Tuhaf Bir Kadın, ataerkil kültürün, eril yargıların nasıl da içselleştirildiğinin, eril tahakkümün kadınlar tarafından da yapılabildiğinin, bastırıldığının, yönlendirildiğinin, kadının kendi cinsi tarafından nasıl da ezildiğinin romanı. Kendi yazarı tarafından tuhaf diye adlandırılan kadınlardan birinin yaşamını anlatıyor görünse de aslında yaşanan kayıpların, hissedilen öfkenin, uzlaşmanın reddinin, duyulan gerginliğin, yaşanan tedirginliğin, muallakta kalmanın, diken üstünde olmanın romanı. Özellikle 50’li 60’lı yıllarda yaşanan siyasi ve sosyal hayattaki hızlıca yapılan değişimlere serçe adımlarıyla uyum sağlamaya çalışılan bir dönemde, işçi kesimi ile burjuvazinin, Kemalizm ile Sosyalizm, Komünizmin, sanayileşme ile birlikte göç ve gecekondulaşmanın, ayrışmanın, farklılaşmanın romanı. İçinde nice isyanlar, aldatmalar, savaşlar, nice isimler, bölgeler, bilgiler gizli. Bir bulmacayı ilmek ilmek örmüş ve getirip önümüze sermiş Leyla Erbil… Sizden merak etmenizi istemiş önce, sonra araştırmanızı ve işaret ettiklerini bulmanızı, bulduktan sonra da düşünmenizi. Ne itham etmiş, ne yargılamış sadece unutulmasın istemiş, unutulmasın ve konuşulsun, belki bir gün sonuca da varılır diye. Osmanlı dönemi, 93 Harbi, Birinci Cihan Harbi, Kuvayımilliye, Kurtuluş Savaşı gibi toplumsal olayları, Fatih yangını, gemi kazaları gibi tarihsel zamanları, çözümsüz kalmış nice faili meçhulü ve roman boyunca kelimelerin ağına takılan Mustafa Suphi’yi öğreniriz Tuhaf Bir Kadın’ın ikinci bölümünde. Erbil sadece bir tek cümleyle okurunu kışkırtabilen bir yazar, kelimelerle, işaretlerle öyle bir oynuyor ki tekrar tekrar okuma ve anlama ihtiyacı duyuyorsunuz.
Bir genç kadının, üniversiteli bir genç kız olarak çıktığı hayat yolculuğunda, anne baba çevre ve eşi ile yaşadıklarını, toplumsal değerlerle çatışarak kendi yolunu bulmaya çalışmasını, kendini gerçekleştirmek, kendi varlığını kanıtlamak ve geçerli kılmak adına verdiği savaşı, genç kızlıktan kadınlığa doğru akan 20 yıllık yaşam sürecini kapsayan bir roman. Ana karakter olan Nermin vasıtasıyla, kadının toplumdaki klişeleşmiş yeri sorgulanmakta, Nermin’in bireysel kimliği ile ilgili mücadelesi, sıkıntıları ve geçirdiği değişim ile toplum adına vermiş olduğu özgürlük mücadelesi anlatılmaktadır. İlk bölüm olan Kız’da modernlik ve gelenekselcilik arasında sıkışan Nermin’in gelenekçi annesiyle olan çatışmalar, üniversitede edindiği arkadaşlarıyla olan ilişkileri, erkeklerin egemen olduğu edebiyat dünyasında kadın olarak var olma çabası ve sosyalizm ile ilgili düşünceleri bu bölümde anlatılır. İkinci bölümde ölüm döşeğinde denizci bir baba olan Hasan Kaptan’ın hayatını, Karadeniz ağzı ile yoğrulmuş bir dilin eşliğinde, geriye dönüşlerle ve bilinç akışı tekniğiyle öğreniriz, babanın iç sesini, yer yer de sayıklamalarını dinleriz ve Leyla Erbil’in tanıklık etmemizi istediği Mustafa Suphi’nin katlini öğreniriz. Ana bölümü bir geçiş bölümüdür, dönüşümdür. Son bölüm olan Kadın’da ise Nermin’in kendi ile hesaplaşmasını izleriz. Bir yanda idealize ettiği solculuk ve halkı ‘bilinçlendirme’ girişimleri, bir yanda burjuva yaşamasında yer alış, uğruna mücadeleler verdiği halkının onu benimsememesi, sol düşüncenin özünün kavranılamayıp sadece teori bazında hayata geçirilebilmesi, eşinin onu onun da eşini anlayamamış olması, tinsel bunalımları, yapayalnız kalışı, kendisiyle yüzleşmesi bu bölümde yer alır. Leyla Erbil, toplumsal değerlerle çatışsa da kendini gerçekleştirme yolunda yürümek isteyen ve bu yolda yürürken hayatı, insanları, duygu ve düşünceleri sorgulayan Nermin vasıtasıyla bu romanda aslında bize içimizden birini yani bizi gösteriyor ve belki de en önemli soruyu kitabın sonunda soruyor: İnsanları seviyor musun acaba sen?
