Zeus beni Olimpos’dan fırlatıp attı. Yine bir şeyi gururuna yediremedi belli ki. Bari bildiğim bir yere fırlatsaydı. Hangi zamanda olduğumu bile bilmiyorum. Kendimi tuhaf tuhaf giyinmiş insanoğulları ve bilmediğim bir takım yanardöner ışıkların arasında buldum. İnsanlar dönen bir kapının içinden geçip kayboluyorlar.
Galiba bir yere giriyorlar. Biraz yakından bakayım. Girdikleri yer kat kat ve bölüm bölüm. Soğuk renkler ve bilmediğim metallerle yapılmış. Çok sıkıcı. En iyisi bir hayvan kılığına girip birilerinin peşine takılmak. Hangisi olsam acaba? Şimdilik bir kedi olayım.
Sarı renkli bir kedi oldum, hem saçlarıma da uygun. Ama kedi sudan korkar. Neyse buralarda su yok. Nereidlerim de yanımda olmadığı için bir başıma kaldım. Umarım sonunda Kronosoğlu pişman olur yaptığına ya da belki Here onu kandırır her zamanki gibi. Ben de fazla uzun kalmam bu tuhaf yerde. Yine de Kronosoğlu bu. Belli mi olur…
Sessiz kedi adımlarıyla döner kapıdan girdim. Bir iki kişi bana “ne sevimli şey” dedi, miyavlayarak gülümsedim. Neyse ki fazla ilgilenmeden geçip gittiler. Ortadaki geniş alana açılan kapıların çoğundan içeriyi görebiliyorsunuz. Bir köşede duran liri görünce Akhilleus’um geldi gözlerimin önüne. Ne güzel çalardı… Şarkımızı duyar gibiyim. Zeus’un öfkesi beni bir fidan gibi herkesten sakınarak büyüttüğüm biricik oğlumdan ayırdı. Çok güzel bir lir bu.
Farklı bir madenden yapılmış, pırıl pırıl. Acaba nasıl yapsam da bu liri ona götürsem?
Biraz yürüdüm, kapıların birinden içeriye girdim. Şimdi merakla etrafıma bakıyorum. Çeşit çeşit elbiselerin asılı olduğu bir yer. İnsanlar bir tanesini seçip giyiyor, aynaya bakıyor, kendilerini beğenirlerse elbiseyi alıp kapıya yakın bir yerde, üzerinde bilmediğim işaretler ve düğmeler bulunan bir alete doğru yürüyor, oradaki bekçiye ince bir dikdörtgen tablet gösteriyorlar. Elbiseyi alan sıraya giriyor, bekliyor. Bekçi, kıyafeti çok hoş kutular ya da torbalara koyup onlara veriyor. Bir düzen var besbelli.
Şurada asılı olan gümüş simli elbise ne kadar güzel. Benim denizler altındaki pullu giysilerimi andırıyor. Bir de ben deneyeyim bari. Hop, biraz önce kapıdan çıkmış olan kadının kılığındayım!
Kedi halimle zaten elbiseyi alıp giymem mümkün olmazdı. Yine de kedi olmak daha iyi sanırım. Dikkati çekmiyor. Şimdi perdeyle ayrılmış bölümlerden birindeyim, içinde bir ayna var. Elbise bir işaretle üzerimde. Uzun sarı saçlarımla çok güzel durdu. Ama gümüş ayaklarım için de bir şey bulmalıyım. Nasıl yapsam… Elbisemle dışarı çıkıp birisinin ayağındaki ayakkabının aynını yapmalıyım. Elbisem sağdan soldan arkadan bakınca tam üzerime göre oldu. Çok beğendim.
Bakalım dışarıdakiler ne yapacak görünce. Perdeyi aralayıp çıktım. Yanıma genç bir kız yaklaştı. Elbiseyi nasıl buldunuz hanımefendi, diyecek oldu. Biraz hayranlık, biraz hayret içinde bana bakıyordu. Daha önce benim gibi birini görmemiş gibiydi. Konuşmak istemedim, yalnızca gülümsedim ve ona sus işareti yaptım. Şaşırdı, biraz uzaklaştı ama gözleri hala üzerimdeydi.
“Bu elbiseyle dışarıya çıkmam mümkün olmayacak galiba. Belki kız başka birisiyle ilgilenirken elbiseyi alıp çıkabilirim. Ama acaba o tek sıra duran insanların arkasında beklemesem nasıl olur? Zaten gösterecek tabletim de yok. En iyisi dosdoğru yürüyüp geçmek.”
Tam kapıdan çıkıyordum ki kıyamet koptu. Kulaklarımı ellerimle kapatmak zorunda kaldım. Herkes bana bakmaya ve birileri bana doğru koşmaya başladı. Bir an donup kaldım. “Alarm çalıyor” deyip duruyorlardı. “Hanımefendi bekleyin lütfen”. Armalı pantolon ceket giymiş adamlar etrafımı sardı. Bense şaşkın şaşkın bakıyordum. Neler oluyordu? “Kıyafetin ödemesini yapmadan geçtiniz” dediler, “Buyurun sizi bu tarafa alalım.” Alt tarafı bir elbiseydi. Baktım yüzleri ciddi. İlk günden başım derde girmişti sanırım. İnsanoğullarının yaşama şekli bana uymuyordu. Bulunduğum yerin yüksek tavanını işaret ederek korkmuş bir yüzle çığlık attım. “Orada yukarıda bir şey var. Hızla üzerimize geliyor.” İster istemez paniğe kapılıp dikkatlerini bir saniyeliğine benden ayırdılar. Anında tekrar sarı kedi oldum. Bacaklarının arasından hızla geçtim. Bana baktıklarında çoktan kaybolmuştum. Soran gözlerle çaresiz birbirlerine baktılar. Dönen kapıdan sakince çıktım. “Oh, dünya varmış!” dedim. En iyisi bir süreliğine kuş olayım. Dünyayı kuşbakışı göreyim. Bu tuhaf yüksek yapıların arasında kendime daha uygun bir yer bulurum belki. Yükseldikçe yükseldim. Uzaklarda bir mavilik gördüm. Benim Okyanus’uma benziyordu. Artık kuş olmaktan vazgeçtim. Tanrıça Thetis olarak Okyanusa uçtum, annem, babam, Nereid kızlarının dansları ve altın tahtım geçti aklımdan. Artık burada kalmak istemiyordum. Var gücümle gökyüzüne seslendim.
“Ey Zeus, Poseidon, Here, Olimpos’da oturanlar artık kendi denizlerime dönmek istiyorum. Burada yapayalnız kaldım. Hiç üzülmez misiniz bana?”
Here sesimi duydu, gözümdeki yaşları gördü. Hemen habercisini gönderdi.
“Yüce Zeus en sevdiği Nereus kızını tekrar Olimpos’da görmek istiyor. Artık öfkesi söndü.”
Tüller içindeki İris ile ışık hızında Olimpos’a uçtuk.
Eyvah! Bu kargaşada liri unuttum.
Füsun Uzunoğlu ,
