Dışarıya adım atar atmaz anneme koşmak geldi içimden. Selvilerin ninnili uğultusu, yazın bitmek üzere olduğunu fısıldıyor. Arkamdan gelen sesle irkildim. “Çapalayım mı ağabey?” “Yok istemez,” dedim. Bir süre annemle baş başa kalmalıydım. Sonra bana sanki yalvaran gözlerle bakan on on iki yaşlarındaki çocuğa kıyamayıp “E, yap hadi bakalım,” deyiverdim. Kuru toprağa inen çapanın küt sesi beni yıllar öncesine götürdü.
Sanki yüz yıllık bir uykudan uyanmıştım. Uyanmama sebep ani bir çarpma sesiydi. Ardından ağlamalar, “Vurma n’olur,” yalvarmalarına küfürle yanıt veren bağırmalar ulaştı bize. Sonra sessizlik. O anda fark ettim onu. Elini omzuma uzatmıştı. Ben de onun göğsüne koydum elimi. Sonra etrafımızı saran kaygan sıvıyla alt alta üst üste birbirimize sarılıverdik. Hayal meyal seçiyordum. Koca kafalı bir şeydi. Ben de öyleydim sanırım. Baktım hiçbir tepki vermiyor. O sarılmalar, uzanmalar tesadüf mü diye düşündüm. Aklım biraz önce kesilen seslerdeydi aslında. Parmağım ağzımda uykuya dalmışım.
– Çapa bitti ağabey. Su alıp geleyim.
O sesle silkelendim. Sanki uyuyan annemi benim geldiğimden haberdar etme heyecanıyla yer yer kabarmış toprağa baktım. Mermer başlığı okşayarak “Rahat uyu annem, bak yanındayım,” dedim.
Zamanımızın çoğunu uyuyarak geçiriyorduk zaten. Yoksa canım sıkılacaktı. Bazen yanık bir türkü içime işliyordu. Önceleri anlamasam da annemin sesi olduğunu biliyordum bir süre sonra. “Kadersizlerim,” diye karnını sıvazlamasını hissederek seviniyordum. Kader nedir, kadersiz nedir öğreneceğim günler geleceğini bilmeyerek.
Aslında kadersiz olan annemdi. Yoksa şimdi bu kara toprağın altında olur muydu? Bunları düşünürken çapalanmış toprağın arasında birkaç yaprağı kurusa da bilmediğim bir çiçek gözüme çarptı. “Nasıl da görmedim ben seni?” diyerek elime aldım. Nereye gideceğimi bilmiyorum ama ilk konakladığım yerde bir saksı edinip onu dikmek istiyorum. Umudum var, yeşerecek, kök salacak.
Kardeşim için de aynı hislerle doluydum. Nihayet kıpırdanmaya başladı ikizim. Sevinçten zıpladım, tekmeler attım annemin duvarlarına. Kardeşimle bu kez gerçekten sarıldık birbirimize. Bazen ayakuçlu, başuçlu yatıyorduk. Aslında buna yatma da denmezdi. O sıvının içinde azalan ağırlığımızla sanki yüzüyorduk. Tabii ekmek elden, su göldendi bizim için. Oysa annemin sesinden dışarısının hiç de öyle olmadığı belliydi.
– Nasıl bakacağız ikizlere abla? Ben bir bebeğe nasıl bakarız derken. Sütüm yetecek mi acaba? Ne giydireceğim, ne yedireceğim?
– Merak etme komşum, Allah verir rızıklarını.
Daha sabah ayrıldığım hapishanedeki günlerim geldi aklıma. Yıllarca kuru ekmeğe razıydım. Ama haksızlığa asla. İspat edememiştim suçsuz olduğumu. Boşa geçen yıllarıma mı acıyayım, yoksa zaten çok yıpranmış annemin benim haberimi alıp kahrından ölmesine mi bilemedim. “Çileli anam, bana hakkını helal et,” derken çocuğun toprağa döktüğü suya gözyaşlarım eklendi.
