Yıllardır bu dolapta yanımdaki kahve değirmeni ile derdimize yanarak öylece bekliyoruz. Dertleşmesek, anılarımızı birbirimize aktarmasak, evin oturma odası gibi kullanılan mutfakta konuşulanlara kulak kabartmasak nasıl geçerdi yıllar bilmem.

Oysa ben hep el altında, hep yastık üstlerinde gezerdim. Ne olduysa Sıdıka nine ölünce oldu. Yüzüme bakılmadı. Ece’nin “Bu saçma şeyi atalım” hamlesiyle, kaynanasından kurtulmasını kutlayan annesi beni hışımla eline almıştı ki babası, “Anamdan hatıradır, onunla ne çok yün eğirdi, sakın ha!” demeseydi şimdi kim bilir parçam bile yoktu. Onun için yakınsam da yine mutlu sayılırım. Ah o kınalı parmaklarını ne çok özlüyorum Sıdıka nine. Ona anneannesinden emanet olduğumu kimse bilmez. Benimle eğrilen yünlerle Mehmetçiğe çorap örüldüğünü de. Böyle ne yazık ki insanoğlu.

İstenmediğime biraz hak vermiyor değilim. Nine, o masalı beni de içine katarak öyle anlattı ki kızcağız başına aynı şeyler gelir diye korktu demek ki. Biraz serpilip kaşı gözü yerine oturduğunda, ninesine hep o masalı anımsatır, “ama bana, elime iğne batmadan, yüz yıl uyumadan bir prens gelsin,” diye tekrarlayıp dururdu. Oysa ne babası kraldı, ne annesi kraliçe, ne de kendisi prenses. İncirli’de iki oda, bir salon, mutfağı hayli büyük bir evde oturan ailenin tek kızıydı alt tarafı. İlginçtir masaldaki gibi uzun yıllar sonra kocakarı ilaçlarını uygulaya uygulaya oldu bu Ece. Yoksa Elmas kaynanasının “Kısır çıktın işte, kucağımıza bir bebe veremedin” sözlerini çeker durur, belki de kapı önüne konurdu. Müjdeli haberle aile bayram yapmıştı o yıl. Oturduğumuz daire yeni, altmış yıllık ev müteahhide verilince yapıldı. O taşınma hengâmelerinde başıma bir şey gelmediğine çok seviniyorum. Hoş, Elmas kocasının korkusundan beni ne yapacağının telaşıyla mutfağın bu ücra köşesindeki dolaba kaldırmasaydı, Ece denen kız değil evdeki çöpe atmak, götürür çöp konteynerine atardı eminim.

Bazen düşünüyorum da kendini prenses gibi hisseden, elini sıcak sudan soğuk suya sokmayan bu kızın isminin Ece olması tesadüf mü?  Geçenlerde şarkılarla gelip yemek pişiren annesini şapur şupur öptü.

– Ay dur kızım, soğan yanacak. Ne oldu, bu ne sevgi gösterisi böyle?

-N’olacak anneciğim, içimden geldi.

-Hadi hadi bilirim ben seni.

Yanılmıyordu annesi. Bir gün sonra baklayı ağzından çıkardı. İstemeye geleceklermiş. Kimmiş, kimin nesiymiş? Ailede bir telaş. Herkes mutfağın ortasındaki büyük masanın etrafında toplandı. Üç hala, art arda ağızlarına attıkları lokmalar arasında sorularıyla birbirlerinin sözlerini kesip durdu. Aptal olduk konuşmaları dinlerken.

-Kızım, aşkın gözü kördür bak iyi düş…

-Evet, iyi düşün, bak bizim halimize. Bizim de midemizde kelebe…

-O paraya geçinemezsi…

-Biraz da çelimsiz bu Serkan, erkek dediğ…

-Ayol seninki de ne çelimli ama

Kendisine söz düşmeyen Elmas, görümcelerine katılsa da çay kahve kek servisi arasında elinden geldikçe ortalığı yumuşatmaya çalıştı. Birbirlerini çekemeyen kız kardeşler gelinlerini de çekemez, her yaptığına kusur bulurlardı. Onların, sofradakilere hiç güzel olmamış bakışlarını bilirdi Elmas. Ya çay açıktı, ya bergamotu fazlaydı, olmadı kahvenin telvesi çoktu. Hem böreğin kıyması bu kadar az konulmazdı canım. Yine de şükrediyordu Elmas. Ya en büyük görümcesi şimdi onlarla görüşüyor olsaydı, bu kadınlar onun yanında solda sıfırdı. Fırtınaydı mübarek. Esip gürleyerek geldiği yeri olduğu gibi yürekleri de darmadağın eder, çekip giderdi. Kocası üzülse de kurtulmuştu ondan.

