1947 yılının Kasım ayında bir akşamüstü Udi Mısırlı İbrahim Efendi (Avram Levi) Galata’da bir kahvenin önünde, Şam’dan tanıdığı bir arkadaşı ile birlikte oturmuş eskilerden konuşuyorlardı. Onlar aralarında kaç yıldan beri tanıştıklarını, Halep’te Şam’da ve Kahire’de birlikte yaşadıklarını anlatırken bir Roman kadın elinde bir sepet kasımpatı ve saçlarında çiçekler olan 5-6 yaşlarında bir kız çocuğu ile önlerinde durdu ve İbrahim Efendi’ye:

“Sizi tanıyorum, taş plaktan sizin, ‘Öyle Bir Afet-i Yekta-i Emelsin Meleğim’ şarkınızı dinlemiştim bestelerinizi biliyorum” dedi. Udi İbrahim Efendi kibar bir şekilde onu savuşturmak için, “Sağol kızım ama artık 68 yaşımdayım, bir hayli yaşlıyım” diyerek ona cebinden çıkardığı bir miktar parayı vermeye çalıştı. 30’lu yaşlarının sonuna gelmiş olan Roman kadın elinden tuttuğu kıza dönerek, “Bak kızım bu beyin adı İbrahim Efendi’dir, udu konuşturur, valla yaz aklına büyüyünce anlatırsın ben onu görmüştüm diye” konuşmasını sürdürdü.

Kadın, İbrahim Efendi’nin arkadaşının, “Haydi kızım sen çiçeklerini sat” deyip onu savmaya çalışmasını hiç umursamadan oradan küçük bir tabure çekip İbrahim Efendi’nin karşısına oturup onun yapma etme demesini dinlemeden, “Aç avucunu bana, senin el falına bakacağım şimdi” dedi. İbrahim Efendi ve arkadaşı onun bu yaptığını hiç onaylarmış gibi görünmeseler de sonunda İbrahim Efendi avucunu açıp ona uymak zorunda kaldı. “Bu yaştan sonra bizim ne falımız olacak be kızım” demeyi de ihmal etmedi.

Falcı kadın yanındaki sepeti yere bırakarak anlatmaya başladı, “Senin asıl falın şimdi başlıyor. Sen benim için kumlara şarkı söyletip onları oynatan adamsın, senin işin daha yeni başlıyor. Ne Halep kalmış, ne Şam, ne Kahire gezip dolaşıp çalmışsın ama geleceği bilemezsin sen. Geleceği bilmenin ne sıkıcı bir şey olduğuna ise hiç aklın ermez. Sen oturup, ‘Şen Gözlerine Neşe Veren Bir Çiçek Olsam’ı besteledin ama bu şarkıyı 50’lerin başında çok meşhur olacak, Bursa’dan İstanbul’a gelecek bir şarkıcı söyleyecek. Hele senin ah senin o Mısırlı şarkın yok mu, ‘Gölgeler kumlara kapandı’ diye başlayan. İşte ben o şarkının tam bir hastasıyım. Oynadığım zaman onunla oynarım ben. İnan bana alır beni Kahire’ye götürür o şarkı. Çevrilecek Türk filmlerinin çoğunda çöllerde geçen sahnelerde hep senin Mısırlı’yı çalacaklar gelecekte.”

İbrahim Efendi sıkılmaya başlamıştı, “Çalan çalsın be kızım bana ne bundan. Çalmayın desem sanki dinlerler mi beni” diye konuşmayı kesmeye çalışsa da Roman kadın falı bırakacak gibi değildi. Küçük kızın yanında durup durmadığını kontrol ederek sözlerini sürdürdü, “Ayrılma bir yere şu falı bitireyim gideceğiz sonra. Bak hocam sana aklın almayacak bir şey söyleyeceğim. Birlikte gidelim 2005 yılına”. İbrahim Efendi’nin arkadaşı sinirlenerek, “Ne 2005 mi, sen aklını peynir ekmekle mi yedin be kızım, bırak bizi bak sen kendi işine…” dese de Roman kadın falı bırakacak gibi değildi. “Evet 2005 yılına gidelim. Taaa Amerikalarda çalgıcılar senin bu Mısırlı şarkısına ayıp sözler yazıp ne paralar kazanacaklar be hocam, ne paralar ne paralar… Haydi sana bunların adlarını da söyleyeyim ben, bunların adları Kara Gözlü Bezelyeler. İnan bana hiç dalga geçmek gibi bir niyetim yok benim, Kara Gözlü Bezelyeler bunlar.”

İbrahim Efendi bu Kara Gözlü Bezelyeler işine bir anda katıla katıla gülmeye başlayınca ona arkadaşı da katıldı. Birlikte gülerken sordular, “Kara Gözlü Bezelyeler mi?” Falcı, “Ben size Türkçesini söyledim. Onların asıl adları Amerikanca” diye konuşmaya devam etti, “Bu işin daha öncesi de var. Ben sana şöyle diyeyim, bu senin Mısırlı’nın Amerika’ya ulaşması asıl 1994 yılında olacak. Bir film yönetmeni, kadınların ayaklarını pek seven bir adam ‘Ucuz Roman’ diye bir film yapacak ve işte o filmin müziğinde senin Mısırlı’yı enstrümental olarak bir gitara çaldıracaklar. Aslında Mısırlı daha 1962 yılında Amerika’da Lübnan asıllı birinin işi olarak çalınmaya başlanacak zaten.”

İbrahim Efendi’nin arkadaşı işte tam o sırada ayağa kalkıp kadına, “Haydi kızım git işine bizim daha fazla asabımızı bozma!” diye bağırmaya başladı. Ancak tuhaftır İbrahim Efendi kadının anlattıklarından hoşlanmış gibiydi. “Bunları nasıl uyduruyorsun ben anlamadım. Ama sende bir tuhaflık var, bütün bunları kesinlikle biliyormuşsun gibi anlatıyorsun. Haydi, söyle bakalım ben ne zaman öleceğim?” diye sordu sonra.

Kadın bunları hiç duymamış gibi sepeti eline alıp, kızın elinden tutarak hızla oradan uzaklaşmaya başladı ve arkasını dönmeden bağırdı, “Ah Mısırlı ah! Ben senin müziğini çok severim çoook. Ben bu kadar seversem dünya da sever herhalde deyip anlattım bunları. Ben nereden bileyim senin ne zaman öleceğini…”

Necmi Gürsakal