O sabah Alabora’nın fısıltı gazetesi güne büyük bir haberle başladı. Berber kahveciye, kahveci bakkala, bakkal imama, imam pazarcıya… Her kapıda biraz daha duydum, dinledim. Yanaştığımda kapılardan kovuldum.

“Mezarlıkta mı bulmuşlar?”

“Diri diri sen koru yarabbi.”

“Ölüsü dirisi kalmadı, birbirlerine!”

Ölü sevici diyenlerle ahlaksız diyenler çatıştı. Aylardır Alabora’yı sallayan ürpertici olayların başkahramanı sabah birbirine kenetli bulunun Hakkı ve Tarık oldu. Benim gibi aylak aylak gezerlerdi. Paraları vardı. Ben deliydim onlar mirasyedi. Yüzümü kapadım, eteklerimi savurdum, laflara kulaklarımı açtım. Her yerden yükselen seslere uzandım.

“Hakkı mı Tarık’a, Tarık mı Hakkı’ya”

“Ne bilem lan, anadan üryan it gibi kenetlenmişler.”

Mirasyedi alkolikleri kimse sevmezdi. Gece mezarlığa serilir içer, gündüz kahve köşesinde laf dinleyip akşama meze yanına meze yaparlardı. Sarhoş olup karısının dırdırından dert yanan, borçları için ağlayan, karısıyla sevgilisi arasında kalan, oğlanın okulu, kızın düğünü diyerek dünya derdinde kavrulan adamlarla içip sohbet etmeyi sevmezlerdi. Baş başa otururlar, bazen beni de yanlarına çağırıp, dalga geçip eğlenirlerdi.

Hakkı ve Tarık, maden suyunun gürültüsünden daha gürültülü o sabahı güne vardıran gecede, çilingir sofrasını mezarlıkta bir ağacın dibine kurup günlük dedikodu alışverişlerini yaptılar. Bense tünediğim bir ağacın dalından izledim onları.

“Hilmi denen adamı anlattılar berberde tam anlamadım, sen öğrendin mi?”

“Çıplak bulmuşlar ormanda, darmadağınmış. Ölü sevicilerin işi diyorlar. Adamı öldü sanıp bir güzel ırzına geçmişler. Zaten iskeleti kalmış herifin neyinden zevk aldıysa pezevenkler. Bir de diğerlerine yaptığı gibi kıçındaki etten bir parça kesmiş. Kuru götünden biraz daha eksilmiş herifin.”

“Abi sen duymadın mı?”

“Neyi lan?”

“Bu ölü seviciler için kadın diyorlar. Bir kişiymiş. Öyle kalabalık değil.”

“Bir başına kadın nasıl halletsin oğlum bu işi?”

Hakkı titredi, içi ürperdi.

“Zeyna takmışlar adını abi.”

“Lan olm böyle efsanelere de ifrit oluyorum.”

“Aman abi nasılsa hayattayız. Öldükten sonra becerseler n’olcak becermeseler.”

“Lan olm cennete almazlar.”

“Tazecik bebeydin zaten sana da cennetin kapılarını açtılar. Bunca günahla bize cehennem bileti kesilmiş zati.”

Alabora ilçesi bir süredir ölülere dadanan sapıktan dolayı korkunun yontusunu yapmıştı. Taze ölüleri mezarından çıkarıp onlara tecavüz edip geri gömüyordu. İlk başta kimse anlamadı. Bir gece bekçi tam örtülmeyen mezarı eşeleyen köpekleri gördü. O günden beri köylü ölüsünü gizlice gömdü. Salasını bile cami içinde kimseden habersiz okuttu.

Köylü saatlerce nöbet tuttu. Hatta beni sıkıştırıp dövmeye bile kalktılar, sen mezarlık delisi, görmedin mi diye hırpaladılar. Biraz daha delirttiler.  Kızdım, “kadındı” diye tutturup efsanelere yeni bir kapı açtım.

O gece yine gittim yanlarına, Tarık bir anda ürperdi. Yerdeki yaprakların hışırtısı içini bulandırdı belli ki, öten baykuş bir anda korkuyla bağırmasına sebep oldu. Geriden gelen gölgem önlerine yansıyınca ikisini de korkuttum.

“Lan Marika her seferinde ödümüzü koparıyorsun.”

“İçicen mi kız?”

