Yazar: Jenny Erpenbeck, Çeviri: Dilek Zaptçıoğlu, Modern Alman Edebiyatı, Roman, Can Yayınları, 2. Baskı, 2022

İsmine bakarak kitap alıyorsanız, en baştan söyleyeyim gölde bir sır yok. Bu isim çevirmenin, yayın evinin tercihi olmalı. Kitabın orijinal ismi Heimsuchung, sözlükteki karşılığı felakete uğrama, bela. Romanın ana karakterinin gölün üzerine inşa edilen ev olduğunu söyleyebiliriz. Bir ev kurgusu üzerinden bir dönemin tarihi anlatılıyor.

Roman Prolog bölümü ile başlıyor. Burada Almanya’nın doğusunda, Berlin civarında Polonya sınırında bulunan bir gölün on sekiz bin yıllık tarihi anlatılıyor iki sayfa boyunca. Son bölüm Epilog’da ise göle inşa edilen ve birçok farklı yaşantıların geçtiği evin yıkımını anlatıyor teknik ve rakamsal detayları ile.

Roman boyunca her bölümde evde ve evin bulunduğu arazide yaşayan insanların hayatlarına tanık oluyoruz. Onların hikayelerini dinliyoruz. Bunun yanında evde kullanılan eşyalar kimi zaman fiyatları ile detaylı tasvirlerle belirtiliyor, bahçe ve bahçede yapılan işlemler etraflıca anlatılıyor. Yüz altmış dört sayfaya bunca hayat bunca detayla nasıl sığdı inanamıyorum kitabı bitirince. Çok yoğun bir anlatım var tahmin edebileceğiniz gibi ve çok dikkatli okumayı gerektiriyor. Bir bölümde bir cümle ile bahsedilen kişi, mesela evin konuğu, ilerleyen bölümlerde baş karakter olabilir ya da evin torununu sokağa oynamaya çağıran komşu çocuğun hikayesine sayfalar sonra rastlayabilirsiniz.

Her bölümün arasında Bahçıvan kısmı muhakkak var. Evin sahipleri değişse bile bahçıvanı değişmiyor. Ev ve bahçe ile beraber o da hep kalıyor. Bahçedeki her bir ağaç çalı etraflıca anlatılıyor ve roman boyunca ağaçların, bahçenin başına gelenler de ihmal edilmiyor.

Romanın ilk sayfalarında Epilog ve Bahçıvan’dan sonra Muhtarın Dört Kızı bölümü geliyor. Birinci Dünya Savaşı öncesindeki dönem olmalı, gölün civarında yaşayan insanların evlilikle ilgili gelenekleri, batıl inançları anlatılıyor. Burada masalsı bir anlatım var, sanki tekerleme gibi. Muhtarın dört kızının hikayesini dinliyor, hiçbirinin evlenmediğini öğreniyoruz. En küçükleri Klara’ya ait olan göl kenarındaki arazi, bu kızın delirmesi ile satışa çıkıyor ve yazlık ev inşa edilmeye başlanıyor. Sonra kimler gelip kimler geçmiyor ki bu evden. Her biri farklı hayallerle, ideallerle geliyor ve bir gün geri döneceklerini umut ederek evi terk etmek zorunda kalıyorlar. Geri döndüklerinde bulabilmek için yemek takımlarını, götüremeyecekleri değerli eşyalarını gömüyorlar çeşitli yerlere. Tabii ki dönen yok geri. Yıllar yıllar sonra kimler kimler tesadüfen bulacak onları.

Nazi yanlısı mimar, ülkeyi terk etmek zorunda kalan Yahudi aileden yok pahasına alıyor evi. Sonra Rusların işgali sırasında onlar da evi bırakmak zorunda kalıyorlar. Savaş sırasında acı hem de çok acı olaylara tanık oluyoruz ne yazık ki. Yahudi soykırımı ile ilgili söylenmemiş söz, anlatılmamış bir şey kalmamıştır diye düşünebiliriz belki. Ama ne anlattığın değil nasıl anlattığın önemli oluyor edebiyatta hepimizin bildiği gibi ve Jenny Erpenbeck kendine has üsluba sahip bir yazar.

Yazarın şiirsel bir dili var. Her bölüm için ayrı olarak bazı cümleleri tekrar ettiğini görüyoruz. Tekrar cümleleri bize o noktalara dikkat edilmesi gerektiği mesajını veriyor. Mesela Kumaş Fabrikatörü isimli bölüm şöyle başlıyor:

Hermine ve Arthur, annesi ile babası.

Kendisi, Ludwig en büyükleri

Kız kardeşi Elisabeth, Ernst ile evli.

İkisinin kızı, yani yeğeni, Doris.

Sonra kendi karısı Anna.

Ve nihayet çocukları: Elliot ve ismini halasından alan küçük Elisabeth.

Şiir gibi yazılan bu kısım bölüm içinde iki kere daha tekrarlanıyor. Bu anlatılan Yahudi aile. Her birinin son derece trajik hikayesi olan aile fertleri. Niye tekrar edildiği anlaşılıyor.

Yazar Kadın bölümü “e-v-e-d-ö-n-ü-y-o-r-u-m.” ile başlıyor ve birkaç sayfa arayla üç dört defa tekrar ediliyor. Komünist olduğu için Rusya’ya iltica etmiş olan bir kadın yazar savaştan sonra sürgünden dönüyor. Şimdi göl kenarındaki evde anılarını yazıyor ama tüm yaşadıklarını değil. Neyi yazmayacağını, neden bahsetmeyeceğini öğreniyoruz. Mesela “.Alman bir yoldaşın küçük çocuğuyla onun kapısını çaldığını ama genç kadının sığınma isteğine hayır dediğini yazmayacak.” Daktilosunu hep yanında taşımış bu yazar. “Yere serdiği bir battaniyenin ev olduğu yerde daktilo evinin duvarıydı. Alman barbarları yeniden insana ve memleketi yeniden vatana dönüştürecek tüm kelimeleri bu daktiloda yazdı.”

Daha sonra günümüze yaklaştıkça devre mülkçüler, emlakçılar devreye giriyor. Modern yaşam, ağaçların kesilmesi eşlik ediyor. Sonunda geriye kalan göl. İnsanlar gelip geçiyor, göl kalıyor.

Yazar bu roman için belli ki çok araştırma yapmış. Kitabın sonunda Teşekkür kısmında birçok isim ve kuruluş ismi vererek kaynaklarını açıklıyor.

Bu kitap deneysel bir roman. Çeşitli anlatım tarzları bir arada kullanılmış. Baştan sona devam eden düz bir kurgu yok. Yapboz parçalarını birleştirmek gibi bir duygu yaşatıyor bazen. Okumak inanılmaz keyifli. Sakin anlarınızda okumanızı öneririm.

Yazar Hakkında

Jenny Erpenbeck, 1967’de Doğu Berlin’de doğdu. Annesi Doris Kilia, Alman-Arap edebiyat çevirmeni olup Necip Mahfuz çevirileriyle ünlüdür. Jenny Erpenbeck, tiyatro öğrenimi gördükten sonra opera yönetmenliği yapmıştır. 1990’lı yıllarda öykü ve oyun dallarında eserler vermiştir. 2008’de yayımlanan ilk romanı Gölün Sırrı ile büyük bir üne kavuştu. Eserleri otuzu aşkın dile çevrildi. Daha sonra yazdığı romanlar da Türkçemize çevrilmiştir. Bunlar: Bütün Günlerin Akşamı (2012), Gidiyor, Gitti, Gitmiş (2015), Kairos (2022).

Ayşegül Gezgin