TUHAF BİR KADIN’IN BABASI
Romanın ikinci bölümünün adı Baba’dır. Osmanlı döneminde doğmuş Karadenizli bir denizci olan babanın ölümünün ardından kaptan abisinin himayesinde küçük yaşta İstanbul’a gelip İdadi mektebini (lise) okuyan, ağabeyi gibi denizci olup 55 yıl boyunca dünyayı gezen ve bu nedenle yaşdaşlarından biraz farklı, daha vizyonu geniş ve modern biridir Hasan Kaptan. Leyla Erbil, bilinç akışı tekniğiyle, geri dönüşler, sayıklamalar, monologlar vasıtasıyla onun hayatını, yaşadığı akıl karışıklığını, geçmişi anımsamasını, pişmanlıklarını, arzularını şiirsel bir dille aktarırken Karadeniz ağzıyla deyim ve deyişler metne hareket katar.
Ölüm döşeğindeki Hasan Kaptan; Kuvayımilliye’ye ağabeyiyle yazılmış, birçok cephede savaşmış, hem savaşta hem oğlunun kaybıyla ölümün acı yüzünü görmüş, zeki ve çalışkan, lafı bolca, şık giyinen, sarı saçlı mavi gözlü, her limanda bir sevgili bulan bu çapkın denizci, romanın protagonisti Nermin’in babasıdır.
Nermin, Hasan Kaptanın pişmanlıklarının müsebbibi, bir türlü imana getiremediği, asi ama saf, sevgiyi tanımayan biricik kızı. Kızını çok seven ama sosyalist düşüncelerinden, ateist inancından hoşnut olmayan baba kendi içinde sorgulamaya başlar bazı şeyleri. Böylece Erbil bizlere ufaktan tarihi bölümlere adım attırır. Kuvayımilliye’ye katılarak Kurtuluş Savaşı’nda yer alan Hasan Kaptan’ın ağzından savaş sonrası neslin niye verdikleri savaşı anlamadıklarını, düşmansız bir toprağa doğmuş neslin nasıl böyle birbirlerinden ayrı düşüp ayrımcılık yaptıklarını anlayamadığını sorgulatır.
ALLAH ASLIMIZI UNUTALIM İSTER,
ELİMİZDE İNSANLIĞIMIZDAN BAŞKA BİR ŞEY KALMASIN İSTER,
ASLIMIZI KAYBETTİRİR BİZE, ERİTİR BİZİ.
Bir insan nedir… bir insan, gürcü, nuh, merkril, laz, arap… ben 1294 Marco Polo 30 yıl sonra İbnibatuta’nın ziyaretine gittiği Tebriz miyim? Ermeni, Rus Tatar, Rum değil midir her insan biraz? Allah aslımızı unutmamızı ister. Ermeniler Arbelada imişler Asur yazılarına göre, en eski ve köklü büyükken, Sumerliler zamanından beri hiç bir boyunduruk altına girmemişlerken, eğdim mi boyun ben? Hayır. Kimse bunu konduramaz bana… Allah aslımızı unutalım ister, elimizde insanlığımızdan başka bir şey kalmasın ister, aslımızı kaybettirir bize, eritir bizi… (TBK – sayfa 82)
Der demesine de, karısının kızına gavur kasnağı gibi ne gerilir durursun… Gavur tohumu, tüyü bozuk! Demesiyle, sözün ucu kendi soyuna, kendinden olana dokununca aslan kesilir Hasan Kaptan ve Seni rumeli çingenesi seni, sen benim soyuma gavurluk bularsın ha! Diyerek unutur aslını da, söylediklerini de. Erbil, Hasan Kaptan’ın lafını kendine yedirirken önemli bir noktaya parmak basarak, söylenen sözlerin, idealize edilenlerin hayata uygulanınca nasıl dönüştüğünü gösterir bize.
