Kırmızı atkısını hiç çıkarmazdı üzerinden İsmail. Yaz aylarının sıcak güneşi bile onu bu tutkusundan vazgeçiremezdi. Atkısıyla bütünleşmiş, ayrılmaz bir ikili olmuşlardı. Onu tanıyanlar “fazladan organı var,” diyerek dalga geçerlerdi ama o buna hiç aldırmazdı. Hatta çok hoşuna giderdi bu tarz fütursuz yakıştırmalar. İsmail hayatın birçok sillesini yemiş ama asla inançlarından vaz geçmemiş insanları andırıyordu. Uzun boyluydu. Sıcak bakışları, dökülmüş saçlarına rağmen insanın için ısıtıyordu. Konuşmayı çok sevmezdi ama her işe atılır, hep en önde olurdu. Yardıma ihtiyacı olanın bir kere seslenmesi yeterdi onun için. Hani derler ya iki elim kanda da olsa diye. İşte öyle biriydi. İki eli kanda da olsa yardımınıza koşar sizi zor durumunuzdan kurtarırdı. Mahallenin sevilen abisiydi. Zaman zaman sokakta oynayan çocukların arasına katılır, ip atlar, topun peşinden koşardı. Sokağın ilk uyananı o olurdu her zaman. Işıklarını yakar sokak canlanana kadar evin içinde yapılması gerekenleri yerine getirir sonra da çayını alıp kapının önüne çıkardı. Okula gitmekte olan çocuklarla neşeyle günaydınlaşır, işlerine gidenlere de kolaylıklar dilerdi.

Evini kimseye açmazdı geçmişin ağır izlerini taşıyan, orta yaşın biraz üstündeki adam. Yaşadıklarını bir sır gibi saklar kimselerin bu konuyla ilgili, yani nelere tanık olduğu ile ilgili sorularını yanıtlamazdı. Aşırı meraklıların sıkıştırmaları karşısında bazen gözleri dolar ama hemen toparlanıp konuyu başka yöne aktarırdı. Çok ısrar edilirse de çaresiz bir şekilde oradan uzaklaşır birkaç gün arkadaşlarıyla görüşmezdi. O arada neler yaptığını, nereye gittiğini ya da evinden hiç çıkıp çıkmadığını kimse bilmezdi.

Bence geçmişte ağır işkenceler görmüş olmalı. Politika nedeniyle diyorum.

Hiç sanmam. Bana kalırsa bir aşk davasıdır. Aşkı onu terk etmiştir.

Ya da aldatmış.

Ya görmüyor musunuz çocuklarla nasıl ilgilendiğini. Belki çocuğunu kaybetmiştir.

Bu çok acı olur.

Mahalleli pencere sohbetlerinde, kahve muhabbetlerinde bu tür varsayımlarda bulunurdu sürekli. Bu iyi insana yardım etmekti amaçları aslında. Kendilerinden biri gibiydi. Ona olan güven kimseye duyulmazdı.

Buraya taşınalı ne kadar oldu?

Sanırım beş altı yıl falan.

Nereden geldiğini de bilmiyoruz hala. Ne ilginç.

Beni böyle kabul edin demek istiyor belki de.

Olabilir elbette. Sonuçta kimseye zararı yok.

Orası öyle. Ama insan yine de merak ediyor.

 İsmail kendisi ile ilgili konuşmalar yapıldığını tahmin ediyordu. Aklı başında biriydi. Hızlı ama doğru bir şekilde karar verme ve onu uygulama becerisi vardı. Arkadaşlarıyla bir aradayken yapılan tartışmalarda az konuşur ama sonuç için etkili tümceler kullanırdı. Politik konularda çok fazla konuşmaz genellikle dinlemekle yetinir, kendini ele verecek hiçbir mimiğe izin vermezdi.  Dedikodu niteliğindeki sohbetler canını sıkar ve kısa süreliğine de olsa oradan uzaklaşırdı. Hava durumuna aldırmadan mahallenin etrafında bir tur atıp tekrar arkadaşlarının yanına dönerdi. Yağmur onun can yoldaşıydı zaten. Herkes gizlenecek yer ararken o hemen sokağa atılır ve saatlerce, sırılsıklam olmaya aldırmadan dolanıp dururdu. Yağmurda yürüyüş rotası farklı olurdu mutlaka. Herkes onun denize doğru yürüdüğünü bilirdi. Uzaktı deniz o mahalleye. Ama o oraya ulaştığında hangi duygularla denizi kucaklayacağını bildiği için asla geri dönmezdi. “Dalgaların coşkusu beni duygulandırıyor. Kıyıya yaptıkları ardı arkası kesilmeyen dokunuşları izlemek, onların yağmur damlalarını kucaklaması büyülenmeme yetiyor. Yağmur damlalarının dalgalar üzerinde yaptığı dans beni eşlik etmeye davet ediyor İnsan arzuladığı sevgiye doğayı izleyerek, ona dokunarak da ulaşabilir. Başka bir şeye gerek yok.” Demişti bir keresinde. Yağmursuz günlerde rotasını genellikle yaşadığı yerin biraz ötesindeki, yani denizin zıt tarafındaki ormana çevirirdi. Oradan yayılan kokular, duyduğu çıtırtılar, yaptığı ufak dokunuşlar onu kendinden geçirirdi. Orman yalnızlığının yoldaşı olurdu sanki. O da deniz gibi kendisine sığınanı dinlerdi yalnızca. Onu elinde bir demet çiçek ve yüzünde rahatlamayla görenler nereden gelmekte olduğunu anlardı.