Kıkırdayarak kaçtım. İleride bir ağacın arkasına saklanarak uzaktan izledim. Mirasyediler sofrayı kurunca gelir, bir ağacın tepesine tüner, gizlice dinlerdim onları. Zil zurna sarhoş olup, kendilerinden geçtikleri bir akşam beni çok korkuttular. O günden beri yanlarına pek yanaşmam. Arada sarhoş olup akılları uçtuğunda yüreklerini hoplatıp uzaklaşır, yatak yaptığım mezara giderim.

“Gitti mi o yarım akıllı?”

“Görünürde yok abi.”

“Lan bu karanlıkta ne görürsün? Ben korkuyorum bu karıdan. Hele o üstüne çok gittiğimiz geceden beri. Bir gece sızdığımızda kafamızı kesmesin.”

“Abi kimseye zararı yok. Hem o gün çok korktu bizden, cesaret edemez.”

Laflar bitmeden ikisi de sızdı. Bir ara Hakkı “Olm başımıza iş gelmesin” derken Tarık “Ölmedik ya lan” sözünü tamamlayamadan uykudan lafı ağzında kaldı. Gecenin gardırobunun kapısı açıldı. Karanlıklar ucubesi göründü. Önce Hakkı’yı soydu. Sonra Tarık’ı. İkisini birbirine kenetledi. Ölü sevici taktik değiştirdi.

Mirasyediler sabah kimseye görünmeden inlerine girip saklandılar. Mezarlık bekçisi olanları çoktan görüp, fotoğraflarını çekip, mahallenin ağzından laf çıkmayan berberine yolladı. Berberden bakkala, bakkaldan kasaba, kasaptan muhtara, muhtardan mahalleye, mahalleden bütün mahlukata kulakları çınlata çınlata yayıldı.

Ölü sevici için Hakkı’yı hedefleyip, Tarık’ı yardakçısı yaptılar.

“Komserim bak şunlara, ölülerimizi bunlar afedersin.”

“Muhtar Efendi bunlar delil sayılmaz. Bu ikisi o işi beceremez. Takip edeceğim. Sen git şimdi.”

Fısıltı rüzgârı dağıldıkça dağıldı. Efsaneler, gelmiş geçmiş hikayeler, mirasyedilere kızan diğer gençlerin hırslarından uydurduğu iftiralar aldı başını gitti. Muhtar diğer mahallelerin muhtarlarını, ileri gelenlerini mezara en yakın olan büyük kahvede topladı. Olay mahallini izleyip, çay kahve içerek arada okey oynayıp tavla atarak bir karara varmaya çalıştılar.

“İlk ne zaman oldu bu olay?”

Muhtarların en genci hafiyeliği eline almış, mezarlığın bulunduğu mahalledeki muhtarı sorguya çekerken gereksiz lafa karışanlara da kızıyordu.

“Bir yıl var yok. İlk tonozların Cemal’i gördük yarı dışarda. Ondan öncesi var mı yok mu bilmem.”

“Nasıldı?”

“Kefeninden çıkmış. Yarı gömülmüş. Mabadı dışarda afedersin. Önce anlamadık. Sonra bu Hakkı fark etti. Lan bunun kıçına bir iş gelmiş diye.”

İhtiyar heyetinden Kör Hacı atlayıp lafa girdi.

“İyi olmuş aslında. Eşşek, at, avrat demeden ne varsa girişirdi. Bâti Rıza’nın değirmeni gibi çalışırdı orası.”

“Töbe de dayı, orası Allah’ın bileceği iş. Ölü adamın ardından.”

            “Belki de cinlerin işi.”

Bir uğultu yükseldi. Cinler, birilerinin cinlerini tepesine çıkarıp ürküttü.

“Laf kalabalığı yapmayın. Bir adamın işi bu. Sapık işte.”

“Gören olmadı mı?”

“Marika, o da aklının yarısını pazarda satmış, safinin teki. Kadın onu yapan diye tutturdu.”

Genç muhtarı bir gülme aldı. İçinden taşan kahkahalarına engel olamayınca havası herkese bulaştı. Ortalık şenlendi.

            “Hele ondan ortada mezarından çıkan kadın yok.”

Sessizlik bürüdü ortalığı. Bir senedir kadın, erkek sürüsüyle mevta vardı. Ama kadınlara bulaşmamıştı. Uğultular yükseldi. Oturup kalkanlar, el kol sallayanlar, cık cıklar, olmaz öyle diyenler, hadi be diyen küfürsüz adamlar, ana avrat düz gidenler, höt hötlenenler… Kahve çalkalandıkça çalkalandı, köpürdü taştı, kavgaya dövüşe yol açtı. Elinde kara odunu Deli Kamber masalara gümbürdete gümbürdete vurdu. Şimdi “sırtımıza iner diyen mahalleliler” sus pus beklediler.

