İkbaliye sokağında fırından ekmek alıp aheste aheste yürüyorum, köşe başında oturan hep yolda karşılaştığım şebekeden emekli Necati Usta’yı arıyor gözlerim. Gazhane ’deki eski günlerimizden, eski arkadaşlardan konuşurduk onunla, sanki sık sık karşılaşmıyormuşuz gibi aynı hikâyeleri yeniden anlatırdık.
Her anlattığımızda da bir şeyler çıkarıp eklediğimizden olacak yeni bir hikâye gibi gelirdi bize. Geçmiş, şimdi, yaşanmışlık, hayal karman çorman zihnimizde ama mutlu ayrılırdık.
Nicedir yok ortalarda, uzun uzun İkbaliye sokağında dolanıyorum, kahveye de sordum. Kimse bilmiyor nerede olduğunu. Tanıdıklar ya taşındı ya da öteki dünyaya göçtüler. Necati Usta dışında o eski günleri bilen yok, tanıdığı olmadan da bu sokaklar ne yabancı. Doğma büyüme Hasanpaşalıyım ama sanki de hiç yaşamamışım buralarda. Her şey yabancı…
Yaza doğru artık umudumu yitirmişken bir sabah rastlaştım onunla, gözleri bir tuhaf bakıyor, eski Necati değil sanki.
-Nerelerdeydin?
-Çalışıyorum.
-Çalışıyor musun?
-Evet, Yalova Çınarcık’ta çalışıyorum.
Nasıl bir iş? Ne yapıyorsun? Diyeceğim, diyemiyorum… Ahı gitmiş vahı kalmış bu adama ne iş verirler? Bunadı mı yoksa?
Kahveye oturuyoruz iki çay söylüyor, heyecanlı heyecanlı anlatıyor.
-Ormanın kenarında ağaçları, çalıları kesip temizliyor, bir gecekonduluk yer açıyorum. Derme çatma bir de oda kondurup birkaç gün içinden yaşıyorum, Kara Muhittin’in adamları bana on bin lira verince evi boşaltıyor, tekrar ağaç, çalı kesiyorum…
-Ağaçların ahı tutar, böcekler, yılanlar musallat olur sana, dedim kızgınlıkla.
-Önüme çıkanları öldürüyorum, yılan, kirpi, fare, böcek, dedi sakin sakin.
Gözlerindeki o tuhaf ışıltı artmış gibiydi, anılarımızı da öldürdü sanki. Tüm o hikâyeleri tek tek kürekle ezdi. İkbaliye sokağına da uğramıyorum artık, gazhanede çalıştığım günler yarenimi de kaybettiğimden bir uzak düş gibi.
Birkaç yıl sonra ben görmek istemesem de karşıma çıktı, Necati Usta.
-Hala ağaç kesiyor musun?
Memnundu halinden;
-O gecekondular apartman oldu, bana da sıfır bir daire verdiler.
Adetten bir güle güle otur çıktı ağzımdan, işim var deyip çay içme teklifini de kabul etmeyip gücüm yettiğince hızla oralardan ayrıldım. Ama kader işte bir ramazan akşamı İkbaliye sokaktaki fırından ekmek alırken karşılaştım, üstü başı perişan, gözleri ağlamaklı…
-Apartmanda yangın çıktı, canımızı zor kurtardık, her şeyimiz gitti, parkta çadır kurduk. O gece bir yılan sürüsü başları havada ıslık çalarak üzerimize yürüdü. Bayılmışım gözümü hastanede açtım, yan yatakta da beni bu işlere bulaştıran kayınım yatıyordu. Her şeyimiz gitti, tüm birikimimiz yandı, sağlığım da düzelmedi…
Söylemiştim ben sana yılanların öç alacağını, diyecektim ama baktım kendi kendine söylenerek yoluna devam etti. Yılanlar diyordu sürekli yılanlar… Başları havada ıslık çalarak geliyorlar.
Doğan Petmezciler
Doğan Petmezci’lerin diğer yazıları

Babamın vefat ettiği günün ertesi günü defnettikten sonra montunun cebinde bu hikayeyi buldum. Sizlere vermeye niyetlenmişti muhtemelen. Ömrü vefa etmedi. Emaneti teslim etmek geç de olsa bana nasip oldu. Ben Cüneyt Petmezçiler. Yani oğluyum. Babamın eskiden şiirleri de varmiş aslında. Hepsini imha etmiş bildiğim kadarıyla. İnsan ancak nasibi kadar yaşar. Ve İnsanı ölümden ancak eceli korur. Ecel birdir değişmez. Biz de sıramız geldiği zaman selametle yanına gideriz kısmetse. Allah bütün geçmişlerimize rahmet eylesin.
yazısının taslağını okumuştu bize atölyede, üstünde çalışıyordu. Bulup vermeniz çok iyi oldu. Babanızı andık. Allah rahmet eylesin.
Amin. SaÄolun. TeÅekkürler. Saygılar. Selamlar.
Daha anlatacak çok öykünüz vardı, Işıklarda uyuyun Doğan bey