Başka bir gün annemin sırdaşına “Canım öyle karpuz istiyor ki sorma,” demesini, onun da “Ah komşu keşke alabilsek,” diye yanıt vermesini hiç unutmam. Yıllar sonra pazarda su satarken kazandığım ilk parayla eve kucağımı dolduran bir karpuzla gelince “Ulan karnımızı bununla mı doyuracağız,” diyen babamdan yediğim dayağı da.
Çıkınca ortada kalmayayım diye koğuş arkadaşlarımın aralarında toplayıp verdikleri paradan en büyük kâğıt parayı mezara bakan çocuğa verdim. Kim bilir belki o da bir karpuz alıp evine koşarak gider.
Bir gün anneme “Bebekleri besleyememişsin hanım.” dediğini duydum doktorun. “Hele biri hiç gelişmemiş neredeyse,” O gelişemeyenin ikizim olduğu besbelliydi. Elleri, ayakları bile benimkilerden çok ufaktı. Bakmayın koca kafasına. Zaten neşesi de hiç yoktu. Son zamanlarda içine dönmüş, benimle de ilgisini kesmişti neredeyse. Şakacıktan göbeğindeki kordonu çekmeme bile eskisi gibi tekme atmak nerede, başını çevirmiyordu. Yoksa ben mi engel oluyordum onun beslenmesine diye üzülerek bir köşeye büzüldüm. Belki ona daha çok yer açılır, yiyecekler doğrudan ona giderlerdi. Doğmamıza daha çok zaman olduğunu doktordan duymuştum. O zamana dek büyümeliydi kardeşim. Ben büzülünce sanki annem de büzülmüştü. Dışarıdan gelen türküler azalmış, “Vurma, yeter artık,” inlemeleri çoğalmıştı.
Sonraki kontrolde doktorun sesi yükseldi. “Bu zamana dek niye gelmedin? Bak o bebek daha kötü olmuş. Yaşamaz sana söyleyeyim. Dediklerime uymadın mı?”
“Uyamadım,” diye çıkan cılız sesin, iki hafta sonra hastanede avaz avaza dönüşeceğini kimse bilemezdi. “Bağırma, kocanın altına yatarken düşünecektin bunları,” aşağılamalarıyla kardeşim yanımdan kayıp gitti. Gitti o gidiş. Tek başıma, nefessiz kaldım. “Ağlama kadın, bir boğaz eksildi ne güzel” diyen babamın karşısında annemin gözyaşları içine çağlarken ben de yok olmak istedim ama olamadım.
Yüzüme bakıp “Fare giremediği yere, tövbe tövbe… Neyse öteki doğmadı” diye bir şeyler mırıldanan yaşlı gölge ile biraz daha üşüdüm. Kundaktan kurtulup elimi kolumu oynatabilseydim belki biraz ısınırdım. Sabah annemi emerken, “yarına kömür bulmalıyız, hiç olmazsa odun,” fısıltısını duymadım sandılar. Hep duydum. Annemin karnında, ilkokulda, ortaokulda. Babamın tokat seslerini duyup kulaklarımı tıkadığım gibi. Bir gün o eli havada yakaladım. Yakaladım ama annemin dizlerini dövmesi arasında kapının önüne koyuldum. Bir daha o kapıdan giremedim. Ne gittiğim lise kaldı o günden beri, ne hayallerim.
Artık mezarlıktan ayrılma vakti geldi. Havanın kararmaya başladığının farkında varamamışım. Bu gece sığınacak bir yer bulup yarın ne yapacağımı düşüneceğim. Çoğu zaman, ben de doğmasaydım keşke, o gün onunla ben de kayıp gitseydim sonsuza diye düşünüyorum. Sonra vazgeçiyorum dediklerimden. O beni görmek isterdi. Benim yakındığım bu dünyada onun yerine de nefes aldığımı, yaşadığımı, izdüşümü olduğumu görmek isterdi. Olmadı ikizim, ben de seni görmek isterdim. Beni bu dünyada yalnız bırakmayacaktın.
Ceyda Sevgi Ünal