İsa’dan önce sekizinci yüzyıla gider, Xenopon Analus adlı bir Yonan askeri yürütür getirir Babil’den.“Deniz! Deniz!” diye bağırtır Karadenize doğru. Çıkartır bir granitin tepesine, bir ışık doldurur gözlerine, Babilden beri ilk kez gördürür kemençeyi, suyun yüzünü : Deniz! Deniz! diye çağırttırır Karadenizi… Babil’den gelen midir yoksa Hasan Kaptan ki Bir elimde yasini şerif, bir elimde meç kemençe bir elimde, oy ben hangi milletten, hangi sınıftanım be! .. Supi Supi diye bağırdı Karadenize! (TBK – sayfa 100)
Soylar soplar karışmış; Analus, Hasan Kaptan olup çıkmıştır ve gelip Karadeniz’e kurban edilen Suphi’ye seslenmiştir. Erbil, kitabın her yerinde minik minik adımlarla bizi Mustafa Suphi’ye hazırlamaktadır böylece. Olivya uygarlığından Herodot’a, onun Historiarum adlı eserine, ordan İstanbul Balıkhanesi eski müdürü Karekin Deveciyan’ın Peche ve Pecheries en Turquie”sine, ilk kadın zoologumuz Battalgil’den Hermine Ağavni Kalustsyan’a bir çok isim yerleştirir Erbil, Hasan Kaptanın sayıklamaları arasına. Onların ne olduklarını, nerede veya kim olduklarını bulmaksa bizim işimizdir her zamanki gibi.
Baba bölümünde yok yoktur. Osmanlı giyim tarzından, kalpaklardan, serpuşlardan, destar sarmaktan, denizcilik terimlerinden, deyimlerden v.b. gibi inanılmaz çeşitlilikteki konu başlıklarından hikâyeyi kaçırabilirsiniz. Her birinin bir anlamı, bir öyküsü vardır aslında, asla laf olsun diye konmamıştır öyküye, git gide katmer katmer açılır önünüzde öykü, zamanda yolculuk yapar gibi oradan oraya gidersiniz.
Tanıklıklar sadece tarihi olaylar için değildir elbet. Birbiriyle alakasız gözüken ya da uydurma ya da saçma gelen birçok kelimenin peşinde dolaşmak bizi Hasan Kaptan gibi sefere çıkarır, onun gördüklerine tanıklık yapmamızı sağlar. Ama bu kelimeler çoğunlukla Karadeniz ağzıyla ve ağızdan çıktığı gibi yazıldığından aslına ulaşmak oldukça zorlasa bile bir o kadar eğlencelidir.
Satırlar arasına serpiştirdiği harfler yumağı ile küçük bir sarman bir kedi misali merak edip oynamanızı ister gibidir yazar. Kelimeler yumağını açtıkça eğlenir, eğlenirken öğrenirsiniz ancak bu oyun bir yerde sekteye uğrar. Açmaya çalışırken siz, yumak bir yerde düğüm olmuştur çünkü. Kalakalırsınız. İşte o düğüm Erbil’in sizi tanıklığına ortak yaptığı yerdir. O düğüm siz açmaya çalıştıkça daha da sıkılaşır, daha da karmaşıklaşır. Çok ince, çok detaylı bir çalışma gerekir düğümler için. Çoğu zaman açılmaz da ama açmayı başarabilirseniz oyun aynı bilinmezliğiyle devam eder. Bir düğüm, bir düğüm daha derken sonu gelmez bu düğümlerin. Çünkü Erbil’in tanıklık etmemizi istediği her sey o düğümlerde gizlidir. Çoğu kişi sıkılır düğümlerden ve ilk belki de ikinci düğümde vazgecer ugraşmaktan veya düğümü keser atar ya da yumağı. Çünkü her düğüme bir acı gizlenmiş, bir çözülemeyen, bir faili meçhul konmuştur. Onun her düğümü vurdum duymazlığa, sistemin boşvermişliğine, adaletsizliğine bir isyandır. Tanık olun ister Erbil, isyanına ortak olun ister. En azından görmemezlikten gelmeyin, bilin unutmayın der.
Yağ kapanı, Bal kapanı, Un kapanı, Çürüklük Mezarlığı, Aşıklar Mezarlığı, Çürüklük Kabristanı… Pola Negra… Havran Vapuru, Sezai-i Nur Vapuru, Üsküdar Faciası, Refah Gemisi Faciası derken Fatih Yangını, Adapazarı Depremi…. Olaylar, mekânlar, kadınlar, isimler derken Erbil bizleri esas söylemek istediğine, tanıklık etmemizi istediğine yönlendirmektedir aslında. Tarihin gizli kapılarını bizim için aralamakta, uzaktan da olsa bir bakmamızı istemektedir, En önemli tanıklığı da Mustafa Suphi ve Onbeşliler Katli için ayırmıştır.