            “Hele baş muhtar de bakalım bu mezarlıktan kaç adam çıkardılar.”

            “Bir senede on iki adam çıkardı.”

“Hepi topu on iki adam mı öldü? Kadınların kökü kurumuş be muhtar.”

Al gülüm ver gülüm bir koyu laf kalabalığı dolandı kahvede.

            “Kimleri halletti bu zatı muhterem?”

            “Bildiğimiz ikinci vukuat Şeker Dilaverdi.”

Hadi be, nidası yükseldi. Kör Hacı’ya dönen gözler, ardına gelecek lafı bekledi.

            “O babası güzel de iftira atmaktan bir zaman hapis yattı. Bu Bâti Rıza’nın yalakasıydı.”

            “De bakalım üçüncü kimdi peki?”

“Mirasyedi Dürzü Hakkı’nın abisiydi. O da iflah olmaz bir kadın tüccarıydı. Yarısını alır döver kenara atar, yarısını satardı. Kapamalarından biri öldürdü. Hakkı’da karılara düşman kesildi, evlenmeyi hepten unuttu.”

Ortalıkta dönen kötü adam hikayeleri dolanırken Hakkı ve Tarık kahveden içeri girdi. Bir anda üstlerine yürüyen mahalleliyi cami hocası Müslim Efendi durdurdu. Hocam aman, etme eyleme lafları, koruma bu puştları, haykırışlarıyla yankılanırken duvarlar, Hoca, “durun hele bir savunsunlar kendilerini” der demez ortalık süt liman oldu. Aslında herkes meraktan kıvranıp olup biteni öğrenmek istiyordu. Kimine göre itiraf edecekler, kimine göre efsane, kimine göre sapıklıklarına kılıf uyduracaklardı. Ağzı laf yapan Tarık lafa girdi.

“Mezarlık sapığının işi, bunca yıldır gördünüz mü yamuğumuzu? Geçen anlatıp durdunuz Hilmi denen adamı öldü sanıp düzdü diye. Bizi de öldü sandı belli ki. Namus varsa o da bizim.”

Hakkı da güç bulup iki büklüm durduğu yerde diklendi. Muhtar susturdu.

            “Çükünüz var biliyoz da birbirinize çalışıyormuş.”

            “Töbe de muhtar emmi, töbe de”

“Ne diye töbe diyecekmişim Hakkı Efendi. Baban olacak şerefsiz, Meryem’in babasını dağa götürüp arkadaşlarıyla becerip, üstüne adamı şişeye oturtup dağda bırakmadı mı?”   

“Babamla ben bir miyim?”

“Onun dölüsün işte. Kaynatası adamı karısından kızından ayırdı. Sen kendini koruyamıyon, bunları nasıl koruycan diye. Perişan oldu adam. Karısı ayrı delirdi kızı ayrı delirdi.”

“Ben çocuktum nerden bilirim. Meryem dediğin Marika değil mi? Yaşımız bir işte, o ne kadar bilirse ben de o kadar bilirim.”

“Ya o zavallının aklı ermezdi de neden delirdi?”

“Yav uzatma muhtar, bunca yılın insanıyız burada, bizi biliyorsunuz.”

Her lafa karışan Kör Hacı dayanamayıp söze girdi.

            “Biliyoruz. İçkici ahlaksız mirasyedilersiniz.”

Ortalığın kaynadığını fark eden genç muhtar konuşmalara müdahale etti.

“Tamam emmiler olan olmuş, bu adamlar da içer, sıçar ama ahlaksızlıklarını görmedik. Tarık doğru söyler. Bizim derdimiz mezarlık sapığı, ona gelelim.”

Geriye kalan ölüler tek tek sayıldı. Her birinin yaptığını Kör Hacı en ince ayrıntısına kadar anlattı. Hepsi birbirinin arkadaşı, akrabası, yardakçısı, eli kolu pisliğe bulanmış, uçkuru pislikten çıkmamış adamlardı.

Tüm konuşulanları çatıda baca deliğinden dinlerken Hakkı ve Tarık’ı düşündüm. Olan biteni, mezarlık sapığının çıkardığı mevtaların hayat hikayesini Hakkı ve Tarık’ın rakı sofrasında konuştuklarından öğrenmiştim. O ilk gece konuştukları hiç aklımdan çıkmadı.

“Bu Marika’yı gördükçe aklıma babam geliyor.”

“Niye lan?”

“Babasının başına gelenler.”

“Kulaktan dolma duydum hikâyeyi.”