Toplantının son anında sevdiği adamın soyunun Osmanlı’ya dayandığını söyleyerek halalarını ikna eden Ece rahat bir nefes aldı. Tanışma için gelecek hafta cumartesi akşamı uygundu. Bu arada Ece’nin babasına danışmayı düşünen olmadı. Erkek milleti anlamazdı. Ne kadar çok yapacak iş vardı. Ne giymeli, ne ikram etmeli, salonun eskimiş görünen perdelerini mi değiştirmeliydi?

Halalardan biri, perdelerinin değişimini üstüne aldı. Diğeri “Şu avize de parlaklığını kaybetti,” deyip zevkine göre seçtiğini elektrikçiye taktırdı. Öteki hala durur mu “Şanımız yürüsün o ne öyle hap kadar kilimler, başlarım senin modandan,” diyerek koltuklara uygun bir kelle halıyı Elmas’ın astımını hiçe sayıp salonun orta yerine seriverdi. Mutfağı hiç bu kadar telaşlı görmemiştim. Kokular buram buram geliyordu. Aman efendim, kekler, börekler, sarmalar derken bir işe yaramayan Ece, “Yemeğe alsak daha iyi olur sanki,” demesin mi. Hemen halalara danışıldı. Evet uygundu. Elmas koşturarak on iki kişilik ağır motifli bir yemek takımının taksiti altına girdi. Kaftan şeklindeki üçlü biblolardan da almayı unutmadı.

Halaların birbirinden büyük kalçaları, menü tespit edilene dek mutfak sandalyelerinde iz bıraktı. İlk başta Osmanlının Süleymaniye Çorbası ile başlanmalıydı. Sonra diğer Osmanlı yemekleri. Örneğin Ece’nin Da-rüz-zi-ya-fe Köftesi diye heceleyerek okuduğu köfte ve yanına muhteşem bir iç pilav. Ayrıca zeytinyağlılar olmalıydı. En son, iki çeşit şerbet ve tatlılardan rengârenk görünüşüyle Helatiye seçildi. Mercimeğin en kırmızısı alındı çorba için. Ispanak, kabak, havuç en tazesinden seçildi. “Pilav bende, biliyorsunuz tane tane döktürürüm,” diye kasıldı iki numaralı hala. Tatlıyı benden güzel kimse yapamaz övünmesiyle göbeğini hoplattı üç numara hala. Köfte benden sorulur diyen diğer hala, dükkândan çıkana kadar başının etini yediği kasabın kıymalarını yoğurmaya sımsıkı bağladığı yemenisine bir düğüm daha atarak başladı. Elmas, görümcelerinden altta kalmamak için “Şerbetler de benden olsun,” deyince kadınların üçü birden “Hıh!” diyerek başlarını çevirdi. Sofra kurulmuş, tabaklar, bardaklar biz yeni alındık ışıltısındaydı. Yeşil peçetelere takılan internetten sipariş edilmiş Osmanlı tuğralı halkalar, ihtişam bizde diye bağırıyordu.

Ece rujunu son kez kontrol ederken kapı çalındı. Ordu mu gelmişti yoksa? Salondan ulaşan sesleri kulaklarımızı tırmalayıp durdu. Mutfaktaki yoğun trafik hiç bitmedi. Kaynana pek sevimli gelmemişti, olsun ayrı oturacaklardı zaten. Kayınpeder ne kadar halim selimdi. Elti çok bilmişe benzese de Ece onunla başa çıkardı. Yemekler için elinize sağlık demekten başka niye bir şey söylememişti kimse doğrusu merak ediyorlardı. O kadar seçmiş, emek vermişlerdi. Yine de aralarındaki muhabbet güzel gitmiş, halaların “Amin amin,” sözleri arasında gençler için karşılıklı iyi dileklerde bulunmuşlardı.

Sıra kahveye geldi. Türk kahvesi makinesinde kahveler pişirilip Ece’nin eline verildi. Ne olduysa ondan sonra oldu. Suratlar düştü. Mutfağın içi bıdır bıdır kaynadı. Kaynana, makine kahvesi içmezmiş, cezvede hazır kahveden yapılanı da içmezmiş. O anda çekilmiş olacakmış kahvesinin çekirdekleri. Ece ağlamaya başladı. Elmas, “Üzülme kızım, istemeye geldiklerinde öyle yaparız, bir yerlerde vardı ninenden kalma kahve değirmeni,” deyince sustu. Arkadaşım kulak kabarttı yıllar sonra adının geçtiğini duyunca.

Keşke olaylar bu kadarla kalsaydı. Sohbet koyulaşmışken kapı gümbür gümbür çalındı. İrkildik doğrusu. İçeri bir hışımla giren kadın, halaların en büyüğü, en uzun boylusu, en şişmanıydı. Onu gören kardeşleri “Ne o cadı gibi boydan boya simsiyah giyinmiş,” diye fısıldanarak mutfağa kaçtı.