KIRAVATINI SİSE ASAN ADAM MUSTAFA SUPHİ
Erbil, toplumsal bir yaraya parmak basarak, kimin öldürdüğü belli ama kim için öldürdüğü belli olmayan Türkiye Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin ilk başkanı Mustafa Suphi’yi de öyküye katar. Hasan Kaptan’ın ağabeyi Ahmet Kaptan’ın ölürken söylediği son sözleri Suphi’yi kim öldürdü? olacaktır:
Ahmet Kaptan, “Sefer, ulan Sefer” diye serdümene seslendi. “Buyur Beybaba dedi Sefer istifini bozmadan ve gözünü ayırmadan yaracağı sudan, “Ulan hiç mi duymadın doğru söyle” dedi, Vallahi tallahi duymadım, Beybaba” dedi Sefer. “Tükürüyüm böyle işin içine ulan.” dedi Ahmet Kaptan, geminin önünde apaçık gümüşlenen suya baktı, “Ver şu dümeni bana, in aşağı bir sor tayfalara, “Suphi kimdi, Suphi’yi kim öldürdü?” dedi. Sefer ses etmeden bıraktı dümeni, merdivenleri ikişer ikişer atlayarak aşağıya indi, kamarota “Bi şekerli kahve” dedi.- (TBK – sayfa 89-90)
Hasan Kaptan da ağabeyinin vesilesiyle tanışmış olduğu Mustafa Suphi’nin öldürülüşünü diline dolar. 1958 yılında birçok öğrenciye mezar olan Üsküdar Gemisi ile yaptığı seferleri anlatırken sözü Mustafa Suphi’ye getirir.
… Kan akıyor Ereğli’nin oralarda, Karadeniz hepten kırmızıya kesiyor… (Karadeniz’i görmüşüm bir de böyle Trabzon açıklarına kıpkızıl, Supinin boğulduğu yere… (TBK – sayfa 81)
Romanda adı geçen diğer faili meçhullerin içinde Mustafa Suphi devamlı tekrar edilerek ön plana çıkartılır, okuyucunun gözüne gözüne sokulur, bazen ima ederek, bazen açık açık sorar:
Supi’den ne istediniz?
Onu öldüren sizsiniz, dedi adam
Doğudan kaçsaydı Kürtlerin üstüne atacaktınız.
Yaa bilemedimdi, gireyim de meclise beni de vurdurun size!
Sakın Suphi’yi de öldürmesin bolşevikler! (TBK – sayfa 91-92)
Mustafa Suphi meselesinin yanı sıra Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki şaibeli durumlara da parmak basar Erbil.
Döndü sertçe jenerale: Ziya Hurşit’i neden astınız? Ali Şükrü’yü neden vurdurdunuz Osman ağaya? ağaların ağalığı dururken Osman’ı Türk askerine, insanı insana kırdırdınız neden? Suphi’yi kim öldürdü? (TBK –(Sayfa 91)
Olabilecek ihtimalleri gözler önüne serer, ipuçları bırakır, ama onu ya da bunu işaret etmez, bize bırakır araştırmayı. Hasan Kaptan’ın ağzından “kıravatını sise aşmış Suphi”nin öldürülüşünü kurcalar Erbil durmadan, romanın her yeni baskısında yeni bulduklarını aktarır durur.
Hem madem ki bu Lenin çok doğru bir büyük adamdı da Suphi’yi öldürdün diye niye topa tutmadı Ankara’yı?… Supi ki; o göz bebeğiydi hani büyük emeğin, öldürüldü Lenin’i sevdirmek için … Yoksa Ahmet Cevat’ın dediği kibi bilmiyor muydu doğru dürüst komonistliği? (TBK – sayfa 97)
Romanda yer alan hiçbir kelime, hiçbir isim boşuna konmamıştır olduğu yere, hepsinin birbiriyle bağlantısı çıkar derinlere doğru daldıkça. Karabekir Paşa, Enver Paşa, Hacı Selim Sami, Ebulhindili Cafer, Muhafaza-i Mukaddesat ve Müdafai Hukuk Cemiyeti, Hoca Raif Efendi, Erzurum Valisi Hamit Bey, Ahmet Cevad (Emre), İstikbal Gazetesi, Filibeli Hilmi, Kara Vasıf Paşa, Özbekler Tekkesi, Karakolcular, Galatalı Şevket, Küçük Talat, İpsiz Recep, Topal Osman, Kahya Yahya…. Yaşanan olaylar, söylenenler, yapılanlar tarihimizin utanç sayfalarında yer alan isimler öyle çoktur ki…
Göğsümde 15 yara var!
