Haydari, zeytinyağlı dolma ve patlıcan ezmesi ile süslenmiş balık masasında kadehler eşim için kalkmıştı. Araya pandeminin de girdiği, upuzun bir uçuş eğitiminin sonuna gelmiştik. Eşim en önemli sertifikayı almıştı. Artık yolcu uçağı uçurmasına sadece birkaç adım kalmıştı. Keyifler yerindeydi çünkü pandemi sırasında çat diye devlet sigortasının bile kesildiği, asgari ücretle geçinemeyeceğimiz için benim de her gün Şişli’den Ataşehir’e gidip haftanın altı günü sabahtan akşama kadar çalıştığım ve sadece 6.000 TL aldığım günlerin sonuna geliyorduk gibi görünüyordu. En önemlisi, bize acıyan bakışlardan kurtulacaktık. Çünkü eğitim uğruna yıllar harcamıştık ve ortada hiçbir şey yoktu. Kayınpederimin bize oturmamız için açtığı evde, onların desteğiyle oturabiliyorduk. Neyi yanlış yapmıştık, anlamıyordum. Küçükken derslerime çalışırsam güzel bir işim olacağı öğretilmişti. Ben de bunu harfiyen yerine getirdim. Ama büyüyüp öğretmen olunca, bunun o kadar da beklediğim gibi olmadığını anladım.
Yeni mezundum ve adı bilinen bir dershane beni işe kabul etmişti. Havalara uçmuştum. Ama işler benim tahmin ettiğim gibi yürümüyordu. Elimize bir liste verdiler; A okulu öğrencilerinin ev telefonları. Her gün saatlerce arama yapıp randevu koparmam gerekiyordu! Tiksinmiştim. Nefret ediyordum ama yapmaya çalışıyordum. Sonraları çok daha farklı kurumlarda çok daha büyük çürümüşlükler gördüm. Öğrenciler bizlere emanet edilmiş evlatlar değil de birer müşteri olarak görülüyordu. Bir akşam yemeği parasına bir ay çalışan biz öğretmenlerin ne dediği kimsenin umurunda değildi. Sonuçta, daha on sekizine basmadan bindikleri Ferrari arabalarıyla durakta bekleyen öğretmenlerinin önünden gaza basıp geçen çocuklardı. Bastıkları gaz değilmiş damarlarımızmış, bunu sonradan anladım. Çocukların elbette hiç suçu yoktu. Çürütmeye çalıştıkları ahlak sistemi meyvelerini çoktan vermişti. Ve ben artık kendime olan saygımı kaybediyordum.
Bu yalnızca benim hikayem değildi elbette. Eşim de kendi işinde benzer çarpıklıklarla yüzleşmişti. Aynı bayrak altında yaşadığımızı sandığımız bu ülkede, her gün örtülü ayrımcılıklara maruz kalmak bizi çok yıpratıyordu. Her gün yeni bir hayal kırıklığı, her gün bir adaletsizlik… Doktor mühendis olan eşimin üniversitede hoca iken adını bile yazamayan çocukları derslerden geçirmesi için baskı görmesi bizi çıldırtıyordu. O da bu aymazlığa dayanamayıp kendine başka bir yol açmaya çalışmış ve tutkusu olan pilotluğu denemek istemişti. Tüm elemeleri başarıyla geçip eğitimi tamamlamıştı. Başta da söylediğim gibi, artık geriye kalan sadece şirketin standart eğitimini geçmesiydi ki eğitimi veren de şirketin ta kendisiydi. Ve dört yılın sonunda “Sen bizim standartlarımıza uymuyorsun” diyerek ofisboyluk teklif edilen eşimle bunun gerçek sebebinin arkasındaki kişilerin dünya görüşü ya da göremeyişi bize sonun başlangıcını müjdeledi. Biz, şairin de dediği gibi “Bizi sevenlerin değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesindeydik.”
Çok sevdiğimiz ailemizden ve aile diye seçtiğimiz dost insanlarla sıcak sohbetlerle dolu güzel soframızdan devlet tarafından kaldırılmıştık. Artık bu sağlıksız aşk-nefret ilişkisini sürdürmeyecektik. Tüm yıkılan güvenlerimizi ve değerlerimizi iki bavula sığdırmaya çalışıp düştük yollara. Hiç değilse burada gerçekten ötekiydik. Kendimizi aitmişiz gibi sandığımız ama her seferinde ötekileştirilip atıldığımız bir yer değildi burası. Çünkü bilirsiniz, en çok “Biz burada bir aile gibiyiz” diyen kurumlar mahveder insanı. O yüzden insanca yaşamayı bir badem bıyığın kaplayamadığı dudakların arasında değil, adaletli bir sistemin hakim olduğu, gelişmiş bir ülkenin kollarında bulduk.
Göç etmek sadece daha iyi bir hayat için değil, aynı zamanda ayakta kalabilmek ve değerlerimize sahip çıkabilmek için kaçınılmaz bir yoldu. Üstelik sadece kendimize değil ilkokula başlamak üzere olan kızımıza karşı da sorumlu hissediyorduk.
Kilometrelerce uzaktan geldiğimiz bu ülkede yaşadıklarımız da elbette kolay değil. Ama inanın bana, İstanbul’da sokakta öylesine bile yürürken yaşadığımız zorluklar kadar büyük değil. Hele ki bugünlerde iyice artan akıl almaz, yürek almaz olaylar bizi dehşete düşürüyor ama artık şaşırtmıyor. Çünkü ülkemde:
“Kur’an sayfaları satılan sokaklardan
Ölüm bir çeşit sevgiyle uçar
Ölüm uçar çocuk yüzlere…”
Neslihan Akçeoğlu

Harika bir yazı olmuş.
Yaşanmışa şahitlik ederken uzak olan duygular, bu satırlarda yaren oldu. Yüreğin ferah olsun…