Kaptan mıydı yoksa.

Nereden çıktı şimdi bu.

Ee bu ne. Yağmuru sevmeler, yok denize çevirmeler dümeni falan.

Belki de denizle ilgili bir geçmiş vardır.

Nasıl yani?

Kaptan olduğunu varsayalım. Gemide çok sevdiği birini kaybetmiştir. Ne bileyim intihar falan.

Ya da hatası yüzünden onlarca insanın canına mal olmuştur.

Hayda! Nereden nereye?

Olamaz mı canım ya.

Olabilir aslında. Bu kadar inzivaya çekilmiş birinde böyle bir geçmiş olabilir.

Hep olumsuzlardayız. Acıların insanları olduk.

Ee sen de olumluyu söyle o zaman.   

Pekala. Belki de seyahatlerinde yaşadığı güzel anıları yitirmek istemiyordur. Baksanıza herkese ne kadar güzel bakıyor.

Böyle mi yitirilmiyor güzel anılar.

Ya nasıl. Hep sevgiyle çevrelenmiş olduğunu düşün. Anlayışla, yumuşaklıkla, ha? Yitirmek ister misin bu güzellikleri?

Bu ortamda?

İşte bak onu diyorum ben de. Sana gülümseyen bir çiçeğin imgesini yitirmeden..

Tamam tamam yine felsefeye başlama.

İyi gidiyordu ya. Alışmışız sıkıntılardan söz etmeye böylesine katlanmakta zorlanıyoruz.

Kendi aralarında yaptıkları tartışmalardan bir sonuç çıkmıyordu elbette. Ama varsayımlarından da bir türlü vazgeçemiyorlardı. İnsan kadar meraklı bir varlık var mıdır acaba.

Günlerdir kimse görmemişti kırmızı atkılı adamı. Mahalleli artı dayanamayıp evinin önünde toplanmıştı.

Tamam tamam. Polis otosu geldi işte.

Kim aramıştı bizi.

Ben memur bey.

Sorun ne. Lütfen bizi sıkıştırmayın. Biraz açılın. Evet sorun nedir.

İsmail. Yani şu evde yaşayan arkadaşımız. Günlerdir ortalarda gözükmüyor da. Merak ettik biz de. Evine girmemizi istemez. O nedenle size haber verdik. İçeride olmalı. Başına bir iş gelmiş olmasından korkuyoruz.

Herkes son tümceyi homurtularıyla onaylamıştı. Kimi kaygılı, kimi üzgün, kiminin de gözü yaşlıydı. Ona bir şey olmasın istiyorlardı. Onunla arkadaşlık kuranların kişilikleri de değişiyordu çünkü. Karşılıklı saygıya dayalı, yitirilmemiş dayanışma anlayışını barındıran bir ilişkiydi.  Polisin kapıyı çalmasıyla tüm dikkatler oraya yöneldi. Çıt çıkmıyordu. Bir daha çalındı kapı. Ama yanıt yoktu.

Çilingir var mı?

Ben varım memur bey. Açalım mı?

Haydi aç bakalım. Başka çare yok.

Çilingir tüm ustalığını sergileyerek zarar vermeden kapıyı açtı. Bakışlar evin içine odaklanmıştı şimdi. Ama içeride hayat olduğuna dair hiçbir belirti yoktu. Memurlar dikkatli bir şekilde içeriye süzüldüler. Kapalı perdelerden kaynaklanan karanlığı ışığı açarak aştılar. Gayet düzenli bir odaydı karşılarındaki. Burada yaşamış olanın izleri vardı tekli koltuk ve kare masadan oluşan odada. Bir de açılınca yatağa dönüşen kanepe bıraktığı sıcaklığı taşıyor gibiydi hala. Duvardaki izden orada bir tablonun olduğu anlaşılıyordu. Nefes alması için gerekli olanların dışında fazlalığa yer vermemişti. Hafif boynunu bükmüş çiçekler masada ki vazodan onlara gülümsemeye çalışıyordu. Vazoya sarılmış kırmızı atkı üzerindeki kağıtta yer almış sözcükler de ayrıca gülümsüyordu. Memurlar notu okumak için daha yakına geldiler.

Kalabalık merakla kapıda dikilmiş olan memura bakıyordu. Elindeki atkıyı görünce bazıları fena olmuş yanındakine tutunmak zorunda kalmıştı.

Ne yazmış memur bey. Lütfen yüksek sesle okur musunuz?

Bana yaşattığınız bunca güzel şeyler için çok teşekkür ederim. Güzel anılar biriktirdim. Şimdi bunları paylaşmam için başka diyarlara gitmeliyim. Sevgiyle kalın.

                                                               HAMİT ERGÜVEN