Sarıldı 15 yarama
kara kaygan yılanlar gibi karanlık sular!
Karadeniz boğmak istiyor beni,
boğmak istiyor beni,
kanlı karanlık sular! (*11)
Nazım Hikmet’in şiirinde kimi işaret ettiği belli olsa da Mustafa Suphi’yi kimin niçin öldürdüğü halen çözülememiş bir vakadır. Enver Paşa ile olan çekişmeleri, Kazım Karabekir’e bağlı olan ve zamanın gizli polis teşkilatı «P» adına çalışan Süleyman Sami’nin sert ve tehditkâr bir dille “Suphi’nin yönetimi devralmak üzere geleceği” ve yönetimin Suphi’ye devredilmesini belirten konuşması, doğu bölgesindeki teşkilatlanmasını tamamlayan Suphi’nin Mustafa Kemal’e mektup yazarak Anadolu hareketinin liderliğinin, işbirliği adı altında kendisine devredilmesini istemesi, Suphi’nin Ruslarla ilişkilerde kendisini tek yetkili gösterme çabalarına karşın, Mustafa Kemal’in Ankara’nın TKF ile işbirliğine hazır olduğunu fakat bütün faaliyetlerin BMM’nin izniyle yapılabileceğini, Suphi’nin Anadolu’ya geçmesine gerek olmadığını belirtmesine rağmen Suphi’nin Rus Büyükelçisi ile Kars üzerinden Türkiye’ye girmesi, Karabekir’in bunu fırsat bilmesi olayların ilk basamağını oluşturuyordu diyebiliriz.
Moskova büyükelçisi atanan Ali Fuat Cebesoy, Mustafa Suphi ile görüşmüş ve intibalarını şöyle belirtmişti: Mustafa Suphi şöhret ve ihtiras peşinde koşan zeki, kurnaz ve azim sahibi bir insandır.Bir gün gelip Türkiye’nin Lenin veyahut Stalin’i olması ihtimalini hatırından geçirdiği muhakkaktır. Hariçteki ittihatçıların memlekete girmemeleri ve dahilde İttihat ve Terakki Fırkası’nın her ne surette olursa olsun ihya edilmemesi hakkındaki Mustafa Kemal Paşanın nokta-i nazarına tamamiyle iştirak ediyordu. Memleketimize III. Enternasyonal’in hakiki bir komünist elçisi gibi girmek istediği ilk nazarda anlaşılıyordu. (*8)
Kâzım Karabekir’in amacı Suphi ve ekibini, Ankara’ya gitmelerini engellemek üzere doğrudan sınır dışı etmek yerine halk sizden nefret ediyor havası yaratarak göndermekti. Karabekir, Trabzon’da özellikle Bolşeviklerin gözleri önünde aynı tezahüratın yapılmasını fakat tepkilerin Bolşevikliğe değil söz konusu kişilere olduğunun gösterilmesini istiyordu.
Kâzım Karabekir 3 Ocak 1921 tarihinde Erzurum Valisi’ne (günümüz Türkçesiyle) şöyle yazmıştı: Adı geçenin ve arkadaşlarının Erzurum’a varışları gününden başlayarak gerek gazete yayınları ve gerekse halkın uygun göreceği gösteriler ve baskılarla daha içeri yolculuğun ve memlekette kalmanın ve çalışmanın mümkün olmayacağı hakkında kendilerinde gereken izlenimler yaratılır. (*8)
Benzer bir telgraf Gümüşhane Valisi’ne de gönderilir. Kars’ta bekletilen Mustafa Suphi ve arkadaşları Kars’tan Erzurum’a hareket eder. Erzurum da ise durum karışıktı. Doğu Anadolu’daki Bolşevizm rüzgârından ve Suphi’nin Anadolu’ya gelmesinden Ankara’yı sorumlu tutan Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Merkez Heyeti üyeleri, hükümete güvenlerini kaybettiklerini ve Bolşevizmle mücadele etmek istediklerini belirterek tepki olarak toptan istifa ettiklerini açıkladılar ve yerine Muhafaza-i Mukaddesat ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni kurdular. Heyet 22 Ocak’ta Erzurum’a vardığında kendilerini Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti’nin örgütlediği eylemler, baskı, hakaret ve eziyetler bekliyordu.
