Yazar, şair Necati Cumalı, 1921 yılında bugün Yunanistan’da bulunan Florina’da doğmuş, 10 Ocak 2001’de ise İstanbul’da kanserden hayatını kaybetmiştir.

Edebiyata şiirle başlayan Cumalı, roman, öykü, deneme, senaryo, tiyatro gibi pek çok alanda eserler kaleme almıştır. Garip Akımı şairleri ile 1940 kuşağının diğer şairlerinden farklı olarak yalın anlatımlı, lirik şiirler kaleme almıştır. Şiirlerinde sevgi, sevinç, özlem gibi bireyin güncel kaygılarıyla ilgili temaları ele almasının yanı sıra, çağının toplumsal sorunlarını dile getiren şiirler de yazmıştır.

Roman ve öykülerinde şiirsel dili ve ayrıntıları ustaca kullanmasıyla dikkat çekmiş, çoğunlukla Ege Bölgesi’nin kırsal kesiminde yaşayan insanların sorularını işleyen yapıtlar üretmiştir. Bazı öyküleri sinemaya uyarlanmıştır. Başta Tütün Zamanı (1971’de Zeliş adıyla), Yağmurlar ve Topraklar, Acı Tütün olmak üzere pek çok roman kaleme almıştır. Yazarı ilk olarak Tütün Zamanı (Zeliş) adlı romanından yapacağım alıntıyla anayım:

“İzmir Körfezi’nin görünüşü, haritada, üç yanını saran karalar arasına sokulmuş bir çizmeyi hatırlatır, insan sayısı on bini yeni aşan Urla ilçesi, bu çizmenin topuğu ile tabanı arasında kalan oyuk içine düşer. Beşparmak Dağları’nın İzmir’in gerisine inen kolu, doğusunda, sınırları dışında, Urla’nın çok uzaklarında kalır; batısında da hemen bir bu kadar uzaklardan Karaburun Dağları geçer. Bu iki dağ silsilesi arasında diklemesine uzanan İzmir Körfezi’nin dip kıyıları, ilçenin baştan başa kuzey sınırlarını kuşatır. Urla toprakları körfezin bu kıyısındaki kumsal düzlüklerden başlar, az önce andığımız iki dağ silsilesi arasından güneye doğru, dalgalı bir şekilde yükselip alçalarak, küçük tepeler, boyunlar üzerinden taşar, bir ara bazı yerlerde iki yüz, iki yüz elli metre yükseklikler kazandığı olur, sonra gene yükseldiği gibi yavaş yavaş alçalarak, küçük tepeler, boyunlar üzerinden, ilçenin güney sınırlarına, oradan Ege Denizi’ne iner. İlçe merkezi, kıyıda küçük bir liman bırakarak denizden dört kilometre içeriye çekilmiştir. Kurtuluş Savaşı’ndan bu yana önemini yitiren, önemini yitirdiği ölçüde de zamanla bakımsız kalıp bozulan bu küçük limanın açıklarında, Urla’nın İstanbul’unkilere benzetebileceğimiz takımadaları vardır. Limanın hemen batısında başlayan ağaçlık yeşil bir yarımada, bu adacıkların yanı sıra İzmir Körfezi’nin içlerine doğru uzanır, böylelikle ilçenin batı, kuzeybatı sınırları da bu yarımadanın arka kıyılarında, yeniden denize ulaşmış olur. Kıyıdaki düzlükler boyunca uzanan sebze bahçeleri, otlaklar, içerilere doğru az ilerleyince yerlerini bağlara, bağlara komşu, dinlendirilerek iki yıl tütün, bir yıl tahıl ekilen bereketli tarlalara bırakır. Kıyının kuzey rüzgârlarına kapalı kıvrımlarında karşılaşılan tek tük narenciye bahçelerine karşılık, açıklıklarda zeytinlikler, tarlalar, bağlar arasına son derece sık dağılmış çeşitli meyveli ağaçlar görülür. Ekilebilir yerlerin sona erdiği cebel arazide önce gittikçe sıklaşan zeytinlikler, tepelere doğru, palamutluklar, çamlıklar arasında kaybolur. Kentlerin, iklim koşulları, coğrafya, fizik özellikleriyle insanları arasında yakınlıklar bulunduğu çoklukla kabul edilen bir görüştür. Bu bakımdan dikkat edilirse, Urla’nın coğrafya fizik özelliklerinin öbür Akdeniz şehirlerine yakınlaştığı ya da uzaklaştığı ölçüde, Urlalılarla öbür Akdeniz şehirlerinin insanları arasında da benzerlikler, ayrılıklar bulunabilir. Örneğin Ege Denizi’nin daha güneyinde, İstanköy kıyılarında, dağlar dik yamaçlar halinde denize iner, ekilebilir topraklar azalır. Bu durum, bu kıyıda yaşayanları kendiliğinden denize doğru iter. Ekmeğini denizden kazanan insanla, karadan kazanan insanı, sokakta yürürlerken arkadan görseniz ayırabilirsiniz.