– Cadı zaten cadı n’olucak.

– Bak gör ortalığı nasıl karıştıracak şimdi.

Aniden masalı anımsadım. Üç kardeş peri, güzel dileklerini söylerlerken, cadı kılıklı dördüncüsü çıkıp gelmemiş miydi? Hayırdır inşallah! Aman aman Allah korusun!

Ece’nin babası, kollarını açarak ona doğru “Hoş geldin ablacığım, şeref verdin,” diye yürüse de elinin tersiyle iten kadın, bir yandan bastonunu olur olmaz sallayıp duruyordu. Artık sehpaların üstünde neye denk gelirse.

– Ailede ilk defa kız gelin olacak ve bana haber verilmiyor. Sonra hoş gelmişim de şeref vermişim. Geç, geç!

– Kusura bakma abla, fırsat olmadı.

– Sus ağzına yapıştırmayayım şimdi herkesin önünde. Bezlerini bana yıkattı anam. Bokların hâlâ tırnaklarımın arasında. Haram, zehir zıkkım olsun emeklerim. Ailenin en büyüğü bir ben kaldım. Babamın yerini tutarım. Herkes beni sayacak, dediğimi yapacak. Nerede o Ece olacak kız, gelsin bakayım yanıma. Elmas ve diğer kızlar sizinle sonra hesaplaşacağım.

– Geldim halacığım, hoş geldiniz.

-Keçi kız, sen niye bunlara uyuyorsun? Benim bir halam daha var. Büyük halam hem de deyip beni çağırmıyorsun?

– Hala valla ben…

– Sus, almayayım ayağımın altına.

– Ama halacığım benim suçum yok inan ki.

– Sus dedim sana! Ne o palyaço gibi olmuş suratın. Edep kalmamış. Şu eteğinin boyuna bak, utan utan! Uzun zamandır elim üzerinizde değil, ondan bu duruma geldiniz tabii. Böyle devam edecekseniz bu evlilik olmasın. Adamı da rezil edersin sen. Efendi bir çocuğa benziyor.

Ah işte etti bedduasını, kız bu saatten sonra eteğinin boyunu, dudağının, gözünün boyasını değiştirecek değil ya diye arkadaşımla üzüldük.

Karşı ailenin tüm bireylerinin gözleri fal taşı gibi açılmış ellerini, kollarını koyacak yer bulamayıp birbirlerine soru yüklü bakışlar fırlatıyorlardı. Biraz sonra sakinleşen halanın kırıp döktüklerini korkarak toplayan Elmas, mutfaktakilere durumu aktarsa da onları salona gitmeye bir türlü ikna edemedi. Gece bittiğinde tüm sinir katsayıları evin duvarlarında bir süre asılı kalmaya niyetliydi.

Ece, ertesi gün sevdiği adamı çekinerek aradı. Ne olmuştu, ne düşünmüştü ailesi. “Annem seni beğenmiş ama ‘O hala inşallah bir köşede oturur’ diyor. Haftaya istemeye geleceğiz,” yanıtını alınca uçarak eve koşup olanları önce annesinin kulağına sonra mutfağın duvarlarına yaydı. Annesi, kızını mutluluğuna bir zarar gelmediği için sevindi. Yine hazırlıklar başlayacaktı. Bu kez yemeğin adını anmak istemeyeceklerine emindik. Yalnız kahve sorunu vardı. Annesinin, “o kahve değirmenini nereye koydum acaba?” sorusuna ”Elektriklisi var artık, alırız bir tane, sonra çeyizime koyarım” yanıtı veren Ece, onun “Kızım senin kaynanan olacak ister mi elektrikli öğütücüde çekilmişi?” demesiyle susmak zorunda kaldı. Arkadaşım kıkırdadı, biz sevdik bu kaynanayı. Elbet bizim dolap açılacak, sadece kapağının silinme seslerini duymaktan kurtulup gün ışığını görecektik nihayet. Tahmin ettiğim gibi Elmas bizi buldu. Yüzünden beni çoktan unuttuğu, hatta orada bulduğuna hayret ettiği belliydi. Kahve değirmenini benden ayırdı. Bir zaman sonra bir de baktım ki arkadaşım pırıl pırıl yanımda. “Haftaya gerekiyormuşum sadece,” dedi üzgün üzgün. Sarıldım, “Benim öyle bir şansım da olmayacak hayatta,” diyerek.