Modern Türkiye’nin ilk Komünizmle Mücadele Derneği olan Cemiyet’in 18 Ocak 1920 tarihinde yayınladığı bildiride şunlar yazılıydı:
Rusya’dan gelmiş, anası babası belirsiz, mazileri karanlık, cani iblislerin, Allah, Peygamber, Halife ve şeriat yok dediği, kadınlardan başlayarak na-mahremliği ortadan kaldıracağı, kadınların kamuya açık yerlere erkeklerle karışık girip çıkması, erkeklerle çalışması ve erkeklere hizmet etmesinin mecbur kılınacağı, üç yaşından büyük çocukların umumi depolarda toplanacağı, cinayet ve diğer suçlara ait kanunları kaldıracağı, çalışmayanın ekmek yiyemeyeceği, Başkırdistan, Taşkent ve Buhara’daki milyonlarca Müslümanın bütün servetlerinin, ırz ve namuslarının ellerinden alınacağı. (*8)
Galeyana gelmiş göstericiler heyeti Erzurum’a sokmadılar ve dekovil hattıyla Aşkale yakınlarındaki Karabıyık Köyüne yolladılar. Sonrasında Bayburt’tan kızaklarla aç biilaç yola çıkan kafile, hiçbir yerde doğru dürüst konaklama fırsatı bulamayarak 27 Ocak günü Maçka’ya vardı ve caminin yanındaki Yorgaki Otel’inde bir gece kaldı.
28 Ocak 1921 günü Trabzon’da olağanüstü bir hareketlilik göze çarpar. Tellallar, Trabzon Muhafaza-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Başkanı ve eski Teşkilat-ı Mahsusa’cı Barutçuzade Ahmet Bey’in oğlu Faik Bey’in gazetesi İstikbâl’in kışkırtıcı yayınlarıyla galeyana getirilen halkı, cuma günü öğleden sonra ‘Rusya’daki esir kardeşlerimizi kurşuna dizdiren dinsiz vatan hainlerinden intikam almak üzere’ mağaza, dükkân ve kahvehaneleri kapatarak Değirmendere’ye çağırmış, şehirdeki Sovyet Konsolosluğu’nun elemanlarına da sokağa çıkmamaları tembih edilmiştir. Cuma günü, bütün esnaf dükkânlarını kapatarak, kapatmayanlar ise polis ve inzibat memurları tarafından cebren kapattırılarak Değirmendere’ye doğru sevk edilmişlerdir.
Aynı günün akşamı saat 17.20 civarında Trabzon’a varan Suphi ve arkadaşlarının yolu Kayıkçılar Kâhyası Yahya ve adamlarınca Değirmendere mevkiinde kesilerek Çömlekçi Mahallesi’nin alt yolundan doğruca iskeleye (Buhti’ye) çevrilir ve gizlice şehir merkezine götürülür. Bir süre İstikbal Oteli’nde bekletilen kafile, ünlü İttihatçılardan Hafiz Mehmet Bey ile görüştürülür. Batum’a gitmesi tavsiye edilse de Suphi’nin Ankara’ya gitmek niyetinde olduğunu sezen Mehmet Bey, Suphi’yi Yahya Kaptan’ın motorlarından biriyle gitmeye mecbur bırakır. Tükürükler, küfürler ve tekmeler eşliğinde bir motora bindirilen ekibin başındaki Suphi, İnebolu üzerinden Ankara’ya geçmek istediklerini belirtse de niyetler Sürmene açıklarında belli olur, daha önceden yola çıkan ikinci motor Palabıyık İbrahim’in kaptanlığını yaptığı Kahya Yahya’nın motoruna yanaşır ve güverteye çıkarlar.
Zaten kuşku içinde olan Mustafa Suphi dışarı fırlar ve Servet Reis’in üstüne atlar ancak Yusuf tarafından vurulur. Mücadele kısa sürmüş, deniz üzerinden gelen tabanca sesleri kısa süre sonra nihayetlenmiş, öldürülenler Karadeniz’in azgın dalgalarına atılmıştır.
Karadeniz… bunu duysun derinliklerin:
O ateşli göğüsleri delen hançerin
Kabzasını alacağız biz elimize!