Biri oltaya vuran bir balığı kaçırmamak, yelkenleri birdenbire altüst eden bir rüzgârı önlemek için hazır gibidir. Öbürü kazmayı daha derine indirebilmek için hız alıyormuşçasına yere kuvvetle basa basa yürür. Doğal koşullar, üzerinde yaşayanları, Urla’da, geniş kıyıları, baştan başa ekilmeye elverişli toprakları ile ekmeklerini kazanmak için tutacakları yolu seçmekte, denizle kara arasında özgür bırakmış gibidir. Her yeni yetişen, bu seçimde çokluk babadan kalma bir tarla yahut bir kayığın etkisine uyar. İnsan sayısına göre ekilebilir toprakların yeterliği, üstelik de bu toprakların küçük parçalar halinde dağılmış bulunması, herkesi bir dereceye kadar toprağa bağlar. Hattâ kıyı köylerinde balıkçılıkla rençperliği birleştiren köylülerle karşılaşılır. Dağlar çok uzaklarından geçtikleri için, gözlerinin görebildiği kadar bakışlarının önü açık halk, Urla’da, o dört yanı dağlarla çevrili kentlerde duyulan boğucu kasvet duygusunun yabancısıdır. Dört yanı dağlarla kuşatılmış yerlerde dağlar, bakışlarının karşısına dikildikleri kimselerin önünü keser gibidir. Bu gibi yerler halkının günlük yaşayışlarında verdikleri her kararda, dağların cesaret kırıcı karışması görülür. Dağların ardı bilinmez, dağların ardı korkular, tehlikelerle dolu gelir onlara. Sonunda uysal, atılma gücünden yoksun olur, akıllarından geçeni kolay kolay açığa vurmazlar. Urla gibi, dört yanı açık şehirlerin halkı da aksine, ta çocukluklarından başlayarak denizle göğün uzaklarda bir çizgi halinde göründüğü yerden geçen gemilerin, baharda gelip güz başlarında dönen yaban ördeklerinin, turna sürülerinin, yükseklerde gide gide kaybolan bir bulutun, çağırışını duya duya büyür; kuş gibi, bulut gibi hercai huylu, özgür olur, yüreklerinde en küçük bir baskıya yer vermezler. Kasabanın kimin tarafından, ne zaman kurulduğu kesin olarak bilinmiyor. Halk arasında yaygın bir söylentiye göre ilçe merkezi bir vakitler şimdi bucak olan Kilizman (eski adıyla Klazomen) iken sonradan Urla’ya geçmiştir. Çok eski uygarlıklardan beri bu topraklarda kalabalık bir insan sayısının, yaşamın varlığı bazı mutlu sonuçlar doğurmuştur…”

Cumalı’dan seçtiğim birkaç şiirle yazımı sonlandırayım:

GÜNEŞ DELİSİ

Akan suyu severim ben
Işıldayan karı severim
Bir yeşil yaprak
Bir telli böcek
Yeşeren tohum
Güneşte görsem
Sevinç doldurur içime
Bir günü
Güzel bir günü
Güneşli bir günü
Hiçbir şeye değişmem
Onun için savaşı sevmem
Onun için zulümü sevmem
Onun için yalanı sevmem
Bilirim yaşamaz güneşte
Bilirim yaşamaz yan yana aşkla
Ne haksızlık
Ne korku
Ne açlık

BİR GÜL AÇIYORSA

Bir gül açıyorsa şimdi Türkiye’de
Aşkla ümitle açıyor
Adsız unutulmuş her bahçede
Bir gül tomurcuklanıyorsa
Sabaha karşı gecede
Açmak için tomurcuklanıyor
Aşkla ümitle
Sevinçle yaşamak için tomurcuklanıyor

Kanın aktığı yerde
Göz yaşının aktığı yerde
Karanlığı içinde kahrın
Güller açıyor işte
Güller ışık aydınlık içinde

Güller bütün güller bu sabah
Bir ağızdan türkü söyler gibi açıyor her bahçede
Geceler gündüze dönüyor işte
Karanlık ışığa dönüyor işte
Kahır sevince dönüyor işte
Akan kan dökülen yaş
Güle dönüyor işte

Hasetsiz korkusuz kinsiz
Binlerce güller açıyor işte
Dargın kardeşe dönüyor işte
Artık yaşamak bütün Türkiye’de
Bir ağızdan söylenen bir türküye dönüyor

BUĞDAYDAN ÖĞRENDİM ŞİİRİ

Buğdaydan öğrendim şiiri
Canım kara buğdaydan
Tadı tat binlerce yıldır
İyilik cömertlikle alır
Sofralarda yerini.

Akan sulardan öğrendim
Kimsesiz çeşmelerden kırda
Duru pınarlardan dağların beleninde
Denizden ya da, yazlar kışlar geçer
Tükenmez bize anlattıkları.

Kır çiçeklerinden öğrendim
Ürerler dağ bayır kendiliğinden
Renkleriyle kurumlanmadan
Ayırmadan çobanı beyi
Sunarlar güzelliklerini.

Köy kahvelerinde öğrendim
Yağmur, toprak, kadınlar, severek
Bir ömür sözünü ettikleri
Ne kıtlıklar kırar umutlarını
Ne istekleri biter tükenir.

Çarşıda pazarda öğrendim şiiri
Küfürlerinden balıkçıların şoförlerin
Saysam ustalarım hep böyle gider
Adsız ağaçlar, göğün değişimleri
İçgüdüleri kuşların böceklerin…

Nasıl renk renk açarsa kır çiçekleri
Kayanın dibinden patlarsa kaynak
Sevince sarhoş olunca bizlerden biri
İndirir yumruğunu yırtarsa gömleğini
Şiir yazarım ben de kanımı akıtarak…

KAYNAKLAR:

1) http://www.turkedebiyati.org

Hazirlayan: HAKAN KİZİR