Damada özel kahve sunumu takımı alındı. Holdeki halı değişti. Gelecek çiçek için uzun ve geniş boyunlu kristal bir vazo halalardan birinin evinden ayarlandı. Güya yemekli olmuyordu toplantı ama telaş geçen haftaya on basardı. Zeytinyağlı dolmalar, kekler, börekler, tatlılar, kısır. Tabii kahve çekirdekleri de en korunaklı şekilde mutfakta yerini aldı.

Elinde çelenk gibi kırmızı gül demeti ve minik bir sandık dolusu çikolata ile kapıdan giren damat adayının heyecanını biz bile hissettik. Arkadaşım daha telaşlıydı. Kolay değil tabii yıllar sonra bir işe yaramak, hele böyle bir günde. Ya rezil olursam, iyi öğütemezsem kahve çekirdeklerini diye gecenin yükünü omuzlarında hissederek tir tir titriyordu. Onu sakinleştirmek için yanına sokuldum iyice, sarıldım.

Büyük hala, nedense pek bir sakindi. Sadece arada Ece’nin bacaklarına kızgın kızgın bakıp işaret parmağını sallıyordu. Nasılsınızlar, havalar da soğudu gibi muhabbetler bitip kız doğdu galiba sessizlikleri çoğalmaya başlayınca halalar Elmas’a kaş göz edip mutfağa yollandılar. Kahve çekirdekleri anında çekilip iki taşımda fincanlarda yerini almalıydı. Kaynana orta şekerli, elti şekerli, kayınpederle iki oğlu sade. Damadınkinin tuzlu olacağını herkes biliyordu zaten. Elmas, “Şu değirmeni alıver yukarıdan,” demesiyle kızın sandalyeyi çekip bizim dolabın kapağına asılması bir oldu. Kolay değil tabii bu zamanda koca bulmak.

Sonrasını ne siz sorun ne ben anlatayım. Kapağı açıp yıllarının kâbusu beni görmesiyle irkilmesi bir oldu. Aklının ninesinin anlattığı masala gittiğine eminim. Ben de bir hoş oldum doğrusu. Ne kadar değişmişti. Tam gelinlik kıza benzemişti. Annesinin “Hadi kızım aval aval bakma, al şu değirmeni dün koydum daha” demesiyle kendine gelen Ece, arkadaşıma bir hamle yapsa da kenara çekilmeme fırsat kalmadan sivri ucum o narin parmaklarından birine batıverdi. Neydi bu? Masalın gerçekleşmesi mi? Ece parmağından gelen bir damla kanı görünce gözümüzün önünde kendinden geçerek sandalyeden düştü. Merakla eğildik. Yerde yatıyordu. Salondakiler koşuşturdu. Ece bir türlü ayılmıyor, başına toplananlar dizlerine vurup duruyorlardı. En çok da annesi. Damat adayı kızı yerden alıp yatağına taşıdı. “Aşkım, uyan uyan!” sözleri arasında öpmeye başladı. Bu arada kapak açık kaldığı için çok mutluyduk ne yalan söyleyeyim. Ninenin masalı yıllar sonra işimize yaramıştı. Neredeyse ambulans çağırılacaktı ki Ece gözlerini açtı.

– Neredeyim ben, yüz yıl ne çabuk geçti? Siz de mi yeni uyandınız?

– Ne diyorsun Ece Allah aşkına! Evindesin, sandalyeden düştün, hatırlamıyor musun?

Bir süre tavana, ardından üzerine eğilenlere baktı tek tek. Sonra içlerinden açıkta kalan bacaklarını örtmeye çalışana büyük halasına gözlerini dikti.

– Pis cadı, hepsi senin lanetin yüzünden! Yüz yıl bu, az değil ki. Kim bilir diğer insanlara ne oldu?

O kadar inanmıştı ki bir an ben bile şüphelendim mutfak dolabında yüz yıl mı geçirdik diye. İnsan bir masalı bu kadar takıntı yaparsa olacağı buydu işte.

Ece yerinden kalkmaya kalkıştı ama kalkamadı. Yerinden kalkanlar damadın ailesi oldu.

– Yürü oğlum yürü, sorunlu bunlar. Kız hastalıklı mı ne baksana. Halalar bir garip, yemekler maazallah. Daha bir kahve yapmasını bile bilmiyorlar. Ben böyle gelin istemem. Aslan gibisin, kız mı yok sana?

Ece’nin babası koşturup gidenlerin yolunu kesti.

– Durun bakalım! Yok öyle! O kadar kolay mı? Oğlunuz, gözümüzün önünde kızımı şapur şupur öpüp öpüp durdu. Biz öyle geniş insanlar değiliz. Namusumuzu temizleyeceksiniz.

Başımıza neler geleceğini tahmin ederek yavaşça dolabın kapağını çektik. Olanlardan sonra yüz yıl geçirmeye bile razıyız.

Ceyda Sevgi Ünal