Emine’nin içine kapanmasına ne yapsa engel olamamış. Bir zaman sonra Emine birden ortadan kaybolmuş. Kimi, sosyeteden annesini dükkâna getiren bir gence kaçtı demiş, kimi, sosyeteye besleme olmuş demiş. Ne olduğunu kimse bilememiş ama sosyetenin parmağı olduğu belliymiş. Yine yapayalnız kalan Ayşe, kendini dikişe daha çok vermiş. Şapka alanına da yönelip büyük atölyeler açmış. Yardımcılarını kimi kimsesi olmayanlardan seçip yetiştiriyormuş.  

En son musiki müzesi diye adlandırılan bölüme indik. Birçok müzik aletleri sergilenen bu alanda besteci Fatma Gevheri hakkında bilgi alırken, Fatma denince çağrışım yapan isim, Ayşe’nin tekrar aklıma gelmesiyle yine bir tuhaf olmaya başladım. “Hadi çıkıyoruz, gidip bir çay içelim,” diyen arkadaşıma hayal gördüğümü kendime kanıtlamadan kasrı terk etmek istemediğimden, “Tamam, siz gidin hemen geliyorum,” deyip merdivenleri üçer beşer çıkarak soluk soluğa odanın kapısına kendimi attım. Evet, orada işte bıraktığım gibi duruyordu. Bir farkla. Bakışlarındaki değişikliği fark ettim. Sanki birden ayağa kalkacak, şimdi nerede olduğu bilinmeyen, Divanhane duvarındaki Enderuni Fazıl’a ait şiirin “Ne kavak yeli eser bâd-saba başında / Kasrın âyineleri olmada cevlângehi” dizelerinde geçen, Venedik dükünün hediyesi aynalardan birini kendini baştan aşağı süzmek için arayacaktı. Bulamayınca hayal kırıklığı ile tuvalete yönelecek ve ben onun çıkmasını elimdeki, yanından ayırmadığı altın sırma işlemeli saray havlusunu tutarak bekleyecektim. Kulaklarımda bir ses yankılandı.

-Gelin hanım, kerimenize bir saraylıya havlunun nasıl takdim edileceğini hâlâ öğretememişsiniz!

Ceyda Sevgi Ünal