Nazım Hikmet – Vala Nurettin (*11)
Enver kitabında Murat Bardakçı, Yusuf Hikmet Bayur, Rasih Nuri İleri, İnebolu Kaymakamı Ahmet Kemal Varınca, Yenibahçeli Şükrü, Giritli Ahmet Cemal Emre, Türkistan Milli Komitesi eski Başkanı Osman Hocaoğlu’na göre; bu öldürülme olayının kendisi için yapılmış olmasından memnun olduğunu belirten Enver Paşa ve adamları Küçük Talat (Muşkara), Hacı Selim Sami ve Yahya Kaptan mıydı suçlu olan, yoksa Kemalistler miydi? Mete Tunçay’a göre Kazım Karabekir ve dönemin Erzurum Valisi Hamit Bey’in inisiyatifi sonucu öldürülmüştü, Kemal Tahir’e göre ise Türkiye-Rusya anlaşması sonucu Moskova’nın da rızasıyla tasfiye amaçlı öldürülmüşlerdi.
Yazar Emrah Celasun’a göre ise, bu sürecin, kendisine bu konuda Ankara’daki Kemal Paşa tarafından inisiyatif verilen Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir tarafından yönlendirildiğini belirtiyor. Katliamın sorumlusu olarak kurulmakta olan yeni devletin yönetici kadrolarını işaret ediyor. Mustafa Kemal‘in Karabekir’e söylediği sadece şu:
– Ankara’ya gelmelerini istemiyoruz. Ondan sonrası senin. Nasıl yaparsan yap!
Bazılarına göre ise bu katliamın nedeni yanlarındaki para yüzünden’dir. Nitekim Akdes Nimet Kurat, Dr. Samih Çoruhlu sahte adıyla yazdığı İstiklal Savaşında komünizm faaliyeti başlıklı yazı dizisinde şöyle yazmıştır:
Yahya kâhyanın “yoldaşları” öldürmesinde “para”nın da dahil olduğu mümkündür. (…) yanlarında hem de “altın” olmak üzere bir miktar para vardı. Galiba 8.000 altın mevcuttu. Yahya kâhya ve adamları bunun kokusunu almış olmalıdırlar. Onlar için “ideolojik” problemlerin o kadar önemi yoktu. Bu “dinsiz-hainler” “gebertilince” üstelik hem “memleket kurtulacak” hem de çokça “altın” ele geçecekti. Bu suretle bir taşla iki kuş vurulmuş olacaktı. (*1)
Enver’in iddiasına göre; aslında görev katledilmeleri değildi. Dayak atılacak ve Batum’a bırakılacaklardı. Ancak gelecek olan 500 bin Romanof Altını ve mücevherat işin rengini değiştirmiş olabilir.
Kâhya Yahya Sivas’ta ağır ceza mahkemesinde yargılanıp suçsuz bulunup salınsa da sonrasında hükümeti suçlayıcı sözleri yüzünden faili meçhul bir cinayete kurban gider. İddiaya göre öldürenler Cumhurbaşkanlığı Meclis Muhafız Birliği’nin Komutanı İsmail Hakkı Tekçe, beraberindekiler ise Topal Osman’ın iki adamıdır ki İsmail Hakkı Tekçe, Kâhya Yahya’nın konağının satıldığı dönemde bunu bizzat söylemiştir. Bunu dile getiren Trabzon Mebusu Ali Şükrü de iddiaya göre Topal Osman tarafından öldürülür. Ardından işlediği iddia edilen bir cinayet yüzünden Topal Osman’da İsmail Hakkı Tekçe tarafından öldürülür.
Her yönden bir kurtuluş savaşı veren ve bu savaşı verirken kendi yolunda yürümek isteyen bir liderin ve onun etrafındaki birçok parçaya, yöne bölünmüş kişilerin, grupların, toplulukların arasında belki de zamansız bir anda ben de varım demeye çalışan bir siyasetçinin yaşadığı korkunç son acı vericidir. Başka acı veren şey aslında bugüne kadar hiç adı geçmeyen, Suphi’nin yol arkadaşı ve eşi Maria’nın başına gelenlerdir. Aynı davaya inanmış, inandığı adam ve dava uğruna ülkesini bırakıp yollara düşmüş bir kadına yaşatılanlar inanılmaz ve utanç vericidir.
Maria’nın o gün öldürülmediği, Kahya Yahya tarafından evinde kapatma yapılarak seks kölesi yapıldığı, sonra bölgenin zenginlerinden Nemlizade Ragıp Bey’e satıldığı, daha sonra Rizeli kabadayılara verildiği ve bir oturak alemi sırasında öldürüldüğü söylenir, bir iddiaya göre de ileri yaşlarına kadar yaşayıp sokaklarda ölmüştür. O dönemin tanıklarından biri Ertesi gün kıyıya bir kadın cesedi vurdu diyor. İkinci bir kadın da mı vardı?Bilinmiyor. Ama seks kölesi olarak kullanıldığı hakkında Yahya Kâhya’nın kendi sözleri ve Filibeli Hilmi’nin şahitliği var. Hep susmuş insanlar, susarak suça ortak olmuşlar oysa.