“Pek duyan bilen yok. Babam ona buna para yedirip herkesin ağzını kapadı.”

Kahvedekilerin uğultusuyla yeniden dinlemeye başladım. Hakkı’ya olan saldırgan tavırları Tarık’ın canını sıktı. Hakkı’nın düşen yüzü, ağzını açıp kendini savunamayan hali, vakit geçtikçe herkesin gözüne yerleşti. Çaresizliğinde boğulan adama biraz daha yüklendiler. Birkaçı üstüne yürümek için hamle yapınca Tarık önlerini kesti. Hakkı’yı da alıp çıktı kahveden. Yürürken Hakkı bir anda ortalığa şimşek düşmüş gibi irkildi.

“Sabah biz nasıl uyandık?”

“Abi yedi mahalle duydu, hatırlamıyor musun?”

“Yani sen mi bana dayalıydın ben mi sana?”

“Abi ne diyorsun ya? Biz gerçekten bir bok mu yedik?”

“Bilmiyorum.”

“Sen benim arkamdaydın abi.”

Birden ürperdi Hakkı. Olayın şokuyla Tarık da ağlamaya başladı. Sürekli elini kıçına götürüp kafasını salladı, hırsla dişlerini sıkıp, yeniden arkasına baktı. Tarık birden büyük çınarın dibine çöküp hızlı hızlı kıçını sürtmeye başladı. Gitsin, burada erisin bitsin, olmasın benim olmasın diye sayıklıyor, dişlerini sıka sıka kuduz köpekler gibi salyalarını akıtarak Hakkı’ya bakıyordu. Hakkı, zulada duran votka şişesini alıp mezarlığa doğru ilerledi.

Hakkı uzaklaşınca Tarık’ın yanına geldim. Kafasını okşayıp, sarıldım. Kulağına fısıldadım.

“Ben gördüm, olmadı. Temizsin.”

Hakkı’nın peşinden gittim. Babasının mezarının başındaydı.

“Gelsene Marika.”

Birkaç adım atar gibi yapıp geri çekildim. Çöktüğüm ağaç dibinde sırtımı köklerine doğru dayadım, yerlere sürtünerek kendimi hırpalarken ağlamaya başladım. Hakkı, hamle yaptı ama geri çekildi. Kendi kendine mırıldandı, akan gözyaşlarını toparladı. Sigarasını çıkardı. Yaktı.

“Son sigaram, bitmeden gideceğim Marika. Meryem mi demeliyim? Sana adını, sanını, soyunu sopunu unutturduk. Yapamadım. İyi bir adam olamadım. O gece yaptıklarımdan utanıyorum. Tarık’a da anlat. Beni iyi bilmesin. Masum bir korkutmanın ötesine geçtiğim için, babamdan sonra ben de sana acılar yaşattığım için özür dilerim.”

Hızla ayağa kalktım. Koşarak uzaklaştım. Hakkı titreyerek çöktü olduğu yere. Sigarasının izmariti bacaklarına düştü, elinden kayıp parmaklarının arasına girdi. Fark etmedi Hakkı. Olduğu yere uzandı. Bacaklarını karnına doğru çekti. Kollarını kendine sardı. Kozaya dönüşüp yeniden doğsam diye mırıldandı.

Geceleri yattığım mezarlığın üzerine yattım. Bacak aramı dövmeye başladım. Ağladım, Haykırdım.

Mezarlık bekçisi korkarak dolanıyordu. Mezara serdiğim eşyalar yere serpilmiş, mezar başını hafif kazmıştım, ortalığa poşetlerinde içinde sümük gibi sıvılar, ufak tahta parçaları saçılmıştı. Karanlıkta onları görmedi. Söylenerek ilerledi.

            “Deli karı, kim bilir nereye gitti. Ölüp gidecek bir gün ortalıkta.”

Büyük bir odun parçası aldım. Mezarlığa sakladığım kutumu aldım. Avuçlarım toprakla doldu. İçim dolup taşınca babamın mezarına gittim. Hakkı’yla hesaplaşma zamanıydı. Mezarlığı boydan boya dolaştım. Tarık’la takıldıkları kuytulara baktım.

Yeniden babamın mezarına döndüm. Hakkı mezarın başındaydı. Ellerimle diktiğim ceviz ağacının dalına asmıştı kendini. Ayaklarının altına çöktüm, kucağımdaki kutuyu açtım, içindeki ufak deri parçalarını Hakkı’ya doğru fırlattım. Tarık ağlayarak bizi izliyordu.

Zeynep Pınarbaşı