Devletten de devletçi, kraldan da kralcı insanların bol olduğu bu ülkede acaba kimin kimden ne kadar haberi var diye düşünürken, Hasan Kaptanın dediği gibi ben de Karadenizi kanatan Mustafa Suphi helal olmasın… dedim, ardından ekledim hemenMaria’yı alçak erkek zihniyetine peşkeş çeken her kim varsa, onun kanına her kim girdiyse helal olmasın, hem de hiç.
Leyla Erbil romanı için şöyle demiş bir röportajında:
Mustafa Suphi olayını 1971’de ele almış ucunu açık bırakmış, her baskıda o olayla ilgili yeni bir araştırma bulmuşsam kitaba eklemiştim. çünkü bu kanlı olay ilkin mustafa kemal’in başının altından çıkıyor sanılmıştı, giderek eriştiğim bilgiler bu kanımı değiştirdi, işin ucu ittihatçılara vardı. halen de mustafa suphi olayının tam açıklığa kavuştuğunu sanmıyorum. içime sinmiş değil. Dolayısıyla o roman, Süha Oğuzertem’in deyişiyle, “bitirilmemiş” bir romandır. (*16)
Noktayla bitmeyen bir roman Tuhaf Bir Kadın. Hep bir virgül olma durumu, hep bir ayna olma. Aynadan seni sana yansıtma, yansıtırken acabalara bırakma durumu. Aslında tuhaf olanın aynadan bakanı tanıyamayan olduğunu bildirme, aynadan görünenin mi yansımanın mı gerçek olduğunu gösterme durumu. Gerçek nerede saklı? Söylenenlerin, bilinenlerin, söylenmeyenlerin ne kadarı gerçek? Resmi tarihte hep bir şeyler saklı kalacak, bir şeyler söylenmeyecek, söylenemeyecek, Herkes kendi aynasından baktığı sürece, Tuhaf Bir Kadın ve o romandaki virgüllü mesele hep yarım kalacak.
AYŞEN CUMHUR ÖZKAYA
KAYNAKÇA :
1- Yrd. Doç. Dr. Adil Dağıstan : Milli Mücadele’de Mustafa Suphi Olayı
2- Ali Özsoy : “Mustaf Suphi’yi Kemalistler Öldürdü Katletti” İftirası Tamamen Çöktü
3- Asaf Özkan , Erdal Aydoğan : Erzurum Muhafaza-i Mukaddesat ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti
4- Cazim Gürbüz : Mustafa Suphi’nin Mariası Karadeniz’de boğulmadı, çirkefe boğdular onu… – (sayfa 29)
5- Elvina Gülverdiyeva : Toplumsal ayrım bağlamında Tuhaf Bir Kadın romanı
6- Asis. Dr. Ergün Aybars : Mustafa Subhi’nin Anadolu’ya Gelişi Öldürülüşüyle İlgili Görüşlerve Erzurum’dan Trabzon’a Gidişiyle İlgili Belgeler :
7- Hikmet Bayur : Mustafa Suphi ve Milli Mücadeleye El Koymaya Çalışan Başı Dışarda
Akımlar
8- Kemal Yalçın : Mustafa Suphi ve 15 Yoldaşı’nı öldürenler ve tarihi gerçekler :
9- Koray Altınay : Mustafa Suphi’yi Kim Öldürdü :
10- Leyla Erbil : Tuhaf Bir Kadın pdf.
11- Nazım Hikmet : Kalbim, 28 Kanunisani, Onbeşler İçin şiirleri
12- Osman Şahin – Mustafa Şahin : İkinci Dünya Savaşı’nda Refah Şilebi Hadisesi ve Sonrası
Gelişmeler
13- Pen Haber : Mustafa Suphi’nin eşi seks kölesi yapıldı :
14- Semih Çınar : Seza-yı Nur Vapuru: Kaybolması ve Akıbeti :
15- Temel Demirer : 15’lere dair: Geçm(em)iş bugünümüzün önsözüdür!
16- Yalçın Armağan – Erkan Irmak : Leyla Erbil’in Vefatından Önce Yapılmış Son Röportaj İzdiham’da
